Ümmet coğrafyası olarak iyi bir sınav veremediğimiz günlerden geçiyoruz. Dile kolay, nüfusu iki milyarı bulan Müslüman ve bu Müslümanların sahip olduğu 57 ülkenin gözü önünde Gazze’de; büyük bir katliam ve vahşete maruz bırakılan kardeşlerimize bırakın siper olmayı, insani yardım ulaştırmakta dahi yaşadığımız çaresizliğimiz, zayıflığımız ve güçsüzlüğümüz sebebiyle utanç, mahcubiyet ve ıstırap duyuyoruz.
İlave olarak yaşadığımız ülkede 31 Mart yerel seçimlerinde; İslami kimlikleriyle bilinen kişilerin çoğunluğu teşkil ettiği hükümetin; iktidar nobranlığı, kibir, hesap vermezlik, liyakatsizlik, yolsuzluk, adaletsizlik gibi yapısal zaaflar sebebiyle kitlelere umut olma vasfını iyiden iyiye yitirdiği bir süreç yaşıyoruz.
Daha dar çerçevede ise kendi yerelimizde on yıllardır çok farklı yöntem ve araçlar kullanılarak ortaya konulan düşüncelerin, çabaların, eylemlerin oluşturduğu bir İslami birikim mevcut. Ancak, oluşan bu İslami birikimin kimlik düzeyindeki sahihliği, ilkesel anlamdaki tutarlılığı ve belirlediği hedefler itibariyle de gerçekçiliğinin ciddi bir muhasebesinin yapılması gerekiyor.
Neredeyse tüm hayati melekeleri tükenmiş, mekanizmaları dumura uğramış bir mirası devraldığımız doğrudur. Aynı şekilde Türkiye coğrafyasında sahih ve bütüncül bir İslami anlayışın köklerinin çok eskilere dayanmayan nispeten yeni yeni filizlenmekte olan bir olgu olduğunun da elbette farkındayız.
Zaman zaman çeşitli koşulların etkisiyle belli fetret dönemlerinin yaşanması, mücadele çizgisinin duraksaması veya kayıplar söz konusu olabilir. Ancak yeryüzünde tevhid ve adaleti hâkim kılma iddiası ve çabasına sahip olan Müslümanlar bu iddialarıyla hedef ve istikametleri arasındaki makasın açıklığını tüm boyutlarıyla muhasebe ederek kendi imkân ve zeminlerinin sağlıklı bir değerlendirmesini yapmak mecburiyetindedirler.
Bu zemini tartışarak, üzerinde kafa yorarak geliştirmek gerekiyor. Durduğumuz zemini doğru tespit etmek, hedef ve istikamet noktasında da doğru bir bakış açısı oluşturmak gerekiyor. Bu açıdan öncelikle bulunduğumuz konumun doğru bir şekilde tanımlanmasına, yaşanılan sürecin de sağlıklı bir muhasebesinin yapılmasına ihtiyaç vardır.
“Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır.” sözünün romantik çağrışımlarının ötesinde sağlıklı bir muhasebe yapılarak gerekli dersler çıkarılmadığında bu yenilgilerin adeta Müslümanların kaderiymiş gibi algılanması söz konusudur. Oysa, toplumların değişim ve dönüşümüne dair işleyen bir sünnetullah vardır. Allah-u Teâlâ’nın olaylara müdahil olduğu doğrudur, ancak bunun bir sünnetullah dairesi çerçevesinde gerçekleştiği, biz üzerimize düşen sorumlulukların gereğini yerine getirmeden olayların bizim lehimize gerçekleşmeyeceğini de bilmemiz gerekiyor. Umutvar olmak ayrı, hayalci olmak apayrıdır. Kur’an’ın belirttiği sünnetullaha göre toplumsal değişim ve dönüşüm insanların çabaları sonucu şekillenen bir vakıadır.
Müntesibi olduğumuz İslam dini, belli bir çağ veya bölge için değil, cihanşümul bir din olarak nazil olduğu dönemde, günümüzde ve kıyamete kadar insanlığın kurtuluşu, yeryüzünün ıslahı ve hayatın her alanında büyük bir medeniyet oluşturma vasfını ve potansiyelini kendi içinde barındırır. Sistem ve toplumun içerisinde bulunduğu düşünsel ve pratik bazı zaaflara karşı ıslah edici bir rol üstlenmenin yöntem ve imkânlarını yeniden etüt etmeli ve kendimizi güncellemeliyiz.
Genel Tespit ve Değerlendirmeler
Ali Bulaç, İslamcılıkla ilgili yaptığı değerlendirmelerde üçüncü nesil İslamcılığın önünde üç önemli gündem maddesi olduğunu ifade eder. Bunlar:
a) Her Müslümanı kendi diniyle ciddi manada tutarlı olmaya, yüzleşmeye çağırması.
b) İslam dünyasının yeniden yapılandırılması için mümkün çözümler ve modeller geliştirmesi.
c) Yeryüzü ölçeğinde modernliğin sebep olduğu krizi aşma konusunda söyleyecek sözünün olduğunu somut olarak göstermesi.
Bunlara başka bazı maddeler de eklenebilir ancak bu üç madde hem kapsamları itibariyle hem de konumuzla bağlantılı olarak meramımızı ifade etmek bakımından kâfidir.
Evet, yakın geçmişte ve hâlihazırda Müslümanların bir şekilde yüzleştiği ama çözüm bulmakta zorlandığı ana meseleler bunlardır.
Burada sözü edilen gündemlerle ilgili meta teoriler, gerçeklikten kopuk iddia ve söylemler veya dahlimizin olmadığı/olamayacağı alanlarla ilgili ayağı yere basmayan tezler sunma niyetinde değiliz. Ancak kendi görev ve sorumluluk alanımıza giren hem bireysel hem de kurumsal bazı hususlarla alakalı bazı zaaf ve eksikliklerimize değinmek ve çözüm anlamında ciddi gayretler ortaya koymak gerekiyor.
Hayatın hangi alanıyla ilgili olursa olsun sorunların çözülebilecek, belki hiçbir zaman çözülemeyecek veya kısmen ıslah edilebilecek boyutları var. İlave olarak beşerin/insanın dahlinin olduğu tüm alanlarda eksik, hata ve yanlışlıklar mümkündür. Elbette kusursuzluğu aramak veya hatadan beri olmak iddiasında değiliz. Rabbimiz peygamberleri görevlendirirken birlikte iş yürütecek melekler göndermedi. Peygamberlerle birlikte örnek toplumlar ve insanlık için gıpta edilecek medeniyetler inşa edenler, aynı şekilde etten kemikten yaratılmış, insanın sahip olduğu/olabileceği tüm zaaf ve eksikliklerle malul beşerlerdi.
İdeal olana talip olmak ve buna ulaşmak için çaba ve gayretlerimizi sürdürürken diğer taraftan tespit ve önerilerimizin meşru, gerçekçi ve uygulanabilir olması gerekiyor. Bizler idealle gerçeği buluşturabildiğimiz oranda başarı elde ederiz.
Şahıs ve Topluluk Düzleminde Görülen Zaaflarımız
Rıdvan Kaya, bireysel ve topluluk düzeyinde görülen zaafları ‘İslami Kimlik, Mücadele ve Muhasebe’ kitabında şu şekilde kategorize eder:
a) Şahıs düzleminde görülen zaaflar
Düşünsel yetersizlik ve sığlık: Bu durum beraberinde kimlik bölünmüşlüğünü getirir. Sağlı sollu etkilere karşı sahip olunan çizgiyi savunamama ve savrulma tehlikesine kapı aralar. Genel birtakım belirlemeler ve slogan düzeyinde tespitlerle yetinmek ve mevcut bilgi ve birikimi artırma, derinleştirme yönünde çaba sarf etmekten kaçınmak beraberinde tutarsız, temelsiz, günübirlik yorum ve tavırlar getirir. Sonuçta teorik birikim noktasında mevcut bulunan zayıflık mutlaka pratiğe zaaf olarak yansır.
Dava bilincine sahip olmamak: Bir mücadele iddiası vardır ama bununla uyumlu, bunu yansıtan bir kimlik bütünlüğü ve aktivite görülmez. Dolayısıyla savunulan ile yaşanan arasında kopukluk ortaya çıkar.
Ahlaki zayıflık, olgunlaşmamışlık: Bu zafiyetin de sabırsızlık, gevşeklik, nemelazımcılık, sorumluluk üstlenmemek veya sorumluluktan kaçınmak, tartışmacılık veya malumatfuruşluk yani bilgi sahibi olmayı bizatihi amaç edinmek gibi değişik tezahürleri bulunmaktadır.
Bireycilik, kendi kişiliğini aşırı önemseme: Temel soru neyin merkeze alındığıdır. Cemaati merkeze alıp kendimizi, konumumuzu, görevlerimizi ve eylemimizi bunun gereksinimlerine göre mi değerlendiriyoruz; yoksa nefsimizi cemaatin merkezine oturtup her şeyi kendi perspektif, ihtiyaç ve hedeflerimize uygun olarak mı belirliyoruz?
Dünyevileşmek, nefse ve hevaya tâbi olmak: Mücadelenin nihai hedefi ahiret mutluluğudur. Oysa bilhassa zorlu ve bedel gerektiren süreçlerde ahiret bilincinin zayıflaması kişinin Rabbinden uzaklaşmasını, buna karşı bir oyun ve eğlenceden ibaret dünya hayatına ise meyletmesi sonucunu doğurur.
Karamsarlık, kötümserlik: Bu tutum zamanla yılgınlığı besler ve mücadele damarlarını kurutur. Çoğu kez “gerçekçilik” adına çizilen karamsar tablolar, bilhassa olumsuzlukların yoğunlaştığı ve zayıflıkların, eksikliklerin belirginleştiği vasatlarda moral bozukluğunu derinleştirir. Oysa moralsizlik kaybetmenin kapısıdır. Hayalcilik ya da ütopyacılık yanlışın bir ucu ise mücadele azmini ve motivasyonunu bitiren karamsarlık da diğer ucudur. Mücadele, iyimserliği zorunlu kılar.
b) Topluluk düzleminde görülen zaaflar:
Grup içinde fikrî uyumsuzluk, fikrî karmaşa ve tutarsızlık: Kimin ne dediğinin ve neyi savunduğunun belli olmaması. Temel konularda mutabakatın bulunmaması. Bu olgunun tavırsızlık ya da kaos haline yol açması kaçınılmazdır. Fikrî mutabakat ve homojenlik yoksunluğu nedeniyle ya gelişmeler karşısında çelişik tutumlar ve farklılaşma görüntüsüne yol açmamak için susulacaktır ki bu tutum edilgenliği, hareketsiz bir yığın olmayı getirir. Ya da her yaklaşım belirlemede, tavır alışta kopmaya, ayrışmaya, bölünmeye zemin hazırlar.
İlkesizlik: Vakıaya, pratiğe teslimiyet biçiminde tezahür eder. Dönüştüren değil, dönüşen, daha doğrusu savrulan yapı vakıasına yol açar.
Donukluk: Muhtemel tehlikelerin, savrulmaların önüne geçmek adına muhafazakâr tutum takınmak, değişime kapalı olmak da gelişmeyi, ilerlemeyi tıkayan temel bir zaaftır. İlkesizlik olguyu esas almak, ona teslim olmak anlamındaki bir yanlış iken; bunun tam tersi noktada bir başka yanlış ise olguyu görmezden gelme, hiçbir biçimde dikkate almama, yaşanan gelişmeleri yok sayma tavrıdır.
Belirgin bir hiyerarşinin bulunmaması: Özellikle iş bölümü ve görev dağılımının yerine getirilmesi noktasında ciddi sıkıntılara yol açar. Herkesin her şeyi yaptığı, her işi üstlendiği bir yapı kolayca kimsenin bir şey yapmadığı hantal, işlevsiz ve verimsiz bir yapıya dönüşebilmektedir.
İlişkilerde ölçüsüzlük: Grup içindeki fertler arasında diyalog bozuklukları, bir başka ifadesiyle kardeşlerle ilişkilerde ölçüsüzlük ise şu ve benzeri şekillerde tezahür eder:
- Birbirini dinlememe, değer vermeme (ilişkilerde yıpranmışlık).
- Kusurunu görememe (aşırı sübjektivizm).
- Eleştiriye tahammülsüzlük (eleştiriyi saldırı kabul etme).
- Gerektiğinde eleştirmekten kaçınma, uyarma/hatırlatma görevini ihmal (idare etme mantığı).
Savrulmaların, dengesizliklerin ve adaletsizliklerin bertaraf edilmesinden bahsedilecekse kişinin/hareketin içsel tutarlılığı ve farkındalığını formüle edecek sağlıklı yapılar inşa etmek zorunludur. Dahası, teorik tespitlerin mükemmelliği bunların pratiğe de aynı tutarlılıkla uygulanabileceğini garanti etmiyor.
Meramımızın doğru anlaşılması için örnek verelim: “Toplumumuz farklı düşünce ve yaşam biçimlerine sahip farklı katmanlardan oluşan heterojen bir toplumdur. Bu sebeple toplumu genellemeci bir şekilde değerlendirmeyi veya tekfir etmeyi doğru bulmuyoruz. Toplumumuzun büyük ekseriyetinin kendini İslam’a nispet ediyor oluşu mutlaka değerlendirilmesi gereken bir olumluluk olmakla birlikte Kur’ani bir bilinç ve tevhidî bir anlayıştan uzaklaşan toplumumuzu muharref din kültüründen arındırarak İslam’ın temel referans kaynaklarıyla buluşturmak temel sorumluluklarımızdandır.” Böyle bir tespit, teorik çerçevesi itibariyle doğru olmakla birlikte pratikte bu toplumu İslami değerlerle buluşturacak dil, yöntem ve araçların etkin bir şekilde kullanılmasını garanti etmiyor.
Sistem değerlendirmemizi de aynı şekilde örnekleyebiliriz. “Temel İslami referanslara dayanmayan tüm sistemleri cahilî birer sistem olmaları hasebiyle meşru sistemler olarak görmüyoruz. Bununla birlikte mensubu bulunduğumuz devletlerin modern birer sistem olarak kuşatıcılığı ve hayatımıza çok boyutlu olarak nüfuz ettikleri bir vakıadır. İçerisinde yaşadığımız devletin, referansını İslam’dan alan bir devlete dönüşmesi için tüm gayretimizi ortaya koymakla birlikte sistem içerisinde İslami kimliğimize halel getirmeyecek şekilde; adalete, hakkaniyete ve insanlığın faydasına olan uygulamalarını destekleyici ve teşvik edici; buna aykırı uygulamalarına ise imkânlarımız çerçevesinde muhalefet edip değiştirilmesi için gayret sarf eden bir rol üstlenmek gerekir.” Bu tespit de genel çerçevesi itibariyle doğru olmakla birlikte tek başına, örneğin, sistem içi araçların etkin ve doğru bir şekilde kullanılmasını garanti etmiyor. Dahası, Kur’an merkezli bir bakış iddiası ve niyeti bile tek başına Kur’ani bir bakışın garantisini sağlamıyor.
Etkin ve Tutarlı Bir Hat Oluşturmanın Yol ve İmkânları
Yeryüzünde fitne kalmayıp din yalnız Allah’ın oluncaya kadar bir mücadele hedefi ve ufku, nitelikli bir ilişki ağına sahip olmayı ve bu ilişki ağını dalga dalga büyütmeyi ve genişletmeyi gerektiriyor. Kuşatıcı ve tahakküm edici bir güce sahip olan egemen sistem karşısında gevşek ve dağınık yapılarla değil sonuç almak, ayakta kalmak bile mümkün değil. Durağan ortamlarda ancak donukluk ve hastalıklar ürer. Dinamizmini kaybetmiş yapıların kitlelere öncülük etme iddiası ancak kof bir iddiadır.
Yeryüzünde tevhid ve adaleti hâkim kılma iddiası ve çabası, soyut Müslümanlık iddiasından daha öte güçlü şahsiyetleri ve bu güçlü şahsiyetlerden oluşan güçlü yapıları gerektirir. Zira İslami mücadelenin temel uğraş alanı toplumu bu mücadeleyle buluşturmak ve bu mücadeleye kazandırmaktır.
Egemen cahilî anlayış ve sistemin bunca zaaf ve çürümüşlüğüne rağmen iyi insan dendiğinde akla Müslümanlar gelmiyorsa burada ciddi bir sorun vardır.
Bilgi ve düşüncede yoğunluk ve derinlik sağlayamamış, gerekli birikim ve donanımdan yoksun, hedefi ve programı belirsiz, bireyselleşme ve dünyevileşmenin ağır baskısı altında ezilen, pasif ve tembel kişiliklerin bu kutlu davaya öncülük etmeleri mümkün değil.
Bu çağrı gerçekleşmesi hiçbir zaman mümkün olmayacak olan masum insanlar olmaya davet değildir. Zira son peygamber Hz. Muhammed’in (s) irtihalinden sonra günah işlemeyecek bir kul tasavvurumuz da yoktur. Fakat belirledikleri hedefler, kullanılan araçlar, yol ve yöntemle gerçeklik arasındaki uçurum; kişileri geçmişteki anlayışlarına, tarzlarına, kullandıkları araçlara sırt çevirmesine hatta kimisini düşman hale getirdi. Belirlenen hedefin imkân ve koşullarının, bu hedefe ulaşmak için kullanılan aracın, bunu gerçekleştirecek insan unsurunun doğası ve niteliğinin sağlıklı bir muhasebesi yapılmadan atılacak adımların eninde sonunda bir açmazla karşılaşması mukadderdir.
Evet, toplumun değişimi ve dönüşümü gibi bir amaç ve hedef taşıyorsak; sünnetullahın gereği olarak bu değişim ve dönüşümün bizim elimiz, dilimiz, eylem ve çabalarımızla mümkün olacağını bilmemiz gerekiyor.
Rabbim bu uğurda ayaklarımızı sabit kılsın.

