Tanım, Köken ve Mekân Tartışmaları Bağlamında Milliyetçilik -2
HAKSÖZ Sayı: 418 Ocak 2026

Milliyetçilik ve Sömürge İlişkisi

Sömürgeciler birçok örnek olayda görüldüğü üzere sömürge bölgelerinden ayrılırken, o bölgelerde birbirinden ayrı birçok milli devlet ihdas ederek çekiliyorlardı. Genelde kendi eğittikleri yöneticilerin iş başına getirildiği bu ülkeler, eski sömürgeci devletle yeni koşullarda iş birliği yapmayı sürdürüyorlardı. Ortadoğu’da meydana getirilen devletlerden Lübnan, Ürdün, Suriye, Irak sadece sıradan birkaç örnek olabilir ancak. Değil aynı kavimden, aynı kabileden bile olsalar, her birine sözde bağımsız ulusal devletler kurduruldu. Bu yeni milli devletlerin yönetim merkezine oturan asker, aydın, bürokrat taifesi kendi halklarına yakın olmaktan çok Batılı egemenlere yakındı. Onların okullarında okumuş olmaları bile çok şey anlatmaktaydı. Aslında iddia edilen millilik de yerli değerlerden ziyade Batılıların empoze ettiği kültür ve kıymet esasına bağlıydı. Ulusalcılıkların, Osmanlı’da emperyal bağlantıları ile bilinen gayrimüslimlerce başlatılmış olması da manidardır. Arap milliyetçiliğinin ve Türk milliyetçiliğinin önde gelen isimlerinin (Mişel Eflak ve Moiz Kohen gibi) Hristiyan ve Yahudi olmaları da düşündürücüdür.

Sömürgecilikle milliyetçilik ilişkisinin bir başka veçhesinde ise milliyetçi devletlerin, kendi Makyavelist ve Hobbes’çi ahlakları içinde başka halklara karşı merhamet göstermesi gerekmiyordu. İnsanın insana en baş düşman olduğu varsayıldığında, otoritenin bu düşmanlıkları ortadan kaldırmak için devreye girme lüzumu vardı. Sömürülenler zaten bu işe ehil sayılmadıklarından, egemen, sömürgeci devlete tâbi olmaları şarttı! Aynı bölgeyi yöneten Müslüman Moğollarla, Britanya’nın farkını Hintli düşünür şöyle tasvir eder: “Moğol topluluklarını tanımıştık; ama dinleri, adetleri, hoşlandıkları ve hoşlanmadıklarıyla onları insan ırkları olarak tanımıştık, hiçbir zaman bir millet olarak değil. Bazen onları sevdik, bazen nefret ettik; bizim olduğu kadar onların da olan bir dille konuştuk ve fiilen pay sahibi olduğumuz imparatorluğun kaderine yön verdik.”1 Tagore, sömürgeci Britanya için, bizim kendimiz olmamıza ebediyen karşı duran granit bir duvar nitelemesi yaparken de İngilizlerin bu zorbalığı milliyetçilik adına yaptıklarını belirtir.2

Milliyetçiliğin sömürgecilik ile irtibatı dâhilinde bir başka nokta da şudur: Milliyetçilikler kendi uluslarını oluşturmanın özgüveni ve bencilliği ile sömürgeciliği meşrulaştırırlar. Ardından emperyalist ulus devletler olarak birbirleriyle kavgaya tutuşurlar. Galip gelen, mağluba, sömürgecilik faaliyetlerini yasaklarken o bölgeye kendisi nüfuz eder. I. Dünya Savaşı sonrasında galiplerin Almanya’nın sömürgeciliğine karşı çıkması akabinde, Alman milliyetçiliğinin Hitler’le yeni ve çok daha büyük bir ivme kazanması bu fasit dairenin neticesidir. Oysa diğer milli devletler ve sahip oldukları ulusal ahlak (!) Hitler ülkede çingenelere ve Yahudilere zulmederken hiç ses çıkartmıyordu. Milliyetçilik denen şey, ulus devletler bakımından karşılıklı çıkarlara halel getirmeyecek şekilde gelişmelidir! Ulus devletlerin kendi halklarına yaptıkları ise bir iç meseledir! Hitler’in bugünkü esas günahı kendi vatandaşına zorbalık değildir. Esasen Avrupa dışında uzak diyarları sömürmek isteseydi, o çok da sorun teşkil etmeyecekti. Onun günahı Avrupa’ya saldırmasıdır. Bugün iyi ve kötü milliyetçiliklerden bahsediyorsak bunu Hitler’e borçluyuz. Bir kez daha Tagore’ye kulak kabartalım: “Aslında, bu milletler kendi aralarında, kurbanlarını artırmak ve avlandıkları ormanları genişletmek için savaşıyorlar.”3

Son olarak sömürgecilik milliyetçilik ilişkisinde bir noktaya daha temas edip bahsi bitirelim. Fransızlar milliyetçilikleri ve başka uluslara karşı üstünlük iddiası ile onları sömürmeyi meşru hak bilmişlerdi. Cezayir’i de bu kapsamda ele alıyorlardı. Sartre’nin Fanon’a yazdığı şu satırlar, vicdan dairesinde kalmayı başarmış bir adamın içeriden meseleyi bütün çıplaklığı ile gördüğüne delalet ederken ırkçı ulusalcılığın rezilliğini de ortaya koyar:

“Hepimiz sömürgelerin soyulmasından yararlandık. Bu besili ve ruhsuz kıta, Fanon'un çok haklı olarak belirttiği gibi, ‘narsisizme’ saplanmıştır. Cocteau, Paris'e sinirlenirdi: ‘Sürekli kendisinden söz eden bu şehir’, derdi. Avrupa ne yapıyor? Ya Avrupa-üstü yaratık Kuzey Amerika ne yapıyor? Özgürlük, eşitlik, kardeşlik, sevgi, onur, anayurt vb. safsataları, bizi aynı zamanda pis Zenci, pis Yahudi, pis Arap gibi ırkçı konuşmalar yapmaktan da alıkoymuyordu. Liberal ve şefkatli iyi ruhlar, başka bir deyişle yeni sömürgeciler, beklemedikleri bu sonuç karşısında çok şaşırdılar. Bu bir yanılma ya da vicdan azabı olmalı. Çünkü Avrupalı ancak yarattığı köle ve ucubeler sayesinde insan olabildiği için, hiçbir şey ırkçı hümanizmimiz kadar bize uygun düşmüyor. Yerli köleler var olduğu sürece bu sahtekârlık açığa çıkarılmadı, insan soyu için gerçekçi uygulamaları gözlerden saklamaya yarayan soyut bir evrenselliğe çağrı söz konusuydu, o da şuydu: Denizlerin öte yakasında ‘aşağı’ insan ırkları vardır ve bunlar bizim yardımımızla, belki binlerce yıl sonra Avrupa'nın bugünkü düzeyine gelebilecektir.”4 Milliyetçi emperyalizmin teşhirinde çok esaslı bir değerlendirmedir bu.

Cezayir örneği ve benzeri yerlerdeki sömürgeci milliyetçilere karşı verilen mücadelelerin, tersinden karşı milliyetçilikleri (t)ürettiğini de ayrıca hatırlamak gerekir.

Milliyetçiliğin Bağrından Çıkan Irkçılık

Irkçılık, Hitler sonrası salt kan ırkçılığını çağrıştırsa da bu pek doğru değildir. Amerikan kıtasında milyonlarca yerliyi yok etmek, Güney Afrika’da ve yine ABD’de siyahilere karşı ten/renk ırkçılığı yapmak ya da Avrupa merkezci bir medeniyet kibri ile diğer insanları küçük görmek bunların tümü aynı aşağılık merkezde buluşur. Irkçılığın esası; bir gerekçeyle ki burada bu bilimsel yalanı ile kılıflanan genetik üstünlük iddiasıdır; başka yerde bu kültürel üstünlük adı altında doğuştan tevarüs edilen zihinsel yeteneğe bürünür. Max Weber gibileri de bunu açıkça “kalıtım”a atfederler. Nitekim şu satırlar buna delildir: “Defalarca, birbirinden bağımsız gelişmiş yaşam tarzı alanlarının yalnızca Batı’da belirli bir tür ussallığa ulaştığını gördüğümüzde, doğal olarak farkın temelinde kalıtsal niteliklerin bulunduğu varsayımı kendini kabul ettirir.”5

Biz burada elbette milliyetçilikle ırkçılığı bir, aynı ve eşit görmüyoruz. Fakat aralarında çok yakın bir ilişki olduğunu, ırkçılığın en nihayetinde üstünlük iddiasını daha pekiştirmek için, milliyetçiliğin götürülebileceği son noktaya işi vardırdığını söylüyoruz. Irk kavramının doğumu, oluşumu ve gelişimi milliyetçilikle koşut olmakla birlikte, bundan fazlası, aynı aileye mensupturlar. 18. ve 19. yüzyıllarda ortaya konan temelsiz, insan sınıflandırmaları, bilimin kâinata dönük, tabiata yönelik tasnifleme, gruplandırma, sınıflandırma alışkanlıkları ile daha önce yapılan bitkilere, madenlere, hayvanlara ilişkin kümelendirmeler, insana da tatbik edilmeye başlandı. İnsanla sair tüm varlıkları mahiyet açısından ayrı gören dinî inanç, Darwin teorisi ile yerini derece farkına bırakınca, insan da nesneleştirilebilecek, ölçüp biçilebilecek sıradan bir objeye dönüştürüldü. Siyah renkliler tasniflemede, gelişimini sağlayamamış, insanımsı varlık statüsünde ve en alta yerleştirilirken, dünyanın pek çok halkı da skalanın gerilerine itildi.

Onları köleleştirmek, kullanmak ve bu arada eğitmek Batılı insanın yüksek göreviydi! “Yaşam mücadelesi”nin ileriye taşıdığı, modernleştirdiği kimselerin tabiî hakkıydı bu. “Farklı fiziksel niteliklere sahip her insan topluluğunun, aynı türün bir çeşitlemesinden çok, farklı bir tür olarak düşünülmesi gerektiğine inanılıyordu.”6 Hitler’in Darwin’den açık şekilde etkilendiğine ilişkin görüşler gerçeği yansıtmaktadır. “Charles Darwin, amansız var olma mücadelesi konusunda Adolf Hitler’in hocasıdır. Ne var ki evrim boyunca beşerin değiştiği savını Hitler reddetmekle Darwin’den ayrılır. Beşer, evrim sürecinin başlangıcında neydiyse bugün de odur.”7

Irkçı milliyetçiliğin önde gelen mümessillerinden Hitler için, beyaz tenliler, siyah tenlilerden üstündür. Beyaz tenlileri oluşturan gruplar içinde de üstünlük, Arî ırka aittir. Arî ırk içinde de değişik türler vardır. Bunların içinde en başta Germen/Alman ırkı gelir. Ardından İngiliz, İsveçli, Norveçli, Danimarkalı, Hollandalı ve Yunanlı gelir.

Arî ırktan olmakla birlikte İtalyanlar, Fransızlar daha düşük bir derecede bulunurlar. Slavlar ise Rus, Leh, Çek, Slovak, Sırp, Hırvat gibi Arî ırkın daha da düşük tabakasını temsil ederler.

Kafkas ırkı bunun bir altına yerleşir. Arî ırkın sona yakın tabakalarından birinde de Hami-Sami ırkı vardır. Ve bunlar içinde hususen Yahudiler en bozuk, en gelişmemiş ırkı simgelerler. Son iki sıralama içinde, Moğoli ırklar ve en son Kızılderililer bulunur. Arî ırkın dışında ayrı bir küme olarak Siyah Tenliler yer alır. Onlar da sırasıyla Afrika, Hint ve Avusturya menşeli olarak adlandırılırlar.8 Irk teorilerinin ilk ortaya atıldığı dönemlerdeki beş çeşit ırk (beyaz, sarı, kahve, kızıl ve siyah) iki şubeye sokulmuş ama detaylandırılmış olarak karşımıza çıkar. Bu iddiaların antropoloji, biyoloji gibi bilimlerin istismarı neticesinde üretildiğini söylemek malumu ilam olmalıdır. Batı doğuyu daha iyi sömürmek için ürettiği bu sözde bilimlerin, Hitler örneğinde olduğu gibi, bumerang etkisi ile kendisini vurması üzerine meseleyi sorgulamaya başlamıştır. Bu dahi milliyetçiliğin sahibini merkeze koyan ahlakının bir tezahürüdür. Kavram olarak ırkın ilk kez, 17. yüzyılın sonu ile 18. yüzyılın başında kullanıldığı genel kabul görmüştür.9 Özellikle, dinî inançlardaki insanların ortak atadan gelmiş olduğu ve Allah nezdinde eşit olunduğu anlayışı zayıflatılıp Amerika kıtasındaki iş açığını kapatmak için baş gösteren köle ihtiyacı ve neticesi doğan yüksek ticaret, siyahları doğuştan farklı gösteren bir ideolojiye de ihtiyaç duymuştur. Meselenin tarihsel derinliğini oluştururken de yeni(den) keşfedilen köleci Antik Yunan ve Roma uygarlığı hatırlanmıştır. Dinin müsaade etmediği merhametsizlikler için de yeni seküler imanının öznesi olarak bilim devreye girmiştir. Sömürüyü ve bu anlamdaki milliyetçiliği geçerli kılmak için, bugün dahi şahit olduğumuz, insan soyunun iki atadan ayrı ayrı türediğini dile getirenler, hatta bu saçmalığı ispatlamaya çalışanlar dahi olmuştur.10 Böylece, siyahlara karşı yapılan beyaz milliyetçiliği de sağlam temellere oturacaktı!

Oryantalizm ve Milliyetçilik İlişkisi

Milliyetçiliğin tesirinde şekillenen alanların başında oryantalizm ve buna bağlı halkaları gelir. Edward Said’in de gösterdiği gibi, sömürge güçleri, kendi egemenliklerini meşrulaştırmak için genel ve soyut bir Doğu imajı oluştururlar. Tekil ve özel seçilmiş yanlış ve yanlı örneklerle şişirilen bir torbaya her şey atılır. Hem aleni hem zımni sürekli bir şekilde Doğu’yu küçültmek, aşağılamak için elden gelen yapılır. Bölgesel bir milliyetçilik örneği olarak şarkiyatçılık, Doğu’yu gözetleyen, tanımlayan, denetleyen ve eğiten olarak Batı’yı hep yukarıda konumlandırır. Milliyetçilik söz konusu olduğunda da iyi milliyetçilikler Batı’da, kötüler Doğu’dadır. Sözleşmeye dayalı, herkese eşit haklar sağlayan, adil, insancıl milliyetçilikler Batı’dayken, Doğu’da olan ise iptidai ve vahşidir; kana, kavme, ırka dayalıdır!11 İyi milliyetçiliklerin Batı’da olmasını, kötü olanın Doğu esaslılığını, Anthony D. Smith şu sözleriyle tasdikler: “Tarihî ülke, yasal-siyasi topluluk, topluluk fertlerinin yasal-siyasi eşitliği ve ortak sivil kültür ile ideoloji, bütün bunlar milletin standart, Batılı modelinin oluşturucularıdır.”12 Yazara göre Doğulu milliyetçilikler etnik köken esaslı olup düşük bir kategoride yer alırlar. Batı merkezciliğin buram buram tüttüğü bu anlatılardaki garabet ve çelişkilerin listesini tutmak zor olmalıdır. Evvela ortak tarih, ortak yurt ve sözleşme merkezli diye övülen Batı milliyetçilikleri, Amerika kıtasında işledikleri zulümlerde yerlilerle hangi ortak yurdun, vatanın paylaşımını yapmışlar, soykırımdan başka hangi sözleşmeyi hayata geçirmişlerdir? Siyahilerle, kölelerle anlaşma yapmaya mecbur kaldıktan sonra bile, onlara hakları verilmemişken, bugün bile bu ayrımcılık bir ölçüde sürerken, makbul milliyetçilik nasıl olabilir? Fransa, milliyetçiliğin zirve noktasında Dreyfus olayı ile gündeme gelirken nasıl bir yurttaşlık hakkından bahsedilebilir?

Milliyetçi Fransa “pis Arap”lardan bir milyon insanı öldürürken Doğulu mu Batılı mıdır? Avrupa’nın göbeğindeki Hitler, Orta Asyalı mıdır? Onu Doğu Avrupalı diye gösterip Batı’yı temizleme girişimleri, doğru da ahlaki de değildir. Hitler’i Batı dışına yerleştirmek pişkinlikten başkası olamaz. Hitler’in eylemlerinin ideolojik kökeni tamamen Batılıdır. Yukarıda değindik, misal olarak Darwin İngiliz’dir. Kant, Hegel ve Nietzsche Alman olmakla birlikte Batılı ve Avrupalıdır. Dahası bu kişiler sadece Hitler’e değil bütün Batı’ya etki etmişlerdir ve el üstünde tutulurlar. Hegel’in favori siyasetçisi dahi Napolyon’dur. Öyle ucuz manevralarla Hitler’i Doğu tipi milliyetçiliklerle birleştirip işin içinden çıkılamaz. Bir başka isim olarak gündeme gelen faşist Mussolini de öz be öz Batı’nın çocuğudur. Hani o cici milliyetçiliklerin vatanı olan bölgedendir! Keza İspanya’daki milliyetçi ve diktatör Franco ile yakın zaman öncesi Avrupa’nın göbeğinde ve gözleri önünde Bosna’da yapılan soykırımın faillerinin milliyetçilikleri de Batı milliyetçiliği ile tescillidir. Elan, Filistin’de soykırım uygulayan Yahudi milliyetçisi Siyonistlerle kol kola girmiş Batılı siyasetçilerin ulusalcı politikaları da söyleyecek söz bırakmamaktadır.

Faşizm ve Nazizm

Batı tipi milliyetçilikler bağlamında iç içe geçen ve sıkça birbirlerine karıştırılan iki tür milliyetçilikten faşizm, ırk ve kan ayrımcılığına prim vermez. Faşizmde milli kültür temelinde bir arada olmak hedeflenir. Din dâhil, ortak tarih ve dil merkeze alınır. Toplumu tutanın devlet ve lider olduğu inancı ile önderlik aşırı yüceltilir. Askerî disiplin yanında, teşkilatçı bir hiyerarşik örgütlenme göze çarpar. İtalya’da Mussolini önderliğinde ortaya konan faşizmin, diğer faşist milliyetçilikler gibi temel hususiyeti, kitleleri hamaset temelinde örgütleme becerisidir. I. Dünya Savaşı sonrası oluşan yıkımların, ekonomik, sosyal ve kültürel bunalımların orta yerinde halka umut aşılamak, onlara tarihsel derinlik sunmak, maneviyatları ve kişilikleri yara almış topluma seküler temelde aidiyet hissi kazandırmak için birtakım semboller ve efsaneler eşliğinde rehberlik etmek, faşizmin başarısını bize anlatır. Öte yandan, rüzgâr ters estiğinde, işler sarpa sardığında zaten duyguların tahriki ile kazanılan mevziler, hızlıca terk edilir. Dünkü kahramanlar, anında hain ilan edilirler.

Nazizm’e gelince bu, Hitler Almanya’sının kendine özgü faşizminin adı veya sıfatıdır. Yani Naziler faşisttirler, fakat her faşist Nazist değildir. Nazizm’in temel akidesi, ırk felsefesini benimsemesidir. Bu meyanda insanlığın en iyi grubunu; beyaz ırktan, Arî gruptan ve de o grup içinde en başta bulunan Germen/Alman ırkından, yani kanından gelenler teşkil ederler. Bu ırkın can düşmanı Yahudiler mutlak surette ülke topraklarından uzaklaştırılmalıdır. Tümünün yok edilmesi düşüncesi Hitler’e nispet edilse bile, bunu yapmaya muktedirken yapmamış olması, bu iddiayı geçersiz kılmışa benzer. Ama Yahudi’yi son derece tehlikeli ve sinsi gördüğü kesindir. Hitler’in insanlığın yüce değerleri adına, Nietzsche’nin “üstün insanı”nı Almanlarda bulması, aynı zamanda o dönem “bilim”i ile de ilintilidir. Varlığın kalıtımsal devamlılığını kanın sağladığı inancı, yazının başında belirttiğimiz, “Muhtaç olunan kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” sözü ile tipik Hitler bakış açısını doğrular. Yine bu meyanda bu üstün ırkın kendi asli enerjisini çalan hastalar, çingeneler de yok edilmelidirler! Diğer ırklardan, Ruslar dâhil Slavlar ise Germen ırkına nispetle düşük kategoride yer aldıkları için onların bölgeleri (kendilerinin yok edilmeleri gerekmez) “üstün ırk”ın “yaşam alanı” olarak işgal edilmelidir.

Böylece insanlığın “en hayırlı” kavmi, yaşamını rahatça sürdürecek ve bu da insan ırkının faydasına olacaktır! Hitler’in oluşturduğu bu anlayışın, dönem düşünceleriyle ve sözde bilimiyle çok yakından alakalı olduğu ortadadır. Hitler’in üstün ırkı tavsif ederken belirlediği, ölçütler arasında ten, boy ve göz rengi dahi vardır. Bugün siyaseten birilerini halen övme sadedinde yer yer gündeme getirilen, “bir çift mavi göz” vurgusu, Hitler’in ölçütleridir. Kafatası ölçümlerine kadar giden uygulamalar da yine Hitler uygulamalarıdır.13 Bir kere daha hatırlatalım ki bu yanlışlar Batı’yı, Avrupa’yı tehdit etmeyip Batı dışı sahalara yönelseydi, büyük ihtimalle sorun teşkil etmeyecek, hatta haklı kılınmak için savunulacaktı bile. Bunu bir iddia ve tahmin olarak söylüyoruz elbette. Ama günümüzde Hitler’in zulümlerini fersah fersah aşan, üstelik benzer bir “üstünlük masalı” ile hareket eden Siyonistlerin Batı tarafından büyük bir teveccühle desteklenmesi görüşümüzde mübalağa olmadığının delili sayılmalı. Hitler’i kendilerinden, yani Batılı saymayarak ondan kurtulacaklarını sananlar, Hitler’i var eden fikrî, felsefi ya da bilimsel anlayışların öz be öz Batılı olduğunu inkâr edemezler. İşte Hitler’den birkaç vecize: “Tabiat, en güçlü, sağlamların yaşamalarına olanak verir.”14

“Üstün ırkların, basit ırklara rastladıkları yerde, onları iradelerine hizmetçi yapmaları sonucu uygarlık doğmuştur.”15

“Üstün bir ırk kendi kanını daha aşağı topluluğun kanı ile birleştirdiğinde ortaya çıkan melezlik, milletin felaketi şeklinde sonuçlanır.”16

Bu noktada ilginç bir durum gözler önüne serilmektedir. Hitler’in üstün ırkı (sözde) bilime dayalı olup başkalarına karşı üstünlük iddia ederken, Yahudilerin muharref dini de haşa Allah’a atıfla, üstünlüğü sadece kendi kavimlerine tahsis etmekte. Esasen burada iki yanlışın bir doğru etmediği iğrenç bir müştereklik söz konusudur.

Milliyetçilik ve Yahudilik

Yahudiliğin bizatihi milliyetçiliklerin oluşumunda, inanç ve fikirleriyle, tatbikatıyla emsal teşkil ettiğini yukarıda söylemiştik. Burada aynı dinin milliyetçilik çağında, kendine özgü bir milliyetçilik olan Siyonizm’i icat ederek yeni bir hamle daha yaptığından bahsetmeye çalışacağız.

1896 yılında, bir Macar Yahudi’si olan Theodor Herzl bir milliyetçilik programıyla ortaya çıktı. Adına Siyonizm denilen bu milliyetçilik Yahudilerin ayrı bir ırk oldukları iddiasıyla hareket ediyordu. O vakte kadar Yahudiler kendilerini din bakımından başkalarından ayrı ve üstün görürken, Siyonistler milliyetçilikler çağı modasına uyarak Yahudilerin müstakil (din yerine ikame edilen) bir ulus oldukları ya da olmaları gerektiği iddiasıyla ortaya çıktılar. Bu yeni iddia için bir yurt lazım geldiğini söylüyorlardı. Bunun için, birçok yer gündeme getirildi.

Filistin yurt olarak önerilen yerlerden sadece birisiydi. Dindar Yahudiler bekledikleri Mesih gelmeden Filistin’e dönmenin doğru olmayacağını, bunun Tanrı’nın planına ve işine karışmak olduğunu söylediler. Bugün dahi Ortodoks Yahudiler bu inanç içindedirler. Siyonist liderler birçok devletin girişip başarılı olduğu milliyetçi devletler inşasına ve icadına şahit oluyorlardı.

Dönem milliyetçiliklerinin aydınlar eliyle başlatılıp başarıya taşındığını da görüyorlardı. İngiltere’nin Ortadoğu’daki çıkarlarını koruma vaadiyle, dönemin emperyal güçlerinden destek de almışlardı. Bu ulusçu Siyonizm’in bilahare kuruluşunu ilk kutlayan ve onaylayan da ABD oldu. Sovyetler de aynı yolu izledi. İlkin kendi dindaşlarını ikna etmek için diğer ülke milliyetçileri gibi yapmalı, önce bir ulus fikrini ve ihtiyacını meydana getirmeliydiler. Yahudiler için bugün iddia edilen, iki bin yıldır Filistin’i özledikleri, tamamen gerçek dışıdır. Dindar Yahudilerin Kudüs ve bölgeyle irtibatı sadece hac maksatlıydı. Oraları vatan yapmanın fikri modern Siyonist proje öncesine kadar ağza bile alınmıyordu. Hobsbawm’ın da yerinde tespitiyle; “Yahudi milliyetçiliği icat edilene kadar, bırakın teritoryal (ulusal, vatan) bir devlet olmayı, bir Yahudi politik devletinden yana ciddi bir arzuyu dahi ima ediyor görünmez. Yahudilerin ata yadigârı İsrail ülkesiyle olan bağlarını (oraya düzenli olarak hacca gitmenin anlamını veren şey) ya da Mesih geldiği zaman (Yahudilere göre çok açık biçimde gelmemişti) oraya geri dönme umudunu, bütün Yahudileri eski Kutsal Topraklar’da yer alan modern teritoryal devlette toplama arzusuyla özdeşleştirmek bütünüyle temelsiz bir yaklaşımdır. Aynı yaklaşımla, en büyük dileği Mekke’ye hacca gitmek olan iyi Müslümanların aslında hacca gitmekle kendilerini şimdiki Suudi Arabistan’ın yurttaşı ilan etme niyeti taşıdıklarını var saymak gerekebilir.”17

Siyonist milliyetçilik öncesinde Yahudilerin ortak bir dil hele de İbraniceyi konuştukları, onu özenle muhafaza ettikleri gibi şeyler birer uydurmaydı. Pek çok ülkede, o ülkenin vatandaşı ve o ülkenin dilini kullanmayı benimsemişlerdi.18 Almancayı kullanmayı prestijli bir hal olarak sunuyorlardı. Yahudi milliyetçiliği de tıpkı dönem ulusalcılarının yolundan yürüyerek ortak dil ve ortak kültür için İbraniceyi yeniden dirilttiler. O vakte kadar din dili seviyesinde olan bu dil, bugün Siyonist devletin resmî dili. Tüm bunlarla birlikte yeni bir efsane, mit oluşturmak gerekiyordu. Bugünkü işgal ve zulümlerini meşrulaştırmak için tarihi istismar etmek, yeni bir kurgu inşa etmek lüzumunu hissettiler.

Halen bu süreç devam etmektedir. Siyonist zulümlerle ilgili söylenecek çok söz olmakla birlikte biz burada, -konumuz dâhilinde- onun bir asır önceki konjonktürel gelişmelerin ve akımların tesiriyle ulusalcılık çağından hız alarak devreye sokulduğunu söylemek istiyoruz.


1- Rabindranath Tagore, Milliyetçilik, Kaknüs Yay., 2. Baskı, 1999, s. 46.

2- Rabindranath Tagore, A.g.e., s. 49, 55.

3- Rabindranath Tagore, A.g.e., sy. 53

4- Frantz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri, Burhan Yay., 1984, s. 37; Jean Paul Sartre, Hepimiz Katiliz, Belge Yay., 1. Baskı, 1995, s. 151.

5- Max Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, Hil Yay., 2. Baskı, 1997, s. 28.

6- Toplu Çalışma, Kimlik, Sarmal Yay., 1. Baskı, 1998, s. 138-139.

7- Ş. Teoman Duralı, Hayatın Anatomisi, Dergâh Yay., 2. Baskı, 2020, s. 322 (Wener Maser’den alıntı)

8- Ş. Teoman Duralı, A.g.e., s. 330.

9- Robert Bernasconi, Irk Kavramını Kim İcat Etti?, Metis Yay., 1. Baskı, 2000, s. 35.

10- Robert Bernasconi, A.g.e., s. 63.

11- Jean Leca (Hazırlayan), Uluslar ve Milliyetçilikler, Metis Yay., 1. Baskı, 1998, s. 17.

12- Anthony D. Smith, Milli Kimlik, İletişim Yay., 7. Baskı, 2014, s. 28.

13- Ş. Teoman Duralı, A.g.e., s. 423.

14- Adolf Hitler, Kavgam, Toker Yay., 12. Baskı, 1997, s. 137.

15- Adolf Hitler, A.g.e., s. 300.

16- Adolf Hitler, A.g.e., s. 290.

17- E. J. Hobsbawm, 1780’den Günümüze Milletler ve Milliyetçilik, Ayrıntı Yay., 1. Basım,

1993, s. 66.

18- Huri İslamoğlu (Derleme), Neden Avrupa Tarihi, İletişim Yay., 1. Baskı, 1997, s. 119.

Yılmaz Çakır Arşivi