Zaferin Birinci Yılında Suriye Devrimi İle Dayanışma Vazifemiz Sürüyor!
HAKSÖZ Sayı: 418 Ocak 2026

Baas diktatörlüğünün yıkılıp Suriye halkının özgürlüğe kavuşmasının üzerinden bir yıl geçti. Geçtiğimiz ay, 14 yıllık bir mücadelenin ardından erişilen zaferin yıldönümü vesilesiyle coşku içinde meydanları dolduran Suriye halkının sevincine şahitlik ettik. Bir yıl önce, mücahidlerin 27 Kasım 2024 günü Halep operasyonu ile başlattıkları ve 8 Aralık’ta Şam’ın fethiyle taçlanan zafer yürüyüşü ile yıkılmaz zannedilen bir zulüm kalesi çökmüş, Suriye halkı özgürlüğüne kavuşmuş, tüm ümmet ve dünyanın vicdan sahibi insanları bu büyük mutluluğa ortak olmuştu.

Bizlere bu muazzam sevinci yaşatan, mazlumların yaşadıkları büyük acıların ve şehitlerin kanlarının karşılığını, bereketini bu dünyada da bize gösteren Rabbimize hamd ediyor, O’ndan başka güç ve kudret sahibi olmadığını bir kere daha haykırıyoruz. Hiç şüphesiz Rabbu’l-Âlemin’in bu büyük lütfu karşısında hamdımızı layıkıyla ifade etmekten aciziz, sevincimizi tam manasıyla dillendirebilmekte zorlanıyoruz.

Nasıl olmayalım ki? Hatırlayalım! Çok uzun süren zorluklar, sıkıntılar ve devasa acıların ardından, büyük bir hüzün dalgasının adeta her yeri kapladığı, hepimizi kuşattığı, neredeyse artık zalimlerin bu dünyada hesap vermeyecekleri, zulümlerinin yanlarına kâr kalacağının düşünüldüğü bir vasatta gelen büyük bir zaferdi yaşadığımız. Çekilen acıların, ödenen bedellerin karşılığının ancak ahirette görüleceğinin kabul edildiği bir atmosferde “Biz yalnız Allah içiniz!” diyen ve kınayıcıların kınamasından asla korkmayan kararlı, fedakâr, cesur kardeşlerimiz Allah Teâlâ’nın nusretiyle, lütfuyla zalimlerin sonunu getirdiler.

Sadece Suriye halkı için değil, tüm Ortadoğu halkları ve evrensel İslami hareket için yeni, yepyeni bir sayfa açtılar. Aziz ve Celil olan Allah Teâlâ onlardan razı olsun, ayaklarını sabit kılsın! Kahhar olan Allah Teâlâ bu kardeşlerimizin, mücahidlerin hep birlikte Siyonist katillerin de sonunu getirecekleri günleri yakın eylesin!

Umudumuz da Davamız Gibi Büyük Olmalı!

Kuşkusuz Gazze’de dağlanan yüreklerimiz Suriye’de elde edilen zaferle bir nebze de olsa inşirah bulmuş, ferahlamıştı. Yaşadığımız bu büyük hadise bütün olumsuzluklara, karamsarlıklara, zorluklara rağmen Allah Teâlâ’nın izniyle Gazze’de de zafere olan inancımızı artırmıştı.

Asla unutulmaması gereken bir tarih var karşımızda. Gerçekten de Mart 2011’de başlayıp Aralık 2024’e kadar süren yaklaşık 14 yıllık zaman zarfında Suriye halkı çok büyük acılar çekti, sistematik eziyetlere, baskılara maruz kaldı, korkunç insanlık suçlarına, zulümlere uğradı, katledildi, hiç durmadan horlandı, aşağılandı. “Esaret altında yaşamaya hayır!” dediği için Suriye halkının başına gelmeyen zulüm kalmadı. Tüm bu süreçte Suriye’de olan bitene herkes gözlerini yumdu, adeta tüm dünya barbar bir rejimin sistematik kıyımına maruz kalan Suriye halkını kaderine terk etti.

Ama mücahidler vazgeçmedi, kararlılıklarını korudular, Rablerine tevekkül ettiler. Yardımı O’ndan bekleyip O’na sığındılar. Muttaki, mücahid kadrolar kendi aralarında birlik sağlayıp saflarını pekiştirdiler, sağlamlaştırdılar. Rabbimizin yardımı işte o zaman geldi. Dinine yönelene, sahip çıkana Allah Teâlâ da yardım etti ve onların ayaklarını sabit kıldı. (Muhammed, 47/7)

Ve ne mutlu bize ki kardeşlerimizin zor günlerinde yanlarında olduk, acılarını hafifletmek için çaba sarfettik. “Boşuna uğraşıyorsunuz, arkasında bu destek olduğu müddetçe bu rejim asla yıkılmaz!” diye akıl verenlerin, “Madem zulüm geriletilemiyor, öyleyse zalime karşı durmak mantıksız!” mantığıyla hareket edenlerin akıllarına uyup mazlumlara sırt çevirmedik. Şimdi mazlumların sevincine ortak olmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Rabbimize sonsuz şükürler olsun.

Tarifi İmkânsız Bedeller Ödendi!

Gerçekten ne kadar büyük bir zulme ve haksızlığa maruz kalmıştı Suriye halkı ve devrimi. Hatta bir yönüyle Gazze’den dahi daha şanssızdı. Evet, doğrudan acıları durduracak şekilde Gazze’ye kimse elini uzatamıyor ne yazık ki ama en azından Gazze halkının mücadelesinin haklılığını kimse sorgulamaya kalkmıyor. Buna karşın Suriye halkı ve devrimciler, sahip çıkmak, omuz vermek bir yana, pek çok Müslüman tarafından dahi hep töhmet altında tutuldular, tahkir edildiler, suçlandılar.

Bu yüzden Şam’ın fethini izleyen zafer ve sürur günlerinde meydanlarda sıkça çalınan “Kaldır başını yukarıya, sen özgür Suriyelisin!” adlı ezgi ne derin bir mesaj taşımaktaydı, ne kadar anlamlıydı! Evet, Suriye yavaş yavaş başını yukarı kaldırıyor, şerefi ve özgürlüğü için bedel ödemiş ve zafer kazanmış bir halk olarak dünyaya gülümsüyor.

Devrimcileri Bekleyen Zorlu Süreç

Şüphesiz Suriye’de zulüm rejiminin devrilmiş olması tüm sorunların hallolduğu, bütün sıkıntıların aşıldığı, her şeyin güllük gülistanlık olduğu anlamına gelmiyor. Suriye’nin ülke ve toplum olarak çok boyutlu ve derin sorunlarla yüz yüze olduğu çok açık. Yeni yönetim ülkenin bir ve bütün tutulması; Siyonist işgal ve saldırılara karşı direnme; ayrılıkçı çabaların püskürtülmesi; başta DAİŞ olmak üzere birtakım karanlık, kirli yapıların emniyet ve huzur iklimini sabote etmeye yönelik kesintisiz faaliyetlerinin engellenmesi; savaş sürecinde büyük ölçüde yıkılmış, tahrip olmuş şehirlerin yeniden imarı; işsizlik, yoksulluk, açlık gibi sorunların hafifletilmesi; eğitim, sağlık, ulaşım vb. alanlarda ciddi kaynak eksikliği gibi devasa sorunlarla boğuşuyor. Bu sorunlara ilaveten uluslararası alanda tanınma, diyalog ve iş birliği ihtiyacı had safhada kendini hissettiriyor.

Ahmed eş-Şara başkanlığındaki devrimci yönetim bir yandan tüm bu sorunlarla boğuşurken bir taraftan da içeriden görülen kimi çevrelerin yoğun karalama ve dezenformasyon faaliyetleriyle, süreklilik arz etmeye başlayan provokatif girişimleriyle uğraşıyor. Ne enteresandır ki Suriye halkının altmış yıllık bir diktatörlük ve on yılı aşkın bir süredir kesintisiz devam eden katliam ve zulüm şebekesinin tasallutundan kurtulma sevincini anlamamakta direnen birtakım çevreler bu süreçte şüphe yayma, karamsar tablolar çizme çabalarını ısrarla, inatla sürdürüyorlar. Kafaları karışık ve de kafa karıştırmayı meslek edinmiş bazıları gayet ucuz ve de kaba bir yaklaşımla “İyi de Suriye’de ne değişti?” diye soruyorlar. 60 yıllık zulüm rejiminin yıkılmasını küçümsüyorlar.

Kısa Sürede Paha Biçilmez Kazanımlar

Suriye’de ne değişmedi ki? Allah’ın diniyle savaşan vahşi, zalim bir anlayış yerine hududullahı esas alan bir sistem yavaş yavaş her alanda vücut buluyor. Keyfiliği, hukuksuzluğu esas almış bir diktatörlük yerine mücahid, muttaki bir liderlik var artık. Hesap veren bir yönetim anlayışı yaygınlaşıyor. Korku duvarları yıkılmış durumda. İnsanlar artık korkmuyor, “Duvarların dili var.” söylemi yerine konuşan, tartışan, talep eden bir halk mevcut. Yolsuzluk, rüşvet, çürümüşlük gibi vasıflara sahip bir rejimin yerini adaletle hükmetmeyi şiar edinmiş bir zihniyet alıyor.

Dünyadan izole edilmiş, içe kapanmış bir diktatörlük görüntüsü giderken, kendisini her alanda güçlü bir şekilde ifade edebilen, küresel güçlerle diyalogda zorlanmayan, eşit ilişki kurabilen bir ülke görüntüsü belirginlik kazanıyor.

Bazıları Ahmed eş-Şara’nın ABD Başkanı Trump ile el sıkışmasından, görüşmesinden işkilleniyor; bunun çok tehlikeli bir yakınlaşma olduğunu ileri sürüyor. Hatta bu tarz münasebetleri devrimin rotasından uzaklaştığının göstergesi olarak yorumlayanlar da var. Gazze’de soykırımcı çeteye açık destek veren ABD yönetiminin şefi ile el sıkışılıyorsa bu durumun büyük bir sapma anlamına geldiği şeklinde değerlendirmeler yapılıyor. Öncelikle bu tarz kıyasların abartılı olduğunu vurgulayalım. Bu tür çıkarımlar zorlamadır ve yüz yüze olduğumuz gerçekliğe tekabül etmemektedir. Nasıl Afganistanlı yöneticiler ya da Hamas kadroları Çinli yetkililerle görüştüklerinde Doğu Türkistan’ın işgaline destek vermiş olmuyorlarsa Suriyeli yetkililerin Amerikalılarla görüşmeleri ve ilişki kurmaları da Filistin’in işgaline onay vermek olarak yorumlanamaz.

Trump’la da Macron ile de Muhammed bin Selman ya da yeryüzünde tuğyanı, ifsadı üstlenmiş başka isimlerle de görüşülebilir. Yeter ki hakkaniyetten uzaklaşılmasın! Yeter ki halkın, ümmetin maslahatı gözetilsin. Hamas da dolaylı yollarla işgalcilerle görüşüyor, müzakere yürütüyor. Burada kiminle görüşüldüğünden ziyade ne görüşüldüğü, muhataplar karşısında nerede durulduğu önemlidir.

Aynı şekilde BM’de ya da benzeri her ortamda bulunmak, konuşmak zül değildir. Bilakis dünyaya seslenebilmek için bu zeminleri kullanmak, buralarda hakkı haykırmak onurdur. Kaldı ki Esed gibi Tartus’taki Rus üssünde Putin’in arkasında yürüyememe rezilliğini yaşamış bir rejimden buralara gelindiği de unutulmamalıdır.

Karalama Faaliyetleriyle Kendi Kirli Geçmişlerini Örtmeye Çalışanlar

Birileri sürekli kara haber üretiyor. Yapılamayanları dillendiriyor, taviz verildiğinden yakınıyor. Oysa ortada somut hiçbir bilgi, veri yok. Medya aracılığıyla yayılan dedikodular üzerinden Müslümanlara karşı güvensizlik havası estiriliyor. Emperyal güçlerin taleplerini nasılsa Müslümanlara kabul ettirecekleri, dikte ettirmeye muktedir oldukları varsayımından hareketle “Eyvah, yine oyuna geldik, kaybettik!” vesvesesi yayılıyor.

Bu bağlamda Suriye’nin Siyonist çetenin varlığını tanıyacağı, işgal altındaki topraklarından vazgeçeceği, Suriye kökenli olmayan mücahidlerin ülke dışına çıkarılacağı vb. iddialar sürekli dillendiriliyor ve bu iddialar üzerinden devrimci yönetim karalanmaya, mahkûm edilmeye çalışılıyor. İyi ama bu söylentilerin bir temeli yok, tümü iftira. Defalarca yetkililerce bu iddialar yalanlandı. Buna rağmen bunları dillendirmek, sürekli tartışmak, gerçek gibi sunmak olsa olsa ya basiretsizliktir ya da düşmanlık.

Düşmanca bir yaklaşımla başından beri Suriyeli Müslümanlara karşı tavır alan çevrelerin yaklaşımını anlamak kolay. Onlar haklı çıkmaya çalışıyor, geçmişte işledikleri büyük günahları, zulümleri örtmeye, unutturmaya çalışıyorlar. Devrimci yönetimin yaptığı ya da yapacağı yanlışlar üzerinden geçmişte Beşşar zalimine verdikleri desteği meşrulaştırma gayretindeler. Oysa bu, beyhude bir çaba.

Allah Teâlâ kardeşlerimizi muhafaza etsin, onları yanlış yapmaktan, bâtıla meyletmekten korusun ama bir an için Ahmed eş-Şara yönetiminin çok büyük yanlışlar yaptığını, ihanet derecesinde politikalar izlediğini, İslami ilkelerden tümüyle saptığını farz edelim! Peki, tüm bu yanlışlar Suriye halkını vahşice ezen, katleden Beşşar zalimine destek vermek gibi bir günahı, suçu temize çıkarır mı? Hayır, asla!

Geçmişte bu günaha duçar olanlar, İran’a duydukları sempati dolayısıyla ya da birtakım komplocu yaklaşımlara müptela oldukları için Esed zulmüne elleriyle, dilleriyle destek verenler hiçbir biçimde kendilerini aklayamazlar. Ne yazık ki bunların yaptığı şey zulümden teberri etmek, zulme ortaklık suçundan, günahından tövbe etmek fırsatı varken birtakım dedikodular üzerinden Müslümanlara iftira etmek ve böylece günah yüklerini daha fazla çoğaltmak oluyor sadece.

Tahkik Yerine Vesveseyle Hareket Etmek

Öte yandan geçmişten bu yana Suriye Devrimine karşı düşmanca bir tavır içinde olmayan, hatta sahiplenen, destekleyen ama son süreçte yönetimin kimi adımlarından, girişimlerinden rahatsız olup hayal kırıklığı içine giren çevrelerin eleştirileri, rahatsızlıkları, daha ötesi karamsar ruh halleri de ayrıca üzerinde durulmayı hak eden bir konu olarak öne çıkıyor.

Bu çevrelerde ilk anda ortaya çıkan iyimserlik havası çok kısa sürede yerini şüpheye, karamsarlığa ve yer yer hayal kırıklığına bırakmış görünüyor. İslami kimlik ve ilkelerin toplumsal hayatın her alanına etkin biçimde yansıtılamadığından ve farklı kimlikli kesimlere tavizkâr davranıldığından şikâyet ediyorlar. Küresel güçlerin yörüngesine girildiğinden ve İsrail işgaline karşı etkili bir karşı koyuş gerçekleştirilemediğinden yakınıyorlar.

Öncelikle İdlib tecrübesinin birebir tüm Suriye’ye yansıtılamamasının anlaşılabilirliğini görmezden gelmenin makul olmadığının altını çizelim. Mücahidler Allah Teâlâ’nın bahşettiği büyük zaferle birlikte Resulullah’ın (s) sünnetine uygun hareket ettiler, affedici ve kuşatıcı oldular. Duygusallıkla ve hamasetle hareket etme yanlışına kapılmadılar, intikam hislerine yenik düşmediler.

Suriye çok farklı kimlikler ve inançlardan insanları barındıran büyük bir coğrafya. Bu yüzden kapsayıcılık şart. Aksi tutum dayatmacılık anlamına gelir ve kısa sürede büyük toplumsal çatışmalara yol açabilir. Tedricî bir tutumla toplumun farklı kesimlerini kuşatıcı politikalar ve uygulamalar yerine tek tipleştirici ve baskıcı tavırlar sadece idari manada gerilimleri beslemekle kalmaz, İslami kimliğe karşı nefreti de besleyebilir. Kaldı ki bu manada yaşanmış ve İslam dünyasında halen yüz yüze olduğumuz çok kötü örnekler önümüzde duruyor.

Siyonist çete ile veya onlarla iş birliği içindeki Dürzi ayrılıkçılarla ya da SDG/PKK yapılanması ile mücadele için de aynı gerçekler belirleyicidir. Şu aşamada gücünün sınırlarını zorlamanın ve takatini aşabilecek eylemlere girişmenin Suriye devrimine kazanç sağlamayacağı, bilakis büyük kayıplar yaşatabileceği gerçeği dikkate alınmak zorunda.

Suriyeli mücahidler bunca bedelin ne için ödendiğini gayet iyi biliyorlar, inşallah asla da unutmayacaklar ama baskıcı, dayatmacı bir anlayışın halka huzur getirmediğinin, sahih bir dönüşüme yol açmadığının, bilakis toplumda ikiyüzlülüğü, münafıklığı yaygınlaştırdığının da farkındalar. Bu çerçevede farklı inançları ve anlayışları yok saymadan, insanları kırmadan, gücendirmeden İslami ilke ve değerlerin esas alındığı bir anlayışın halka taşınması için çaba sarfetmek elzemdir.

Resul’ün sünneti de buna işaret etmektedir. Muaz bin Cebel’i Yemen’e gönderen Resulullah (s) “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” buyurmuştur.

Sabır Yoksa Zafer de Yoktur!

Suriye’de devrimci yönetimin büyük zorluklarla karşı karşıya olduğu gerçeği görmezden gelinmemeli. Mücahidler, ülkeyi bir ve bütün olarak tutmanın, on yıllardır açlık ve sıkıntılar içinde yorulmuş halka huzur ve refah getirmenin, gündelik hayatı düzeltmenin, yıkılmış ülkeyi imar etmenin zorluklarıyla boğuşuyorlar. Bu sıkıntıları aşabilme adına yeni yönetimin küresel güçlerle belli düzeyde iş birliği içine girme, ilişkileri geliştirme zorunluluğu duyması anlaşılabilir bir şey olarak görülmeli.

Sadece irade yetmez, hedeflerimizi, arzularımızı hayata taşıyabilmek gücümüzle, kapasitemizle orantılıdır. Ve biliyoruz ki her istediğimizi hemen elde etme imkânımız mevcut değildir. Bazı şeyler zaman gerektirir, kimi hedeflerimize ancak çeşitli aşamalardan geçerek ulaşabiliriz. Yanlış varsa eleştirelim ama haksızlık yapmayalım.

Resulullah (s) münafıkların varlığına yıllarca katlandı; onlara açıktan tavır almadı, cephe açmadı. Bu tutum korkunun, bedel ödemeyi göze alamayışın, zulme bulaşanlara karşı tavizkâr davranma eğiliminin bir neticesi değildi. Ancak, Medine’nin maslahatı bunu gerektiriyordu. Yine çeşitli hadiselerde müminlere tuzak kuran, ihanet eden kabilelerin işledikleri suçlara rağmen hemen karşı cevap veremedi, üzerlerine ordu gönderemedi. Sabretti, cezalarını görecekleri günlerin gelmesini bekledi. Günlerce namazda ellerini açıp o zalimlere yaptıklarının karşılığını göstermesi için Rabbu’l-Âlemin’e yalvardı. Ve Allah Teâlâ sonunda müminleri o zalimler üzerine hâkim kıldı. Kimisi iman etti kimisi de ihanetinin ve küfürde inadının neticesi olarak en sert şekilde cezalandırıldı.

Amaç Bağcı Dövmek mi?

Bu noktada Suriye Devrimini sahiplenmesi, desteklemesi gereken çevrelerin, devrim süreci boyunca mezhebî kaygılar ve düşmanlık hisleriyle mücahidlere sürekli kara çalan adalet ve merhamet yoksunu çevreler gibi karalama kampanyasına girişmeleri büyük bir basiretsizlik oluşturuyor. Bu tutumlarıyla bu çevreler sürekli biçimde açık arıyor, mücahid kardeşlerimizi davadan sapmakla, küfür güçlerinin oyuncağı olmakla suçluyor ve bu şekilde Müslümanlar arasında güvensizlik ve korku yayıyorlar.

Bu tutum ne akla ve vicdana ne de maslahata uygundur. Fasıklardan elde edilmiş bilgilere dayanarak Müslümanlar aleyhine olumsuz hava oluşturmak, güvensizliği beslemek emr-i bi’l-maruf değildir. Kardeşlerimizin niyetlerini dikkate almadan, izah istemeden atılan birtakım adımları mahkûm etmek hakkı ve sabrı tavsiye olarak nitelendirilemez. Bu olsa olsa bozgunculuktur, müminler arasında fitne yaymaktır.

Nisa suresi 83. ayetinde şöyle buyruluyor: “Onlara, güven veya korkuyla ilgili bir haber geldiği zaman, onu hemen yayarlar. Oysa onu Resul'e ve kendilerinden olan ulu'l-emre bildirselerdi; işin iç yüzünü bilenler, ne olup bittiğini bilirlerdi. Eğer Allah'ın lütfu ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, pek azınız hariç hepiniz şeytana uyardınız.”

Unutmayalım ki duyulan her sözü, haberi aleyhe sanmak, aleyhe yorumlamak mümin tavrı değil, münafık özelliğidir. (Münafikun, 63/4) Araştırma gereği duymaksızın, arka planını sorgulamaksızın Müslümanlara atfedilen birtakım söz ve eylemleri Müslümanları itham etmek için kullanmaya kalkanlar tahkik vazifesini ihlal ettikleri için vebale girerler.

Uyarmak-Eleştirmek Elbette Bir Sorumluluktur!

Yanlış anlaşılmasın, “Bizden olanlar ne yaparlarsa yapsınlar mazurdurlar, müsamaha gösterelim!” demiyoruz elbette. Bu tutum şer’i sorumluluğumuzla bağdaşmaz. Elbette hataları dile getireceğiz, kardeşlerimizi uyaracağız, yanlış yapıyorlarsa hatırlatacağız. Kardeşlik sorumluluğu da bunu gerektirir zaten.

Bugün yaşayan ve bundan sonra işbaşına gelecek olan hiçbir yönetici Ömer’den (r) daha hayırlı değildir. Ashab gerektiğinde onu uyarmaktan çekinmemiş; “Ya Ömer Allah’tan kork!” diye ona hakkı hatırlatmıştı. Allah ondan razı olsun o da “Bunu bize hatırlatmazsanız sizde hayır yoktur; siz hatırlatır da biz gereğini yapmazsak bizde hayır yoktur.” buyurmuştu. Onlar ne güzel örnek oldular. Allah Teâlâ kıyamete kadar bizleri ashabın örnekliğine tâbi olanlardan eylesin!

Maruf’un Emri Mutlaka Maruf Biçimde Yapılmalı!

Ama burada bir incelik var, dikkat edilmesi gereken bir husus var. Hakkı hatırlatmak, emr-i bi’l-maruf, mutlaka maruf biçimde yapılmalıdır. Kardeşlik hukukunun çiğnenmemesine özen gösterilmelidir. Müslümanların zarar görmesine, hırpalanmasına, umutlarının zayıflamasına asla yol açılmamalıdır. Eleştirimiz-uyarımız eğer İslam düşmanlarını sevindiriyorsa, onların ellerini güçlendiriyorsa, saflarımızda ayrışmaya ve cedele yol açıyorsa tutumumuzu kesinlikle gözden geçirmek zorundayız.

Evvela bilgimiz somut ve net olmalı. Afaki bilgilerle, iddialarla, dedikodularla hareket etmekten kaçınmalıyız. O dedi, bu dedi, şurada okudum, burada yazıldı vb. iddialarla aslı astarı araştırılmadan dolaşıma sokulan ve kimin, ne için ürettiği bilinmeyen iddiaları esas alıp hükümler vermemeliyiz. Bir konuda yargıda bulunmaktan önce o konuya ilişkin bilgimizin doğruluğundan emin olmalıyız.

Sonrasında, tanıdığımız, bildiğimiz, hayatlarıyla, mücadeleleriyle Allah’ın dinine hizmet etmiş kardeşlerimizin, mücahidlerin, öncülerin hukukunu koruma konusunda dikkatli olmalı, İslami hareketi temsil konumundaki insanlara karşı güvensizlik duygularını yaygınlaştıracak söylemlerden kaçınmalıyız.

Üçüncü olarak da yanlış gördüğümüz, rahatsız olduğumuz bir sözün, eylemin haklı ve meşru bir gerekçesi olup olmadığını mutlaka araştırmalıyız. İndî bir değerlendirmeyle mahkûm etmeden önce acaba haksızlık yapanın biz olup olmadığımız hususunda bir sorgulama yapmalı ve değerlendirmelerimizi, yorumlarımızı mutlaklaştırmaktan kaçınmalıyız. Tüm bu çabalarla birlikte yine de ortada sarih hatalar görüyorsak elbette bunları uygun biçimde ve gerekli zeminlerde dile getirmeli, uyarma vazifemizi ifa etmekten imtina etmemeliyiz.

Bizler kardeşlerimizi desteklemeyi sürdüreceğiz. Elbette yanlış yapabilirler. Kimseyi tezkiye etmiyoruz. Ama açık, somut bir yanlış söz konusu değilse karamsarlık ve şüphecilikle hareket edemeyiz. Müslümana güvenmek şiardır.

Maalesef bazı kardeşlerimiz, belki iyi niyetle ama sorumluluk bilincinden uzak bir tarzda ve önünü arkasını hesap etmeden Müslümanlara, mücahidlere karşı güvensizliği, kuşkuyu, İslami harekete karşı karamsarlığı, umutsuzluğu besleyecek söylemlere çok kolay bir şekilde meyledebiliyorlar. Bu da saflarımız arasında daha fazla yılgınlığa, daha fazla moralsizliğe yol açıyor.

Oysa bizim direngen, dinamik ve ümitvar kişiliklere ihtiyacımız var. Mücadele ancak dinamik ve kararlı kadroların çabalarıyla gelişir. Mücadele iyimser atmosferin yaygınlaştırılmasını gerektirir. Bunu her düzeyde gerçekleştirmeye ve yaygınlaştırmaya çalışmalıyız. Bunun için mutlaka sözlerimizi, tavırlarımızı gözden geçirmeli, daha dikkatli ve sorumlu davranmalıyız. Birbirimizi kollamalı; eksikler, hatalar yüzünden kardeşlerimizi harcamamalıyız. Olur olmaz nedenlerle kırıp dökmekten, uzaklaşmaktan ve uzaklaştırmaktan kaçınmalıyız.

Bilad-ı Şam’ın Kurtuluşuna Giden Yol

Rabbimiz bundan yaklaşık bir yıl önce hiç beklemediğimiz bir zamanda, tahayyül edemediğimiz büyüklükte bir zafer nasip etti ve Bilad-ı Şam topraklarının büyük bir kısmı özgürlüğüne kavuştu. Bu zaferin kıymetini bilmek, onu büyütmek, ümmet coğrafyamızın diğer bölgelerine de örnek oluşturması için çaba sarfetmek zorundayız. Elbette çok güçlü, etkili silahlarla mücehhez düşmanlarla çevriliyiz. Bir yandan bunlarla mücadele ederken öte yandan da bilerek ya da bilmeyerek içeriden çelmeleme çabalarına alet olanlara da üzülerek şahit oluyoruz. Oysa Muhammed Mursi hadisesi bile tek başına bize çok şey öğretmiş olmalı ve asla ikinci bir Mısır tecrübesi yaşamak durumunda kalmamalıyız.

Rabbu’l-Âlemin Suriye Devrimini muhafaza etsin! İslam ümmetine bu büyük zaferin kıymetini bilmeyi nasip etsin! Şam’ın fethini Bilad-ı Şam topraklarının tümünün özgürlüğüne giden yolun kapısı kılsın!

Haksöz Arşivi