Yazarın kaleminden zuhur etmiş bir eser, kendi içinde bir bütünlüğe, edebî ve estetik bir dile sahip olmanın yanı sıra, aynı zamanda içine doğduğu sosyokültürel ortama ait bir gerçekliktir. Bu eser ister manzum ister mensur olsun özü itibariyle bu gerçekliği muhtevasında barındırır. Bir edebiyat eserini, kendisini çevreleyen inançtan; ekonomik, toplumsal, siyasal ve tarihsel koşullardan soyutlamak mümkün değildir.
Dinî unsurların, İslamiyet’ten önce başlayıp günümüze kadar insanların yaşam dünyasında önemli bir yere sahip olduğu görülmektedir. İslam’la müşerref olan toplumlarda insanların İslam’ı benimsemelerinden sonra dinî unsurlar İslami bir çerçeveye bürünerek etkisini sürdürmüştür. Dinî unsurlardan olan oruç ve Ramazan ayının İslam coğrafyasında, Müslümanlar arasında müstesna bir yeri vardır. Ramazan ayının, orucun insana, topluma ve şehre nüfuz eden, hayatın her alanında kendini hissettiren baskın bir özelliği vardır. Oruç; sosyal yardımlaşmayı, dayanışmayı, paylaşmayı, toplumsal bağları güçlü kıldığı gibi toplumsal ahlakın yaygınlaşması, insanı kötü alışkanlıklardan alıkoyup manevi bir atmosfere sokması noktasında da önemli bir işleve sahiptir.
Bireysel ve toplumsal ahlak, bütünleşme, ilişkiler, yardımlaşma bağlamında düşünüldüğünde bu ayın birey ve toplum üzerinde maddi-manevi birçok etkisi vardır. Bu denli etkili olan bir aya ve ondaki ibadetlere yazarların, şairlerin, düşünürlerin kayıtsız kalması mümkün değildir.
Yapıtların yazarların inanç ve değerler dünyasıyla doğrudan bir etkileşimleri, bağları vardır. Bu inanç ve değerler dünyası birçok edebî yapıtın oluşmasına önemli katkı sunduğu gibi bunların toplum içerisinde kabul görmesine ve geçmişten bugüne varlıklarını sürdürmesine de vesile olmuştur. Müslümanlar arasında ayrı bir yeri ve önemi olan oruç ve Ramazan ayı birçok yazarın eserlerinde yer edinmiş önemli bir temadır. Ramazan ayı ve oruç; Mehmet Akif Ersoy, Tevfik Fikret, Yahya Kemal Beyatlı, Necip Fazıl Kısakürek gibi şairlerin şiirlerine konu olmuştur. Ramazan ayını doğrudan anlatan, Ramazan’ın ana tema olarak işlendiği hatıra kitapları olduğu gibi farklı türlerde yazılmış kitaplarında Ramazan ayına yer veren yazarlarımız da vardır. Cenap Şahabeddin’in İstanbul’da Bir Ramazan’ı, Halit Fahri Ozansoy’un Eski İstanbul Ramazanları, Sezai Karakoç’un Samanyolunda Ziyafet’i, Süheyl Ünver’in Bir Ramazan Binbir İstanbul’u ve Ahmet Rasim’in Ramazan Karşılaması; Ramazan ayının yazara, şehre ve topluma yansımalarını doğrudan anlatan hatıralardır (Kesebir, 2016:134).
Sezai Karakoç’ta İslam ve Unsurları
Sezai Karakoç’un “İslam” adlı müstakil bir eseri vardır. Bu eser, 1960, 1966, 1967 yıllarında Diriliş dergisinde; 1961 ve 1962’de Yeni İstiklal’de yayınlanan yazılarından oluşmaktadır. 1967’de, “Yazılar” adlı üç kitaptan oluşan eserin içinde yer almış, 1975 yılında kitap olarak yayımlandıktan sonra günümüze kadar birçok baskısı yapılmıştır. “İslam” adıyla yayımlanmış müstakil kitabının yanında birçok eserinde farklı yönleriyle İslam, İslam medeniyeti, Kur’an, Allah ve dinî birçok kavram üzerinde durmuştur.
Çok yönlü bir yazar olan, gelenekten kopmadan, köklerine bağlı, çağı okuyabilen Müslüman bir diriliş neslinin inşası için kalemiyle, sözüyle ve yeri geldiğinde siyasi kimliğiyle Sezai Karakoç mücadelesini sürdürmüştür. “Edebiyat Yazıları” eserinde “Sanat kaçsa da inkâr etse de Tanrı’ya doğrudur hep.” (Karakoç, 2014:25) diyerek sanatçının ve onun ürünü olan sanatının varış noktasının Allah olduğunu vurgulamaktadır.
Karakoç, ilkeleri çerçevesinde hedefleri olan ve bu ilkelerini hayatına yansıtmanın yanında bu ilkeler perspektifinde oluşturmayı hedeflediği diriliş nesli için çaba gösteren büyük bir dava adamıdır. Kendisinin zihin dünyasını şekillendiren ve hayal ettiği diriliş neslinin, toplum modelinin inşası için en önemli unsur olarak İslam’ı görür. İslam medeniyeti onda Kur’an medeniyetidir. ‘Diriliş Nesli’nin, toplumunun yeniden dirilebilmesi için Kur’an’a, İslam’a yönelmesi gerekir. İslam toplumunun yeniden varoluşu demek Kur’an’a dönüşü demektir. İslam medeniyeti, Kur’an medeniyetidir. Özü, tohumu, anayasası odur. İslam toplumu, İslam insanı, İslam kenti onun gerçekleşmesi, dışa vurmasıdır (Karakoç, 2010a:76).
Sezai Karakoç, Müslüman ruhunun silahları olarak namaz, oruç, zekât ve haccı görür. Bu sevgi ve korku silahlarıyla Müslüman kendini kuşatıp iğreti ve kötü ilgilerden koparmakta ve iyiliğin, doğruluğun, güzelliğin kaynağına yüzünü ve gönlünü çevirmektedir. O ayrıca orucun benliği kıran bir tapınma olduğunu söyler. Müslümanların Ramazan ayı boyunca tuttukları oruç inançsızların yüreklerine korku düşürmeli ve onları aşağılık duygusu içinde kıvrandırmalı. İbadetler bunalıma düşen kişilerin ruhlarını kurtaran birer sığınak olmalı. O, bunalan insanın namaz kalesine, oruç burcuna sığınarak bu silahlar aracılığıyla kurtulabileceğini belirtir (Karakoç, 2010a:136).
Oruç: Samanyolunda Ziyafet, Ruh Şöleni
Sezai Karakoç, herkesi, Müslüman ruhunun silahlarından biri olarak gördüğü oruca; umudu, inancı, irfanı, iyiliği satır satır insanın içine dokuyan ve ‘Samanyolunda Ziyafet’ olarak nitelediği, her yıl bir ay düzenlenen bu tabiatüstü ruh şölenine katılmaya davet eder.
“Samanyolunda Ziyafet” adını verdiği ve daha önce çeşitli gazete ve dergilerde yazdığı oruç yazılarını topladığı eserin girişinde şöyle denmekte: “Bu kitap, yazarın ömür boyu, daha çok ramazanlarda yazdığı oruç hakkındaki yazılardan oluşmaktadır. Bu bakımdan, kitap, oruçla ilgili düşüncelerin yanı sıra, duyuşları ve dönemin toplum yaşantısından kesitler ve izlenimlerini de yansıtmaktadır.” (Karakoç, 2018:4). Kronolojik bir sıra ile tanzim ettiği eserinde Yeni İstiklal dergisinde 1962 yılında yayımladığı ‘Betonları Kıran Oruç’ ile başlayan yazılar, 1990 yılında Diriliş’te çıkan ‘Kara Bayramı Aka Çevirmek’e kadar sürer. Karakoç, kitabın sonuna ‘Ramazanın Aynasında Hayat’ başlığını taşıyan ve 2004 yılında kaleme aldığı bir metni de ilave eder. Çocukluğunun ve gençliğinin ramazanlarını tasvir eden Karakoç, 1960’lı yıllardan 1990’lı yıllara kadar yaklaşık otuz yıllık süreçte Ramazan ayının birey ve toplum nezdinde nasıl yaşandığına ışık tutmaktadır (Kesebir, 2016:134). Eserinde yer verdiği 35 yazıdan sadece bir tanesi, 1974 yılında yazdığı ‘İnsan ve Oruç’ başlıklı yazısı şiir iken diğer yazılar düz yazı şeklindedir.
Çocukluğunun ve gençliğinin ramazan hatıralarını anlatırken Sezai Karakoç; orucun ve bayramın yanı sıra Kadir Gecesine, hicrete, teravihe, Kur’an’a, miraca, Hz. Peygamber’in mucizelerine, iftar ve sahur gibi pek çok konuya da temas eder. Bu terimler kuru, soğuk ve ruhsuz bir şekilde anlatılmaz kitapta. Dikkatli bakılırsa satır aralarında onun şair kimliğinin yansımaları müşahede edilebilir.
Orucu anlatırken onu satır aralarında kimi zaman diriltici bir rüzgârla, kimi zaman betonları delen bir silahla, kimi zaman diriliş veren bir saatle, kimi zaman bir ruh şöleniyle, kimi zaman da bir yolcu üzerinden işlenerek ulaşılan şiirsel bir hava ile yansıtır Karakoç. Kimi zaman orucun bilişsel, kültürel ve toplumsal alana temas ettiği dayanışma ruhundan, şahsiyet kazandırıcı boyutundan ve gündelik hayatta bereketli oluşundan dolayı didaktik; kimi zaman da duygu devinimini ruh çağıltılarını hissettirdiği için lirik dil anlatımı ile adeta okuru akleden bir kalbe çağırır. (Bakaç, 2021).
“Farklar” adlı eserindeki ‘Aktüalite’ başlıklı yazısında o dönemin Ramazan ayında yaşanan Kıbrıs sorununu dile getirdikten sonra gazetelerin Ramazan ayını bahane ederek İslam’a saldırmalarından yakınan yazar, halkın gerçek aktüalitesinin oruç olduğunu, orucun da ilkbahar gibi gelip ruhları donattıktan sonra koptuğunu ama koparken gönüllerimizde, kafalarımızda, içimizde, yüzümüzde derin izler bırakarak elveda edişini hüzünlü bir şekilde ifade eder. (Karakoç, 2011a:151).
Oruç ayının, aylar içinde diriliş ayı olduğunu, hicret iken giderek miraca dönüştüğünü ve bir konuk şeklinde ağırlandığını söyleyen yazar, orucun Tanrı’nın boyalarından bir boya, en keskin renklerinden bir renk olduğunu belirtir. Böylece müminin görevi her yıl Ramazan ayında o boyaya baştan ayağa batmaktır (Karakoç, 2010:105).
İlk önce Dirilişin Çevresinde eserine, sonra Samanyolunda Ziyafet eserine aldığı ‘Konuk’ başlıklı yazısında bahsettiği konuk da oruçtur. Bu konuk öyle bir konuktur ki bir mimar gibi evin fiziki yapısını, havasını değiştirdiği gibi insanın ruhunu da değiştirip yeniler. Bununla da yetinmez, eve bir bereket getirir. Kilerin, mutfağın erzakla dolmasına vesile olur. İftarla birlikte sofra kurulur ama bu sıradan bir sofra değildir, gök sofrasıdır. Bu sofra, tabiatüstü bir ziyafet olan Hz. İsa’nın gök sofrası gibidir. Oruç her yıl davet edildiğimiz ruh şölenine, Samanyolu’nda ziyafete dönüşüverir. Organlar arasında, kasların eklem yerlerinde, hareketsizliğin ve ölümün sembolü olarak gerilmiş kaç örümcek ağı varsa yırtılır. Vücut konağı, böylece konuğun, büyük konuğun gelmiş olduğunu bilmiş olur. Sonra oruç onarmaya başlar. Her hücreye iner ve hücre içinde bir kaynaşma, yumurta sarısının oluşumuna benzer bir tazeleniş başlar. (Karakoç, 2000:55).
Sezai Karakoç ‘Oruç da Acıkır’ yazısında, Ramazan ayında sadece oruç tutan insanların değil, orucun da acıkıp susadığını söyleyerek onu bir canlı gibi aktarır:
«Orucun susadığı ve ab-ı hayat gibi kanadığı su Kur’an sesi; acıktığı, namaz; örtündüğü, merhamet; kuşanıp giyindiği de Allah adının yükseltilmesi yani cihattır. Oruç iftarını müminin kalbinde açar ve sofrasında göğe özgü yiyecekler bulunur. Yalnız insan orucu özlemez, oruç da insanı özler, meleklerin bile önünde eğildiği insana koşar gelir. Oruç geldiğinde nasıl ki ondan insana ölümsüz şeyler katılıyorsa giderken de insandan ona ölümsüzleşecek ve orada insanı mahcup etmeyecek birkaç şey katılmalı.» (Karakoç, 2018:50).
Sezai Karakoç, orucu tabiatın ve tarihin bir parçası olarak işler. Tabiat ve tarihi birleştirir. Ona göre insanın hayatı boyunca oruçların kaydedildiği büyük oruç kitabı vardır. Ve bu oruç kitabı en büyük şahitler arasındadır ahirette (Yurderi, 2022).
Oruç gelişiyle insanın ruhunu ve vücudunu adeta dezenfekte eder. Diğer ibadetleri çağıran, toplayan ve sunan bir özelliğe sahiptir. Kur’an en çok bu ayda okunur, namaz en çok bu ayda kılınır. Oruç böylece şuuraltımızdaki bütün dindarlığı yaşama alanımıza, gün ışığına çıkarır (Karakoç, 2018:7). ‘İnsan ve Oruç’ şiirinde Sezai Karakoç, oruca seslenir:
«Ey oruç, diriltici rüzgâr, İslam baharı
Es insan ruhuna inip yüce ilham dağından
Kevser içir, ab-ı hayat boşalt kristal bardağından
Susamış ufuklara, insan kalbinin ufuklarına.» (Karakoç, 2018: 95)
Bu şiirinde orucu, ölü ruhları dirilten bir rüzgâra, insanların feraha erdiği bahar mevsimine benzetir. İlk insanın ruhuna üflenmesi gibi rüzgârın da yüce bir dağdan insan ruhuna üflemesini, onu yeniden diriltmesini; susamış insan kalbinin ufuklarına kevser ve ölümsüzlük suyu olan ab-ı hayatı kristal bir bardakta boşaltmasını istemektedir.
Ölüme doğru koştuğu bu son çağlarda İslam toplumu tam ölmemişse ve hâlâ yaşıyorsa bunu, gelip gelip dirilten ramazanlara borçludur geniş ölçüde. Ve bir gün tam dirilecekse bu da yine bir ramazanda başlayacaktır, ramazanlarla başlayacaktır (Karakoç, 2012:94). Sezai Karakoç’ta diriliş kavramı çok önemli ve geniş yelpazeye sahiptir: ruhun dirilişi, kalbin dirilişi, neslin dirilişi, İslam’ın dirilişi... Ve oruç da bir diriliştir; karanlıktan aydınlığa ruhu dirilten bir çıkıştır. Bu diriliş sadece bireyin ruhunu diriltmekle kalmaz, toplumun da yeniden dirilişine vesile olur. İslam toplumu yaşıyorsa eğer varlığını bu yüce dirilişe, oruca borçludur. İslam, yeryüzüne eskiden olduğu gibi yeniden hâkim olacaksa bu, yine oruçlu olunan bir günde, Ramazan ayında olacaktır. Sezai Karakoç’un Samanyolunda Ziyafet kitabındaki ‘Oruç Yazıları’ hadisler ve Kur’an kaynağından beslenerek yazılmış rahmani, hikmet dolu diriliş yazılardır.
Çocuk ve Oruç
Oruçla ilgili yazılarında Sezai Karakoç çocukluğundaki orucu ve orucun çocukken ona hissettirdiklerini geniş bir şekilde anlatır. Samanyolunda Ziyafet kitabında çocukluk dönemindeki Ramazan ayını anlatır. Oruca alıştırmak için çocuğa yarım gün oruç tutturulduğunu ama tam gün tuttuğunda çocuğun omuzda taşınarak ödüllendirildiğini belirtir. Henüz beş yaşındayken Ramazan ayının tamamında oruç tuttuğunu (Karakoç, 2018:130) söyleyen yazar; çocukluk, ortaokul, lise ve üniversite gençlik dönemlerindeki oruç hatıralarını aktarır. Yaşadıklarını samimi ve canlı bir hafızayla betimleyerek adeta okurlarını o günlere götürür:
«Oruç, çocukların takma sakallı, maymun yüzlü noel babası değil, nur belirtili öğretmenidir. Çocuk, ilk orucu tuttuğu gün, ilk dersini başarıyla vermiş minik bir öğrencidir. Öte yandan kendisinden bir süre yemek yememesini, su içmemesini isteyen bir buyruğun geldiğinin farkına varır. Bu buyruğun nereden geldiğini düşünmeye başlayan çocuk; kutsal korkuyu, kutsal sevgiyi, kutsal heyecanı kavrayıp büyük yaratıcı ‘Allah’ı öğrenmeye başlar. Oruçla gerçek bağlantısını kurmaya başlar. Ve o an onda oruç, namaz ve babasının okuduğu Kur’an başka biçimler alır. Ramazan, yıllar yılı böylece çocuğu büyütür; onu dış ve iç yapısı bakımından güçlendirir; ona yaratıcısını, varlıkları ve nimeti öğretir; oruç ve namazla kutsal bir dünyaya girer. Mutlak gerçeği sözle değil bizzat o dünyanın içinde yaşar.» (Karakoç, 2018:14).
Ailesinin ve çevresindekilerin oruçlu oluşu çocuğu da bunun içine çeker. İlkin çevresindekilerin tuttuğu oruca bilinçsizce, çocuk ruhuyla iştirak eder. Çocuğun ruhu oruçla birlikte zamanla olgunlaşır, bilinçli bir hale evrilir. Ve çocuk Allah’ı, İslam’ı, namazı tanır; oruç ayında Kur’an’la tanışır.
«Nerde çocuklar gece yarılarından sonra
Çıkıp samanyoluna bakan
Bakarak çocukluğu uzatmaya çalışan
İşleri güneşin doğuşunu yayınlamak
Bütün o çocuklar nerdeler.» (Karakoç, 2011:72)
‘Samanyolunda Veba’ adlı şiirinin dizelerinde Sezai Karakoç, çocuklara dair hayret duygusunun yok oluşunu, hilalin gözetlenişini ve sanki çocukluk döneminin hep uzamasını arzulayışını, hülasa çocukluğundaki ramazanı betimler (Bakaç, 2021). O, çocukluğundaki Ramazan ayında, sahurdan sonra gökyüzünde Samanyolu’nda izlediği yıldızları ve onlardan aldığı mutluğu tarif ederken gökten birilerinin de onu izlediğini ve bunu hissettiğini söyler. Onun çocukluğunun ayrılmaz parçası olan ramazanlar, cennetten fragmanlar; kalkılan sahurlar, birer ziyafet; iftar sofraları, zengin ve de bereketli gök sofraları; tutulan oruçlar ise gönülleri yıkayan bir kevserdir, şifadır.
Oruç Yazılarında Bayram ve Kadir Gecesi
Ramazan ayına farklı bir anlam katıp ona değer biçen yazar, bu ruh şöleninin bitiminde Müslümanları bekleyen bayrama karşı duyarsız kalamazdı. Bayram sadece insanın hedefine ulaşması değil, aynı zamanda mutluluk ve ziyafet anı, büyük bir şölendir:
«Bir ayın sonunda oruç tutan herkesi bekleyen mutlu bir sondur bayramlar. O gün, insanın vücudu ve kendisi, eşya ve samanyolu, her şey hedefe ulaşmanın, arzulanan ruha ulaşmanın mutluluğunu yaşar. Bayramlara da İslam ruhu sinmiş, gerçek bayram, tenin değil, ruhun bayramıdır. Bayram; ruhun düğünü, ziyafet günü, şölenidir. Bayram; bir aylık orucun ruhumuza kazandırdığı ilerleyişi olağanüstü bir gönül yüceliğinde idrak etmektir, ruhi ilerlemeyi bir daha çıkmayacak şekilde benliğimize geçiren ilahi bir damgadır. Bayram; şehri, sokağı, caddeyi değiştirir; onlara manevi bir hava katar; giyilen yeni bayramlık elbiseler gibi insanın içini de yepyeni, taptaze yapar. Bayramlarda halkın çehresi ulvi bir anlam kazanır; halk sanki cennetten, gökten, indirilmiş bir topluluk gibidir. Bayramların gecesinde olsun gündüzünde olsun ruhların kapıları sonuna kadar açılır; bayram ve kandiller ani aydınlanış ve arınışların ortamına dönüşüverir.» (Karakoç, 2010:138).
Kandil ve bayramlar, milletin geçmişini ve geleceğini yaşadığı fevkalade anlardır. Bayram, kutlu yolculuğun sonunda tekrar dünyaya dönerken yaşadıklarımız sonucu edindiğimiz mutluluğa dair kutlamadır. Bu kutlamayla birlikte tekrar dünya hayatına geri dönmeye başlarız. Bayram üzüntü ile uğurlanamayacak bir emanet olarak karşımızda dururken bunu gereğince eda etmemek de bize yakışmayan bir davranış olur. Sezai Karakoç’un Samanyolunda Ziyafet kitabında ağırlık verdiği nokta da budur. (Kapan, 2021).
Bayramlar bizim tesellimiz, yeniden dirilmek için teşvik edicimiz olarak durmaktadır. Karakoç’un 1964 yılında yazdığı ‘Bayram’ yazısında anlatılanların benzerleri, aradan 58 yıl geçmesine rağmen, hâlâ İslam coğrafyasında yaşanmaktadır. Birçok ülkede Müslüman kanı akmakta; Müslümanlar özgürlüklerinden yoksun bırakılmakta ve tutsak edilmektedir. Yaşadığımız bu acıların tesellisini bizler de bayramlarda bulmaktayız:
«Kıbrıs’ta ve daha birçok İslam ülkesinde İslam kanı akarken, çocuklar anasız babasız kalırken, İslam ülkelerinin her yanını sarmış sefalet, açlık, ruh ve ahlak yıkıcılığıyla savaşmanın gerçek ve temelli imkânlarından mahrum bulunulurken, Mevdudi gibi İslam liderleri, Allah’ın insana hava ve su gibi bahşettiği hürriyetlerinden mahrum yaşarken ve hepimiz, geceleri uykumuzu kaçıran ve rüyalarımızı tekeli altına alan ‘altın ülke’ idealinden uzakta, çok uzakta âdeta bir yer altından notlar hayatı yaşarken, yine de bayramdan başka tesellimiz ne olabilir?» (Karakoç, 2018:30)
1967 yılında yazdığı ‘Kadir Gecesi’ yazısında bu geceyi bir “ağırlık merkezi gecesi” olarak belirten Sezai Karakoç, Allah’ın; vahyin, kutsal sözlerinin bütün ağırlığını bu geceye koyarak Kur’an’ı dünya göğünün üzerine indirdiğini aktarır. Her gündüzün ağırlığı gecede, bütün gecelerin ağırlığı da Kadir Gecesinde olduğu için bu gece hilkatin, hayatın ağırlık merkezi gecesidir. Bu gece melekler dünyaya iner, ağır hastaların hastalıkları hafifler, yoksul sofraları gökten gelen bir bereketle zenginleşir. Bu gece diğer gecelerin imamıdır. Kur’an’ın övdüğü, Kur’an’ın indiği; önemli bir değerlendiriş, bir karar ve hüküm gecesidir Kadir Gecesi (Karakoç, 1999:58).
SONUÇ
Bireysel ve toplumsal yönüyle bakıldığında orucun; bireyin ve toplumun ahlakında, ilişkilerinde, maddi ve manevi anlamda birçok etkisi vardır. Bu kadar etkili olan bir aya ve ibadete yazarların, şairlerin, düşünürlerin kayıtsız kalmaları düşünülemez.
Müslümanlar arasında müstesna bir yere sahip olan ramazan ve oruç; sanatın ve sanatçının varış noktasının Allah olduğunu belirten Sezai Karakoç’un hayatında ve yazın dünyasında geniş bir alan kaplar.
O, orucu Müslüman ruhunun bir silahı olarak görür ve herkesi, Samanyolunda Ziyafet olarak nitelediği, yılda bir ay düzenlenen bu tabiatüstü ruh şölenine katılmaya davet eder. Sezai Karakoç, Ramazan ayına bir misyon yükler ve özgün İslami bir terminoloji ile bu ayı anlatır. Ona göre inananlar, yani bizler ve inanmayanlar, yani onlar vardır ve inananların kendilerini koruduğu silah oruçtur. Namazı bir kaleye benzeten yazar orucu da burca benzetir ve bunalan insanın kurtuluşunu bu ikisine sığınmakta görür. Oruç ve ramazanla ilgili yazdığı yazılarında dönemin toplum yaşantısından kesitleri, duyuşları, yakınışları, hüznü, mutluluğu ve izlenimlerini de yansıtmaktadır.
Çocukluğunun ve gençliğinin Ramazan hatıralarını anlatırken orucun çocuk üzerinde yarattığı etkiyi aktarır. Oruç çocuğa; yaratıcısını, varlıkları ve nimeti öğretir, çocuğa kutsal bir dünyanın kapılarını aralar. Karakoç, çocukluğunun ve gençliğinin ramazan hatıralarında orucun ve bayramın yanı sıra Kadir Gecesine, hicrete, teravihe, Kur’an’a, miraca, Hz. Peygamber’e (sav), iftar ve sahura değinirken bunları kuru, soğuk ve ruhsuz bir şekilde aktarmaz. Oruç ayı onun yazılarında bambaşka anlamlar taşıyan güçlü bir kavramdır. Orucu, şiirsel bir tatla, kimi zaman lirik kimi zaman didaktik bir dille anlatarak onu diriltici bir rüzgâra, betonları delen bir silaha, ölü ruhları dirilten bir rüzgâra, diriliş veren bir saate, bir ruh şölenine benzetir. Bunlarla da yetinmez. Oruç; Tanrı’nın boyalarından bir boya, en keskin renklerinden bir renk, insanlığa bir bağış, acıkıp susayan bir canlı, ruhu ve vücudu temizleyen bir dezenfektan, ilahi bir tebliğ, koruyucu bir silahtır. Ramazan ayı ise şifa, dini muhafaza eden din ve İslam müessesesi, gündelik hayatın mutluluk anahtarı, Müslümanların hicretidir. Ramazan, müminler için metafizik âleme açılan bir pencere, toplumu manevi âleme sefere çıkaran bir diriliş ayıdır.
Bizlere tabiatüstü gök sofrasında ziyafet veren, yılda bir defa katıldığımız ruh şöleni oruç ve Ramazan ayı, Müslümanları Tanrı’ya konuk eden ilahi bir çağrıdır. Eğer bugün İslam toplumu olarak ölmemiş isek bunu Ramazan ayına borçluyuz. İslam’ın yeniden dirileceği, eski ruhuna kavuşacağı gün; bir oruç günü, bir Ramazan ayında olacaktır.
KAYNAKÇA
Bakaç, N. (2021). “Samanyolunda Ziyafete Hazır mısınız?” https://www.indyturk.com/node/344626/samanyolunda-ziyafete-haz%C4%B1r-m%C4%B1s%C4%B1n%C4%B1z Erişim Tarihi: 25.04.2022.
Demir, Z. (2018). “Sosyolojik Açıdan Edebiyat ve Din”, Uluslararası Toplum ve Kültür Çalışmaları Dergisi, Cilt:1, 13-30.
Karakoç, S. (2014). Edebiyat Yazıları I, İstanbul: Diriliş Yayınları.
Karakoç, S. (2010a). Sûr Günlük Yazılar III, İstanbul: Diriliş Yayınları.
Karakoç, S. (2018). Samanyolunda Ziyafet, İstanbul: Diriliş Yayınları.
Karakoç, S. (2011a). Farklar Günlük Yazılar I, İstanbul: Diriliş Yayınları.
Karakoç, S. (2010). Gündönümü, İstanbul: Diriliş Yayınları.
Karakoç, S. (2000). Dirilişin Çevresinde, 2000, İstanbul: Diriliş Yayınları.
Karakoç, S. (2011). Şiirler II Şahdamar Körfez Sesler, İstanbul: Diriliş Yayınları.
Karakoç, S. (1999). Günlük Yazılar II Sütun, İstanbul: Diriliş Yayınları.
Karakoç, S. (2012). Kıyamet Aşısı, İstanbul: Diriliş Yayınları.
Kapan, N. M. (2021). “Sezai Karakoç’un Gözünde Oruç: Samanyolunda Ziyafet”, http://dusuncefeneri.com/2021/04/19/sezai-karakocun-gozunde-oruc-samanyolunda-ziyafet/ Erişim Tarihi: 30.04.2022.
Kesebir, E. (2016). “Nerde O Eski Ramazanlar? Halit Fahri Ozansoy, Cenap Şahabettin ve Sezai Karakoç’un Hâtıraları Işığında Ramazan Ayı”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 9 (46), 133-142.
Yurderi, A. (2022). “Sezai Karakoç’un Oruç Yazıları Üzerine Bir Değerlendirme”, https://www.haksozhaber.net/sezai-karakocun-oruc-yazilari-34393yy.htm Erişim Tarihi: 01.05.2022.

