Değerli okurlarım bu yazıdaki bilgiler, Addab Mahmud el-Hamş tarafından kaleme alınmış olan ve fihristiyle beraber 127 sayfadan oluşan “İftiraya Uğrayan Sahabe Sa’lebe b. Hatib” adlı kitapçıktan özetlenerek aktarılacaktır. Kitap 1985-1987 yılları arasında -elimdeki son baskıya göre- dört baskı yapmıştır. Her baskı için önsözler yazılmış ve elimdeki baskıda bu baskıların önsözleri de eklenmiştir. İlk baskı Şevval ayında, ikinci baskı Safer ayında, üçüncü baskı Zilhicce ayında ve dördüncü baskı Ramazan ayında yapılmış. Yazar, takdim yazılarının sonunda, Mekketu’l-Mükerreme / el-Aziziye adresini vermektedir. Basım yeri okunamamıştır.
Konuya girmezden önce bazı kaynaklara dikkat çekmek isterim. Abdülfettah Ebu Gudde merhumun talik ve tahkikini yaptığı, Ali el-Kari’ye (r) ait olan ve mevzu hadislerle ilgili iki eserinden biri olan ve aynı zamanda “Mevzuatı Suğra” diye de isimlendirilen “el-Masnu’ fi Ma’rifeti’l-Hadisi’l-Mevdu” adlı eserinde yer alan takdim ve taliklerinden bazı alıntılara yer vereceğim.
Ebu Gudde bu eserin ilk baskısının takdiminin bir yerinde diyor ki: “Aksine mevzuat kitaplarının yayımlanması -başkaları bir tarafa- öncelikle ilim talebelerine yardımcı olsun diyedir. Böylece onlar hadisleri şahit olarak göstermede güç bir duruma düşmesinler ya da birçok bâtıl ve yalan/uydurma rivayetleri delil göstermesinler diyedir. Çünkü talebeler o rivayetleri duymuş, dinlemiş, hiçbir araştırma ve incelemeye girmeden ezberlemiştir. Doğrusu bu manada ilim talebesinin ezberlediği ne kadar çok hadisler olmaktadır.
Bunun da sebebi, tefsir, hadis, fıkıh, usul, ahlak, edep, tarih, lügat, nahiv ve daha nice kitapları çokça okumuş olmasından ileri gelmektedir. Dolayısıyla bu eserlerden öğrendikleri birçok hadisler akıllarında, zihinlerinde yer ediyor. Ne dizgini var ne de yuları, ağzından ne gelirse öyle konuşuyorlar. Kaldı ki adamların ne vakitleri ne de o kaynakları okuyup tahkik edecek bilimsel bir kabiliyetleri ve yetenekleri var. Hiçbir şeye sahip değiller. Ulu orta kendince uygun bulduklarını dilinden düşürmüyor ve nasıl isterlerse öyle rivayet ediyorlar. Yani nasıl okumuş ve ne şekilde duyup dinlemişse aynen o şekilde aktarıyorlar. İşte bundan büyük bir şer, bir kötülük meydana gelmektedir.”1
Ebu Gudde, aynı eserin bir başka yerinde şu ifadelere yer veriyor: “Sakın ha bazı ilim adamlarının siyer veya tarih kitaplarında zikrettikleri şeyler seni aldatıp yanıltmasın. Örneğin İbn Cerir et-Taberi’nin tarihinde yazdıkları (2/131-132), Ebu Nuaym el-Isfahani’nin Delail en-Nübüvve (s. 96-99) adlı eserinde yazdıkları, Beyhaki’nin de aynı adı taşıyan eserinin, (1/67-71) sayfalarında yer verdiği bilgiler; Kastallanî’nin el-Mevahib el-Ledünniye (1/23); Zurkanî’nin Şerhu’l-Mevahib el-Ledünniye (1/121-122); İmam Süyutî’nin el-Hasais el-Kübra (1/51); eş-Şami es-Salihî’nin es-Siyret eş-Şamiye (1/429-430) ve daha başkalarının yazıp kitaplarında yer verdikleri bu türden bilgiler sakın seni aldatıp yanıltmasın. Çünkü adları geçen bu müellifler ve benzerleri, bunları kitaplarına yazarlarken şunu zikrediyorlar, diyorlar ki: “Konu hakkında varit olanların hepsi ister sahih olsun ister olmasın, sadece bunları tescil ve bilinsin, araştırılsın, kalburdan/elekten geçirilsin diyedir. Yoksa doğru ve sahih oldukları için değildir.”
Ebu Gudde devam ediyor:
İmam İbn Cerir et-Taberi de “Tarih” adlı eserinin mukaddimesinde diyor ki: “Bizim bu kitabımıza bakan şu noktayı iyice bilmiş olsun ki, kitabıma alıp yazdığım şeylerin tamamında itimat ettiğim, dayandığım nokta, benim, sadece rivayet ettiğim ve kendilerinden bu haberleri aktardıklarım, onlardan yaptığım alıntılara dayalıdır. Ben o asarı veya rivayetleri kendilerinden rivayet ettiğim ravilerine isnad ile yetindim. Dolayısıyla benim bu kitabımda yer alan bu türden haberleri, bizden önce geçip gitmiş olanlardan zikredip aktardık. Bunların içerisinde okurun hoş karşılamayacağı şeyler de vardır/olabilir. Hatta duyanların yüzünü buruşturup rahatsızlık hissedecek olanlar da olacaktır. Çünkü söz konusu rivayetlerin sıhhat derecesiyle ilgili bilinen bir yönü de yoktur. Gerçekte bir manası da yoktur.
Okur bilmelidir ki onlara bizim tarafımızdan o şeyler yüklenmiş/verilmiş değildir. Onlara yüklenilen şeyler, sadece o rivayetleri aynen o şekilde bize aktaranlar tarafından öyle gelmiş olması sebebiyledir. Biz de onları, bize nasıl gelmiş ise aynen o şekilde aktardık.”2
Ebu Gudde devam ediyor:
“İmam Hafız Süyutî de el-Hasais el-Kübra (1/47-49) adlı eserinde Ebu Nuaym el-Isfahanî’nin Delail en-Nübüvve adlı kitabından üç uzunca asara yani hadise dikkat çekmiştir. Çünkü bu rivayetler öylesine şaşkınlık ve rahatsızlık uyandıran rivayetlerdir ki insanı gerçekten rahatsız eden ve hiç de hoş olmayan bilgilere yer verilmiştir. Bu rivayetlerin birinde deniliyor ki: “Resulullah (s) doğduğu gece şöyle ve şöyle olaylar görülmüştür.” Bu rivayetlerde yer alan bilgilerin tamamı, ilahicilerin, kıssacıların Nebimizin (s) doğumu ile ilgili olarak uydurdukları şeylerdir. Oysaki onlar açık seçik olarak uydurulmuş yalanlardan ibarettir. Bizzat inkârı ve reddi gereken, insanları hayretlere düşüren yalanlardan ibarettir.
İmam Süyutî bu türden yalanları içeren o üç rivayetten birini adı geçen eserinde zikrettikten sonra diyor ki: “Dedim ki bu eser yani hadis olsun, bundan önce geçen iki eser yani hadis olsun, şiddetle reddi ve inkârı gerektiren rivayetlerdir. Ben, bu kitabıma bunlardan birini alırken, söz konusu üç hadisten iğrendiğim ve nefret ettiğim kadar daha çok nefret uyandıracak, reddi gerektirecek başka bir rivayete yer vermedim. Aslında bunları yazmak da içimden pek gelmiyordu. Fakat ben bunları sadece Ebu Nuaym el-Isfahanî’ye tâbi olarak o rivayeti (Ebu Nuaym’ın hatırını çiğnememek adına dercesine) söz konusu kitabıma aldım!”3
İmam Süyutî, bu kadarla yetiniyor ve rivayet hakkında Ebu Nuaym’a tâbi olduğu açıklaması dışında tek bir ifadeye yer vermiyor. Dolayısıyla en büyük cinayeti işlemiş olmuyor mu? Ebu Nuaym el-Isfahanî’nin hatırını kırmamak adına Allah’ın ve Resul’ünün hatırını hiçe sayan bu anlayışa ne demeli?
Ebu Gudde devam ediyor:
“Hafız İbn Hacer Askalani, Fethu’l-Bari (6/410) adlı eserinde, Resulullah’ın (s) iki omuzu arasındaki (peygamberlik mührü) bahsinde şu ifadelere yer veriyor: Müellifler/yazarlar, Peygamber’in (s) sîretine dair yer verdikleri, sahih olmayan mevzu/uydurma rivayet hakkında sessiz kalmışlar, konu hakkında herhangi bir şey zikretmemişlerdir. Bu sebepten ötürü de konu hakkında hiçbir şey yazmayıp sessiz kalan siyer yazarları birçokları tarafından tenkit edilmişler ve hoş karşılanmamışlardır. Çünkü bu rivayetin zayıf veya bâtıl olduğuna dair herhangi bir açıklamaya yer vermemişlerdir.
Hafız ez-Zurkanî, onun sözlerini, “Şerhu’l-Mevahib el-Ledünniye” adlı eserinde aktarıyor (1/156-157) ve söz konusu haberleri zikrettikten sonra: “Fakat Şeyhülislam İbn Hacer, “Fethu’l-Bari” adlı kitabında demiş ki: ‘Bu anlatılanlardan hiçbiri sabit değildir. Aksine bir kısmı bâtıldır, bir kısmı da zayıftır. Bunun hakkında sessiz kalmanın da bir anlamı yoktur.”
Hafız Kutbuddin, (Şerhu’l-Sîret) adlı eserinde buna yer verirken konuyu, çok etraflı bir şekilde ele almış ve bu konuda Hafız Moğultay da “ez-Zehr el-Basim” adlı kitabında ona tâbi olarak her ikisi de o rivayetin durumu ile ilgili bir açıklamada bulunmamışlardır. Ancak gerçek benim zikrettiklerimdir. Sakın ha, İbn Hibban’ın Sahih’inde yer alanlar seni aldatıp yanıltmasın. Çünkü İbn Hibban gaflete düşüp onu sahih olarak zikretmiştir.”4
Ali el-Kari, el-Masnu’ adlı eserinde, el-Meymunî’nin şu sözlerine yer veriyor: “Ahmed b. Hanbel’den şöyle dediğini işittim: Üç kitap var ki bunların temel bir dayanakları yoktur. Bunlar da meğazi, melahim ve tefsir kitaplarıdır.”5
Yani onların dayandıkları bir isnadları yoktur. Nitekim Şeyhu’l-İslam İbn Teymiye, Minhacu’s-Sünnet el-Nebeviyye (4/117) adlı kitabında diyor ki: “Nüzul sebebiyle ilgili hadisler, müsned hadisler değil, mürsel olan rivayetlerdir. İşte bu sebepten ötürü Ahmed b. Hanbel, ‘Üç ilim dalı var ki onların dayandıkları bir isnadları yoktur.’ demiştir. Farklı bir lafız ile: Onların bir aslı/temeli yoktur, temelden yoksundurlar. Bunlar da tefsir, meğazi ve melahim6 ilimleridir. Yani bunların dayandıkları hadisler müsned rivayetler değil, mürsel rivayetlerdir.”7
Melahim ile ilgili tüm kitapların özelliği böyledir. Yani yalan ve yanlışlarla dolu olan eserlerdir. Pek az hadis dışında, bu konuda gelen rivayetlerin ekseriyeti geleceğe dair beklentileri, ileriye/geleceğe yönelik beklentileri ve fitne rivayetlerini içeren kitaplardır.8
İbn Hacer, Lisanu’l-Mizan adlı eserinde (1/13) diyor ki: “Ahmed b. Hanbel, üç kitabın sahih bir temellerinin olmadığını, bunların da meğazi, tefsir ve melahim kitapları olduğunu zikretmiştir. Ben de İbn Hacer olarak diyorum ki bunlara faziletlerle ilgili kitapları da eklemek gerekir. Çünkü faziletlere dair kitaplar, aslında zayıf ve mevzu/uydurma hadislerin vadileridir. Kaldı ki meğazi de umde yani esas kabul edilenler, Vakıdî gibileridir. Tefsirde bu konuda umde olanlar Mukatil b. Süleyman ile Kelbi’dir. Melahim kitaplarının dayanağı ve umdesi, dayanağı da İsrailiyattır.
Faziletlerle ilgili kaynaklara gelince, bunların uydurmalarda haddi hesabı yoktur. Nitekim Rafızîler, Ehli Beyt hakkında sayısız hadis uydurmuşlardır. Ehli Sünnet’in cahil kesimi de Muaviye’nin faziletine ilişkin uydurma rivayetlerle onlara karşılık vermişlerdir. Dahası, Şeyhayn’ın faziletine dair de sayısız rivayetler imal etmişlerdir.”9
İmam Süyutî de diyor ki: “Bu kitaplar içerisinde sahih olanları, muteber nüshaları da vardır. Ben bunları el-İtkan fi Ulumi’l-Kur’an adlı kitabımın sonunda açıkladım ve hepsinin de müsned olan tefsirlerden olduğunu yazdım.”10
İmam Süyutî (r), ed-Dürrü’l-Mensur fi’t-Tefsir bi’l-Me’sur adlı tefsirinin girişinde (1/2) diyor ki: “Asıl konuya gelince ben, Tercümanu’l-Kur’an adlı kitabımı telif edince -Ki bu, Resulullah’a (s) ve ashabına (r) kadar varan müsned bir tefsirdir.- Allah’a hamd ile belirtmeliyim ki bunu, birkaç cilt içerisinde tamamlamış oldum. Benim bu tefsirimde yer verdiğim asar/rivayetleri, tahric edilen kitaplardan isnatlarıyla alarak zikretmişimdir. Gördüğüm şey, onu elde etmedeki en büyük eksiklik ve onların sadece hadislerin metinlerine rağbet göstermeleri olmuştur. İsnada ve uzatmaya itibar etmediklerini fark ettim. Bu nedenle, onu yani ed-Dürrü’l-Mensur eserimi kısaltarak yalnızca eserin/ rivayetin metniyle yetindim. Hepsini de muteber kaynaklarına nispet ederek hadislerini tahric ederek hazırladım ve kitabıma da ed-Dürrü’l-Mensur fi’t-Tefsir bi’l-Me’sur adını verdim.”
Ancak hocamız Muhakkik Zahid el-Kevseri (r), Züyulü Tezkireti’l-Huffaz adlı eserin mukaddimesinde (s. 9) anlatıyor. Kendisi bu eserde, mütekaddiminin yani daha önceki ulemanın rivayet yoluyla gelen tefsirlerinin özetini vermiş. Bu tefsirlerde, verilen hadis rivayetlerinin senedlerinden tecrit edildiğini, senedlerinin yazılmadığını ve o rivayetler hakkında da herhangi bir şey söylemediklerini, bir açıklamada bulunmadıklarını belirtiyor. Böylece o tefsirlerin içerisinde çer-çöp ne varsa hepsini barındırdığını, ayrıca o tefsirlerin tavsifi, anlatılması bile mümkün olmayacak kadar merdud rivayet ve görüşlerle dopdolu olduğunu belirtiyor.11
Ebu Gudde diyor ki: “Bu, öyle bir kitaptır ki onda anlatılanlara kapılarak aldananlar için çok tehlikeli tuzaklar barındırmaktadır. Süyutî’nin burada yer verdiği rivayetlerin sıhhati tespit edilmedikçe, kabulü hakkında gerçekçi şahitler ortaya konmadıkça orada yazılanlara aldanılmamalıdır.”12
Dolayısıyla burada isimleri zikredilen ve hepimizin de bildiği o meşhur isimlerin eserlerinde, tefsirlerinde o rivayetlerin yer alması, onların sahih olduğunun delili ve kanıtı asla değildir. İşin bu yönü unutulmamalıdır.
Süyutî’den bir başka örnek verelim. İmam Süyutî’nin eserleri çelişkilerle doludur. Bir eserinde mevzu veya uydurma dediği rivayete, bir diğerinde çok rahat olarak sahih veya zayıf diyebiliyor. Onun Camiussağir adlı eserini bilmeyenimiz yoktur. Bakın, Süyutî, bunu takdim ederken, nasıl bir ifadeyle sunuyor:
“Bu, öyle bir kitaptır ki ben, bu kitaba binlerce hadisi ve Mustafavî hikmetlerle dopdolu rivayetleri tevdi etmişimdir. Bu eserimde kısa ve özlü olan hadisleri toplamakla yetindim. Eser madenlerinden som altını çıkarıp koydum. Tahriclerini yazma konusunda aşırı derecede hassasiyet gösterdim. Kışır/çer-çöp kabilinden olan rivayetleri terk ettim. Öz olanları aldım. Hadis veya yalan uyduranların uydurmalarından ve yalanlarından korudum. Dolayısıyla bu neviden olan el-Faik ve eş-Şihab gibi telif edilen kitapların fevkinde bir kitap halini aldı. Hadis sanatının en nefis olan örneğini ihtiva eden bu kitap öncesinde, böylesine bilgiler tevdi edilmiş değildir…”13
Oysa Camiussağir adlı eser baştan sona zayıf ve mevzu rivayetlerle dolu olan bir kitap olmaktan öteye geçmez. Kadı ki “el-Leali…” adlı eserinde de görüleceği gibi zayıf veya mevzu dediği rivayetlere, başka eserlerinde çok rahat bir şekilde sahih diyebilmektedir. Bu hususlar gözardı edilmemelidir. Nitekim Elbanî de, “Zaifu’l-Camii’l-Sağir” kitabında, bu eserin rivayetlerinin ne kadarı güvenilir veya değil hususlarını söz konusu eserde açıklamaktadır.
Evet, ilimlerine itibar ettiğimiz ulemanın -Allah hepsine rahmetiyle muamele buyursun- hepsi de pirüpak değildir. Onlar da beşerdir ve onlar da elbette yanılmışlardır. Ama onları, la yuhti kabul etmek, en büyük yanılgıdır. Bundan uzak durulması gerekir.
Günümüzde de bu türden hatalar ve hatta ekonomik amaçla eser yayınlayanlar kasten okurlarını yanıltmaya rahatlıkla gidebiliyorlar. Örneğin bir yayınevi, şu anda kendisinden alıntılar yaptığımız Ali el-Kari’nin bu eserini, “Üzerinde Uydurma Olduğunda İttifak Edilen Hadisler” adıyla yayınlayarak hem müellifine hem de okuruna karşı saygı sınırlarını çiğnemiştir. Çünkü kitabın orijinal adının çevirisi “Mevzu Hadisleri Tanımada Üretilen Rivayetler” şeklindedir. Yoksa “Üzerinde İttifak Edilen Uydurma Rivayetler” değildir. Çünkü orijinal adı “el-Masnu’ fi Ma’rifeti Hadisi’l-Mevzu” şeklindedir. Nitekim müteveffa İbrahim Canan tarafından “Kütüb-i Sitte” adıyla yayımlanan 16 ciltlik eser de bu türden tahrif edilen isimlerdendir. Amaç, Allah rızasından ziyade kitabı nasıl maddeye tahvil edebiliriz olunca bunlar yapılmaktadır. Bu, dün de böyle olmuş, bugün de böyledir; kim bilir belki yarın da öyle olacaktır.
Eskiye dayanan yani klasik manadaki eserlerin kahir ekseriyeti intihaldir. Örneğin, Ayni’nin Umde’sine bakın, bir de İbn Hacer’in Feth’ine bakın aynı şeyi göreceksiniz. Zemahşeri’nin Keşşaf’ına bakın, ondan çok sonra gelen Nesefi’nin Medarik’ine bakın, intihali göreceksiniz. Bu konuda örnekleri çoğaltmak pek mümkündür.
1- Ali el-Kari, el-Masnu’, Tahkik: Ebu Gudde, Birinci Takdim, s. 8. Şirket Dar el-Beşair el-İslamiye (Mekteb el-Matbuat el-İslamiyye), Beyrut, 6. Basım, 2005/1426.
2- Ali el-Kari, a.g.e., s. 18-19, Dipnot: 1.
3- Ali el-Kari, a.g.e., s. 18-19, Dipnot: 1.
4- Ali el-Kari, a.g.e., s. 18-19, Dipnot: 1.
5- Ali el-Kari, a.g.e., s. 221, Madde: 421.
6- Melahim, savaşla ilgili eserler, savaş tarihi, kanlı savaşlar ve savaş yerleri gibi manalara gelir.
7- Ali el-Kari, a.g.e., s. 221, Dipnot: 1.
8- Ali el-Kari, a.g.e., s. 221-225, Madde: 421-422.
9- Ali el-Kari, a.g.e., s. 222-223, Madde: 422. Ayrıca bkz: s. 222, Dipnot: 1.
10- Ali el-Kari, a.g.e., s. 225.
11- Ali el-Kari, a.g.e., s. 225-226, Dipnot: 3.
12- Ali el-Kari, a.g.e., Dipnot: 3, s. 225-226.
13- İmam Süyutî, Camiussağir, s. 5. Dar el-Kutup el-İlmiyye, Beyrut. Birinci Basım, 1423.

