Küresel düşman ile yaşanan savaşta başarılı olmak için öncelikle birtakım yakın ve uzak hedeflere, bu hedeflere bizleri taşıyacak planlara ve bu planları uygulayacak güce ihtiyacımız vardır.
Elbette ki yakın hedefimiz evvela azgın düşmanı durdurmaktır. Sonraki hedefimiz ise yeryüzünü bu ve benzeri fitnelerden kurtaracak sonra da insanlığın muhtaç olduğu adaleti hâkim kılacak ümmet binası ve çatısını inşa etmektir.
İlk hedefe ulaşabilmenin çaresi şer cephesine karşı vicdan ve erdem sahibi güçlerle eylem birliği yaparak savaşmaktır.
İkinci hedefimiz olan ümmet binasını inşa edebilmenin yolu ise evvela vahdet aklını kullanarak vahdeti sağlamaktır.
Hepimiz iyi biliyoruz ki yolumuz uzundur. Vahdet aklını netleştirmek ve bu akılla ümmet binasını inşa etmeye çalışmak hiç de kolay değildir. Lakin ister zor olsun ister kolay evvela yapmamız gereken şey yola koyulmaktır. Ve şu an harekete geçmenin de tam zamanıdır. Çünkü sıcak savaş ortamı, zulümden mustarip olan insanları zalime karşı ortak bir cephede harekete geçirmede rahat ortamlara nazaran daha kolaydır.
7 Ekim 2023 öncesine göre ülke genelinde hedefleri ortak ancak eylemleri ayrı ayrı olan İslami camia ve cemaatlerin Gazze için aynı çatı bünyesinde hareket etmeleri, söz konusu ilk hedefimizi gerçekleştirmemiz konusunda bize umut vermektedir.
Bununla birlikte evvela niye güç ve eylem birliği yapmamız gerektiği konusunda net olmalıyız. Sonra da oluşturacağımız cephe unsurlarının müşterek özelliklerinin neler olduğunu ve cephenin birliğini muhafaza edebilmek için nelere dikkat etmemiz gerektiğini kavramalıyız. Ama en önemlisi saf kötü ile mücadele ederken hangi eylemlere başvurabileceğimizi ve bu eylemleri gerçekleştirirken bağlı kalmamız gereken prensiplerin neler olduğunu bilmeliyiz.
1) Neden Eylem Birliği Yapmamız Gerekiyor?
Eylem birliği yapmamız gerekiyor çünkü düşman, bölünmüşlüğümüzden istifade ederek soykırım yapabiliyor. Birlik sağlamamız halinde ne askerî ne siyasi ve ne de ekonomik açıdan bizlerle baş edebilir. Bu yüzden yeryüzündeki tüm vicdan sahipleri acilen eylem birliği yapmalıdırlar.
Siyonistler1 sadece Müslümanlara ya da Filistinlilere düşman değildirler. Teolojik olarak Yahudilerin dışında kalan tüm insanlarla sorunludurlar. Zira Siyonistler kendileri dışındaki herkesi aşağılık ve hayvansı bir tür olarak görüyor. Onların kendilerine hizmet etmek üzere yaratıldıklarını düşünüyorlar. Buna göre onlara hizmet etmeyi kabul edenler varlıklarını devam ettirebilecek, karşı çıkanlar ise -seçilmiş ırka başkaldırdıkları için- imha edilmeyi hak edenler olarak görüleceklerdir.
Bu yüzdendir ki Siyonistler Gazze’ye saldırırken hak, hukuk, insani ve ahlaki hiçbir değer tanımıyor; insanlığın değer müktesebatını yerle bir ediyor.
Şam’ın fethiyle Suriye’nin Esed ve diğer zalim güçlerden kurtarılması hem Siyonizm’in kalesi olan işgalcileri kuşatmanın ilk adımı hem de Evanjelist2 cephenin “Davud koridoru” hayaline vurulan en yıkıcı darbe oldu. Bu yıkımın boyut ve şiddetini elbette Suriyeli Müslümanların kurduğu devletin ayakları üzerinde doğrulma gücü ve hızı belirleyecektir. Bu yüzden yeni devletin inşasında mümin kardeşlerine yardımcı olmak tüm Müslümanlar için en temel görevlerden olmalıdır. Çünkü dört başı mamur bir İslam devletine dönüşecek bir Suriye, Allah’ın izniyle Siyonist kalenin kapılarını parçalayacak koçbaşı rolünü oynayacaktır.
Diğer yanda yeni devleti kurarken kurucu birimlerin şu hususlara dikkat etmeleri gerekiyor: İslam devletini, ümmeti ayrıştıran değil birleştiren bir anlayışla inşa etmek; ırkçı, mezhepçi ve benmerkezci davranışlardan kaçınmak; kibirden uzak durmak ve kendilerini ümmetin bir unsuru olarak gören İslami kesimlerin sesine kulak vermek. Nitekim kendileri üst şemsiye olmak koşuluyla ümmetin vahdetinde yer alacaklarını söyleyenlerin geçmişten günümüze ümmete ne denli zararlar verdiklerini acı tecrübelerle yaşadık ve yaşıyoruz.
2) Cepheler Kimlerden Oluşuyor?
Saf kötü cephesi: Saf kötü cephesinin başında büyük çoğunluğu Siyonist Yahudiler ve onlarla hedef birliği içinde olan Evanjelist Hristiyanlar var. Sonra da sömürü düzenlerini devam ettirebilmek için Evanjelistleri destekleyen Batılı yönetimler gelir ki bunların başını İngiltere, Almanya ve Fransa çekiyor.
Yaşanan vahşetin sonuçları işlerine geldiği için özellikle iki kesimin daha sesi çıkmıyor. İlk kesim, Yahudi ve Hristiyan dünyanın din ve düşünce adamlarıdır. Mesela, Siyo-Evanjelist vahşetin doruk noktasına şahit olmalarına rağmen Musevi ve İsevi din adamlarından neredeyse çıt çıkmıyor. Ses çıkarmıyorlar çünkü Musevi ve Hristiyan inancının İslam karşısındaki zayıflığının Müslümanların tüm güçlerinin yok edilmesiyle telafi edilebileceğine inanıyorlar. İkinci kesim ise Batılı güçler tarafından iktidara getirilen ve Batılı efendilerinin askerî himayesiyle ancak koltuklarını koruyabilen Filistin etrafındaki Arap yönetimleridir.
Adil şahitlik ve vicdan cephesi: Bu cephenin başında Filistin’deki, hassaten Gazze’deki Müslümanlar var. Onları takiben hep birlikte zalime karşı çıkan ve mustazaf bırakılanlar için savaşan müminler ve de yeryüzünde mazlumlar için harekete geçen tüm vicdan sahibi birey ve kurumlar geliyor.
3) Müşterek Özellikler ve Cephe Birliği
Vicdan ve iyilik cephesini oluşturanların ortak özelliği, evrensel insani hiçbir değer tanımayan saf kötüye karşı mazlumu korumak; insanlığın vicdanını kötünün şerrinden kurtarmaktır.
Cephe birliğini muhafaza etmenin tek yolu düşmanın güç devşirdiği iç çatışma ve bölünmelerden kaçınmak, bu tür zafiyetleri artıracak ve geçmiş yaraların kabuğunu kaldıracak eylemlerden uzak durmaktır. Evanjelistler galip gelmesi halinde ümmetin çekeceği sıkıntıların geçmişte iç çatışmalar dolayısıyla yaşanan acılarla kıyaslanmayacak derece kat be kat büyük olacağı bilinciyle hareket etmek, geçmişin acıları üzerine sünger çekerek iç kavgalarımıza ara vermektir. Zira Evanjelist vahşet tehlikesi yaklaşırken birbirimizle kavga etmek, düşmana “Birbirimizi yorduk, buyur artık hepimizin işini bitirebilirsin!” demektir.
4) Yapılacak Eylemler ve Bağlı Kalınacak Prensipler
Buna doğru ve isabetli bir cevap verebilmek için evvela Kur’an’ın savaş hukukunun belirlediği “mütekabiliyet esası”na göre düşmanlarımızı tanımlamamız ve nasıl bir savaş stratejisi yürüttüklerini tespit etmemiz gerekiyor.
a) Mutlak kötü cephesi adına savaşı yürüten düşmanımız saldırırken her türlü silahı yeryüzünün en masum hedeflerine karşı kullanmaktan çekinmiyor; hiçbir savaş hukuku, ilke ve ahlakını gözetmiyor. Çocukları öldürüp parçalıyor; kadın, hasta ve yaşlıları katletmekten kaçınmıyor. Tüm yaşam alanlarını yerle bir ediyor. Her türlü yardım ve destek görevini engelliyor ve yardım görevlilerini öldürmekten geri durmuyor. Tüm bunları da Batılı destekçilerinden aldığı silah ve mühimmatla yapıyor. Onlardan askerî personel desteği de sağlıyor.
b) Siyo-Evanjelist çete, cihadın liderleri başta olmak üzere ümmete güç katan ve katması muhtemel olan tüm unsurlara gizli ya da açık saldırı ve suikastlar düzenliyor. Bilim adamlarını, siyasi ve askerî liderleri pervasızca şehit ediyor, ekonomik kaynakları ya gasp ediyor ya da kullanılmaz hale getiriyor. Ve tüm bunları da Batılı ortaklarının her türlü askerî desteği ve iç-dış istihbarat birimlerinin koordinasyonuyla yapıyor. Yaptıkları vahşeti örtmek için de medyanın gücünü kullanıyor. Orta Doğu’daki suikastlarda yerli kuklaların istihbarat birimlerinden aldıkları desteği de unutmamak gerekiyor.
Sonuç olarak yeryüzünü, onurlu Müslümanlar için cehenneme çevirmeye çalışan saf kötüyü maalesef hiçbir hukuki mekanizma ve uluslararası güç durduramıyor. Durdurmaya gücü yetmiyor. Gücü yetenler de çıkarları zedelenmesin diye ses çıkarmıyor.
Dolayısıyla kendimizi ve dünyanın diğer mazlumlarını bu şer cephesinden koruyabilmek için çok ciddi bir hazırlığa ihtiyacımız vardır. Bu hazırlığın sonuç verebilmesi için de yakın ve uzak olmak üzere iki hedef gözetmemiz gerekiyor.
İlk hedefimiz, adalet ve vicdan cephesindeki insanlar olarak hem saflarımızı belli etmek hem de kısa vadeli hedeflerimizi hayata geçirmek üzere küçükten büyüğe kim ne yapabiliyorsa onları yapmak üzere yola koyulmaktır.
KISA VADELİ HEDEFLER VE DÜŞMANA GERİ ADIM ATTIRACAK YÖNTEMLER
1) Bağımsız Mücadele Alanı Olarak Boykot
Boykot konusunda devlet kurumundan bağımsız olarak verilebilecek mücadelenin ilki, özel ticari kurumlar aracılığıyla yapılandır. Diğeri ise bireysel mücadeledir.
Siyonist barbarlığı destekleyen markaları boykot etme konusunda ticari kurumlar, kuruluş amaçları ve çalışma alanları ne olursa olsun yaptıkları her türlü ticaret ve sundukları hizmetten sorumludurlar. Yani bu kurumlar iş yaparken mutlak kötülük cephesine maddi ve manevi kazanç sağlıyor mu sağlamıyor mu? Bu anlamda ticari kurumun büyüklüğü ve küçüklüğü önemli değildir. Dolayısıyla bir mahalle pazarındaki pazar tezgâhı ile uluslararası ithalat ve ihracat yapan bir şirket arasında fark yoktur. Tıpkı mahalli bir gazete ya da radyo kanalı ile uluslararası yayın yapan bir basın veya yayın şirketi arasında fark olmadığı gibi.
Ayrıca küçük bir eğlence mekânı ile devasa insan topluluklarının bir araya geldiği, yiyip-içip eğlendiği nişan, düğün ve doğum günü kutlamaları gibi etkinliklerin yapıldığı mekânlar arasında da fark yoktur. Tek fark kullanılan ve tüketilen malzemelerin markaları, oranı ve bunlara bağlı olarak “iyi” ile “kötü” arasında kimin hangi cephede ne kadar destekle yer aldığıdır.
Lakin bu destek oranının boykotun sonuçları üzerinde oluşturduğu etkilerin çok da farkında olmadığımız kanaatindeyim. Mesela bir düğün salonunda düzenlenen nişan ya da düğün organizasyonlarında bir haftada tüketilen Siyonist destekli kola, su vb. ikram miktarının bir mahallede bir ay boyunca tüm mahallelinin uyguladığı bireysel boykot miktarını rahatlıkla geçtiğini tahmin edebiliyor muyuz? Ya da bir şehirdeki bir zincir marketin işlek yerde kurulan sadece 5 şubesinin bile indirim ve kampanya tabanlı algı operasyonlarıyla şehir içindeki 100 bakkaldan daha fazla boykotlu mal sattığından haberdar mıyız?
Buradan hareketle boykot mücadelesinde çokça dile getirilmeyen birkaç hususun altını çizelim:
Küresel hak-bâtıl savaşının Gazze sathında yeryüzünün en şerefli halkının azim ve sabrıyla gerçekleşen geçici ateşkes, Gazze dışındaki hiç kimse için mutlak kötülük cephesiyle savaşmada kesinti veya gevşekliğe vesilesi olmamalıdır. Zira Filistin’in dışında yaşayan vicdan ve adil şahitler olarak bizler için düşmanla ateşkes diye bir şey olamaz. Mutlak kötüye karşı kimin gücü neye yetiyorsa o mücadelesini kesintisiz sürdürmesi farzdır. Boykotu ihmal etmek ya hak cephesini terk etmek ya da düşmanın süngüsünü ümmetin göğsünde hissedeceği ana kadar uykuya dalmaktır. Buna göre:
a) Özel açılış, nişan, kına ve düğün gibi törenlerimizi söz konusu mekânlarda yapacaksak eğer törenin niteliğinin kimliğimize yakışır olmasına ve yapılan ikramların boykotu delmemesine dikkat etmeliyiz. Bu yüzden düğün salonu için daha gün alırken yetkililerle konuşmalı; Siyonistleri destekleyen hiçbir markayı törenimizde istemediğimizi şart koşmalıyız. Eğer mekân sahibi bunu kabul etmezse emsallerine göre fiyatı daha ucuz da olsa o salonu tutmaktan vazgeçmeliyiz.
Müslüman bir yuva mazlumların acıları üzerinde inşa edilmez. Gazzeli anne, baba ve evlatların acı feryatlarına kulak tıkayarak dünya evine giren bir çiftin yuvası ne kadar hayırlı ve İslami olabilir? Ayrıca düğünlerini cehalet üzere tertip eden bu kimseler, düğüne katılıp Siyonist destekli ikramları tüketen her misafirin günahının da ortağı olduklarını bilmeliler.
Boykot konusunda tören sahipleri gibi törene katılanlar da hassas davranmak zorundadırlar. Bu tür törenlerde katılımcıların dağıtılan boykotlu ikramlara dokunmamaları, kendilerini günahtan koruyacağı gibi tören sahiplerini de bu günahlarından dolayı uyarmış olacaklardır. Misafirlerin sergileyeceği bu tavır, gelecekte tören yapacak kimseler için de uyarıcı bir ders olacaktır.
b) Siyonist destekli ürünlerin reklamlarını hazırlayan yapım şirketi ile hazırlanan reklamları yayınlayan radyo ve televizyon kuruluşlarının vebali reklam mallarını tüketenlerden daha fazladır. Hele dinî argümanlarla hazırlanmış reklamların muhafazakâr dediğimiz kuruluşlar tarafından yayınlanmasının mesuliyeti ise kanaatimce çok daha ağırdır. Çünkü bu kanalların kimliği, boykotu delmeye hazır kesimleri cesaretlendirirken boykot hassasiyeti güçlü olmayan bazı kesimler için kafa karıştırıcı bir rol oynamaktadır. Kaldı ki bir programda Siyonist çetenin işlediği vahşeti kınarken reklam arasında o vahşeti işleyenleri destekleyen markaların reklamlarını yayınlamak çirkin bir çelişkidir.
“Bu kurum reklam almazsa yayınına nasıl devam eder?” sorusuyla zevahiri kurtarmaya çalışan kesimin sesini duyar gibiyim. Bunun en basit cevabı şudur: Sizleri besleyen sadece bu reklamlar değildir. Kaldı ki sokaktaki duyarlı bir vatandaş elindeki kıt imkân, kalite ve zamanından feragat ediyorken sizler niye feragat etmeyesiniz?
Sitemlerinde kısmen haklı gibi görünen bu yayın kuruluşlarının sorunlarına en basit çözüm Filistin hassasiyetini taşıyan vicdanlı kurumların reklamlarını bu yayın kuruluşlarına yayınlatmalarıdır.
c) Bir de bir kesim var ki kullandığı malzemenin markasıyla değil ticaret ahlakıyla “mutlak kötü” cephesine destek vermektedir. Kötülük cephesi kendisine karşı yapılan boykotu delmek için maddi zararı göze alarak fiyatlarda indirime giderken bu boykotlu markalara alternatif olsun diye yerli üretim yapan bazı şirket sahiplerinin sergilediği menfaatperestlikten bahsediyoruz.
Bu kesimin en büyük suçu, alternatif markalara yönelen iyi insanların bu yoğun talebini fırsat görüp değerinin çok üstünde fiyatlarla mallarını satmaya çalışmalarıdır. Yeri geldiğinde müşterilerini kaybetmemek için sözlü olarak Filistin halkının yanında, İsrail’in karşısında olduğunu söylemekten çekinmeyen bu kesim ya sözleriyle eylemlerinin çeliştiğini anlamayacak kadar ahmak ya da ne yaptığını bilen ve dünya menfaati karşılığında ahiretini satacak kadar delalete dalmış kimselerdir.
Bu kesim tüccarlar bu eylemleriyle aslında sadece cehalet ve dalalet içinde değiller. Boykota katılan insanları, yerli markalardan daha ucuza satarak boykotu deldirmek isteyen Siyonist destekçisi markaları almaya bir nevi zorlamakla bâtıl cephesine destek de vermiş oluyorlar. Dolayısıyla zalime endirekt de olsa destekçi olan bu kesimler deşifre edilmeli ve onların markalarından da mümkün mertebe uzak durulmalıdır.
2) Etkili Bir Boykot İçin Eylemler
a) Evvela şirketler arası ticari savaşlara alet olmadan boykotlu ve boykotsuz markalarla alakalı karmaşayı ortadan kaldırmak gerekir. Bunu yaparken Siyonistlere verdiği destek şiddetine göre markaları bir sıralamaya tâbi tutmalı. Temel zaruri ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için vatandaşa muhakkak alternatif markalar sunulmalı. Alternatif marka bulunmaması halinde en doğru tavır ya o ihtiyaçtan vazgeçmek ya da onun yerini tutacak bir muadil keşfetmektir. Diyelim ki alternatif bir ürün yok ve zorunlu alışveriş yapılmalı; o zaman kerhen de olsa Siyonistlere desteği çok dolaylı olan bir seçenek gösterilmeli. Bu yüzden marka sıralamalarını yaparken mümkünse bulunduğu safı en net olandan daha az net olana doğru bir sıralama yapmak faydalı olacaktır.
b) Boykot mallarının tanınırlığı olabildiğince kolay hale getirilmeli. Telefon uygulamaları yanında teknolojiyi kullanma yeteneği zayıf olanların da rahat kullanabileceği yöntemler geliştirilmeli.
c) İlgili markalar -boykot edilme sebepleriyle beraber- şehrin ana caddelerinden sokaklarına ve gerekirse ev ve bina girişlerine kadar afiş ve pankartlarla ifşa edilmeli.
d) İyilik ve vicdan cephesinden yana tavır alan gazete, dergi, radyo, televizyon ve sosyal medya kanallarında boykotu dinleyiciyi Filistinli mazlumlarla empati kurduracak şekilde kısa ve etkileyici vurgularla işlemek. Radyo yayınlarında gerekirse ara reklam ve ses efektleriyle bu hassasiyeti canlı tutmak.
e) Boykotlu markaların üretimini yapan şirketlerin işlerini resmî ve gayri resmî her yolla olabildiğince zorlaştırmak. Okul, cezaevi, otel ve dinlenme tesisi gibi yerler başta olmak üzere devletin tüm kurumlarında malzeme ve hizmet alımında yetkili olan görevliler boykot ürünlerine karşı inisiyatif yetkilerini sonuna kadar kullanmalıdır.
f) Pandemi sürecinde fahiş fiyat hastalığını tüm esnafa bulaştıran ve halkın alım gücünün zayıflığını kullanarak Siyonist destekli markalarla ilgili yoğun indirim kampanyaları yapan zincir marketleri daha sıkı takip etmek ve yaptırımlara maruz bırakmak.
g) Her şehirde Filistinli mazlumdan yana olan sendika, cemaat, tarikat vb. STK’ların dâhil edildiği bir temsil heyeti aracılığıyla market, bakkal, düğün ve nişan salonlarının, giyim ve beslenme ile ilgili alışveriş merkezlerinin sahipleriyle görüşmek ve boykotlu ürün satmamaları konusunda onları ikna etmeye çalışmak. En azından halkın daha kolay tercih yapabilmesi için onlardan boykotlu olan ile olmayan markaları birbirinden ayıracak raf ve etiket düzenlemeleri yapmalarını istemek.
h) Yerli ürünlere halkın rağbetini artırmak için fiyatları mümkün mertebe düşük tutacak imkânlar sağlamak. Böylece hem boykot eylemi güçlendirilmiş olur hem de tekel oluşturarak milleti sömüren, enflasyonu yükselterek ülkeyi emperyal müdahaleler karşısında zayıf hale getiren ve fahiş fiyat hastalığıyla esnafın ahlakını bozan içerideki Evanjelist işbirlikçilere de darbe vurulmuş olur.
i) Her şehirde en az bir tane, raflarında boykotlu hiçbir marka bulundurmayan, insanların rahatlıkla gidip alışverişini yapabileceği alışveriş merkezleri, market ve bakkallar açmak. Açanları desteklemek için de isim ve adreslerini halk içinde yaymak. Devlet kurumları ve belediyelerce bu yerlere kolaylıklar tanımak.
Mesela Konya’da faaliyet gösteren ve marketinde boykotlu hiçbir ürüne yer vermeyen Nar Groos’un sahibi Hasan Hüseyin Uçar’ın tavrı güzel bir örnektir. Kimi devlet kurumlarında, belediyelerde, üniversite ve okullarda boykotlu malların satılmaması vb. uygulamalar da güzel örneklerdir.
j) Tüm bunlar yapılırken boykota maruz kalan Siyo-Evanjelist cephenin ülke içindeki ticari şirket, siyasi örgüt ve beşinci kol faaliyeti yürüten illegal birimlerinin boş durmayacağı bilinmelidir. Okları Siyonist barbarların üzerinden uzaklaştırıp Gazze’deki katliamı unutturmak için gündemi değiştirmek isteyenlerin tuzaklarına karşı her daim uyanık olunmalıdır.
Bu yüzden boykot delici çıkışlar da aşikâr edilmeli, boykotu delmek isteyen kim olursa olsun deşifre edilmelidir.3
k) Boykot eyleminde kararlı olunmalıdır. Siyo-Evanjelistlerin kurduğu şirketlere karşı boykot hiçbir zaman kesilmemelidir. Çünkü bu iki kesimin düşmanlığı sadece siyasi veya iktisadi çıkarları dolayısıyla değildir. Onların düşmanlığı dinî temellere dayalı olup direkt İslam’a, Müslümanlara ve üstün ırk/devlet inancından hareketle kendilerinden düşük gördükleri tüm insanlaradır. Bunların dışındaki sebeplerle desteğini açıklamış olan markalar ise desteklerini samimi bir pişmanlıkla geri çektikleri an onlara karşı boykot da sonlanmış olacaktır.
3) Boykotu Sürekli ve Kalıcı Bir Tavra Dönüştürmek
a) Ebeveynler olarak evvela boykotu kendi seçimlerimizde, kullandığımız eşya markalarında uygulamalıyız. Eylem ve söylem birliğimiz olmalı, kendimizle çelişmemeliyiz. Yani Filistin’e destek için düzenlenen konvoya yeni satın alınmış boykotlu araç ve boykotlu yakıtlarla katılarak çelişki yaşamamalıyız.
b) Mutfağımıza boykotlu markaları sokmamak için alışverişe çıkmadan önce alacaklarımızı listeleyip karşılarına markalarını yazmalıyız.
c) Boykotlu ve boykotsuz markaları alıp almamanın sebeplerini çarpıcı görsellerle açıklayan afişleri gerekirse mutfağımıza asmalı. Böylece tüm ailemizin boykot hassasiyetini diri tutmalıyız.
d) Aile bireylerimize boykot bilincini aşılamalı, empati için Filistinli masumların yaşadığı acıların fotoğraf ve videolarını onlara izletmeliyiz.
UZUN VADELİ HEDEFLER VE SAVAŞ HAZIRLIĞI
1) Birleşik Cephe Kurmak
Düşmanı caydıracak ilk ve en etkili güç adil şahitler ve vicdan cephesinde yer alan devletlerin askerî birliktelik kurmalarıdır. Askerî güçleri Batılı emperyalistlerin güdümünden azade olan devletlerin başını çekeceği bu birlikteliğe mücavir kukla yönetimlerinin de katılmasını sağlamak çok önemlidir. Zira bu yönetimlerin ikna edilmesi bizlere, düşmanı ağır askerî silahlara ihtiyaç duymadan da caydırma imkânı verebilir. Bu yüzden bugüne kadar Evanjelistlere payandalık yaptıkları için Allah’ın, Müslümanların ve yeryüzündeki tüm mazlumların nefretini kazanan kukla yöneticilere “haysiyetli” bir çıkış yolu önermek ve önlerine beyaz bir sayfa açmak gerekiyor. Bu çağrıyı yaparken savaşa fiilî olarak katılmayı tek şart olarak koşmak gerekmiyor. Bu yönetimler, topraklarındaki düşman üslerini olabildiğince işlevsizleştirecek askerî ve istihbari körleştirme ve yanıltma ile katkı sağlayabilirler. Tabiî ki bu cepheye katılan ve destek verenlerin korunması, söz konusu birliğin ilk görevidir. Bu birlikten uzak durup düşmanla iş birliği yapanları zamanı geldiğinde cezalandırmak ise ikinci görevi olmalıdır.
Fetih sonrası Suriye eğer yeterli destekle çabuk ayağa kalkar ve yere sağlam basabilirse bu, ümmetin ihtiyaç duyduğu birliğin oluşmasında güçlü fırsatlar doğuracaktır. Suriye fethini gerçekleştiren güçlerin omurgasını oluşturan unsurların geçmişte Afganistan, Irak ve Suriye sathında yaşadıkları acı tecrübelerden ders almış bir duruş sergilemeleri bu konudaki ümitlerimizi güçlendiriyor. Suriyeli Müslümanların kuşatıcı ve tedricî bir anlayışla itidal ve adalet üzere hareket etmeleri başarı oranlarını artıracaktır. Bu yüzden ülkeye çöken zalim güçleri elbirliğiyle temizleyip yeni devleti imar etme konusunda Suriyeli mazlumlara yardımcı olmak, Filistin başta olmak üzere ümmetin maslahatını düşünen tüm müminlerin en acil görevidir. Çünkü bu ülke ayağa kalkması halinde Siyonist cephe ilk defa işbirlikçi olmayan devlet ve güçlü liderlerle sınır komşusu olacaktır.
Yeni devlet ayağa kaldırılırken Evanjelistler tarafından 12 yıldan beri Suriye’nin doğusunda beslenip teçhiz ve tahkim edilen PYD/YPG/PKK’nin bertaraf edilmesi Siyonist çeteye vurulacak en büyük darbe olacaktır. Bu bağlamda mutlak kötünün Suriye’de sahaya sürmek istediği PKK/SDG’nin anlaşma süreçlerini bir zaman kazanma fırsatı olarak değerlendirmesine izin vermemek gerekiyor. PKK bunu eğer böyle değerlendirir ve fırsatını bulduğu anda Suriye’nin yeni yönetimi ile savaşmayı seçerse bu savaş artık Suriye ile PKK arasındaki bir savaş değil, mutlak kötü ile adil şahitlik ve vicdan cephesi arasında yaşanan savaşın bir cephesi olarak görülmelidir.
2) Mütekabiliyet Esasına Dayalı Bir Stratejiyle Askerî Hazırlık Yapmak
“Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla, Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah'ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup caydırasınız. Allah yolunda her ne infak ederseniz, size eksiksiz olarak ödenir ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.” (Enfal, 8/60)
Askerî hazırlık yaparken bu ayet-i kerimeyi kendimize rehber edinmeliyiz. Ayete göre kendileri için hazırlık yapacağımız iki düşman tanımlaması yapılmıştır. Biri, düşmanlığını açıktan yapan, bilip tanıdığımız düşman; diğeri ise düşmanlığını gizleyen ancak fırsatını yakaladığı zaman Müslümanlara saldırmaktan çekinmeyecek düşmandır.
Ayette vurgulanan diğer önemli husus, hedefini imha kabiliyetiyle düşmanın kalp ve zihin dünyasına caydırıcı korkular salacak etkinlikte askerî bir güç hazırlamakla alakalıdır. Bu ayete göre kastedilen güç, söz konusu açık ve gizli tüm düşmanların bizlere saldırması halinde başlarına nelerin gelebileceği korkusunu yüreklerinde hissettirecek, böylece bize saldırmaktan onları vazgeçirecek caydırıcılıktaki her türlü askerî silah ve savaş teknolojisidir. Besili atlar hazırlamaktan kasıt ise savaş gücümüzü düşmanın hiç ummadığı en hassas hedeflerine ulaştıracak taşıyıcı teknolojiyi geliştirmektir.
Sonuç olarak düşmanımızın muhtemel tüm saldırılarını bertaraf edebilecek bir savunma sistemi geliştirmenin yanında düşmanın savunmasını aşacak yeni saldırı silahları elde edip üretmek bizler için esas olmalıdır. Tabiî bunu yapabilmek için düşman güçlerinin geliştirdikleri ve geliştirmek istedikleri askerî kabiliyetlerini daima takip etmemiz şarttır.
3) Düşmanın Stratejisini Dikkate Almak ve Ona Karşılık Vermek
“Haram ay, haram aya karşılıktır; hürmetler (de) karşılıklıdır. Öyleyse kim size saldırırsa onun saldırdığı gibi siz de ona saldırın…” (Bakara, 2/194)
“… Müşrikler nasıl sizinle topyekûn savaşıyorlarsa siz de onlara karşı topyekûn savaşın ve bilin ki Allah (kötülükten) sakınanlarla beraberdir.” (Tevbe, 9/36) Ayrıca bkz. Enfal, 8/12; Muhammed, 47/4; Maide, 5/8.
Rabbimiz bu ayetlerde düşmana cevap verirken onlar uymasalar da savaş hukukunu gözetmeyi, bize açtıkları cephe genişliğiyle cevap vermeyi ve “cezanın şahsiliği” ilkesi gereği hem hedef seçiminde hem de saldırının şiddeti konusunda ahlaki ilkeleri gözetmeyi emretmektedir. Dolayısıyla düşmanlarımızın adalet, ahlak ve hukuktan yoksun barbar yöntemlerine benzer yöntemlerle karşılık veremeyiz. Rabbimizin sınırlarını çizdiği ilkeler doğrultusunda ancak hareket edebiliriz. Lakin İslam ümmeti, hiçbir ahlak ve ilke tanımayan aşağılık düşman için caydırıcı olmak istiyorsa düşmanın ilmî, askerî, siyasi ve lojistik her tür stratejik unsurlarına karşı kısas seçeneğini el altında bulundurmalıdır.
4) Ekonomik İmkânları Silah Olarak Kullanmak
Düşmanı caydırabilecek devlet bazındaki diğer silah, ekonomik olandır. Enerji başta olmak üzere her türlü iktisadi ilişki Siyonist çeteye karşı bir silah olarak kullanılabilir. Enerji-petrol vb. kaynaklar Siyonist çete ve yardımcılarına karşı kullanılabilecek en etkili silahtır. Ticari boykot ise en etkili ikinci güçtür. Tabiî bu silahların kullanılması halinde doğabilecek sorunların çözümlerini de hazırda tutmak gerekir. Bunların ilki; satılmayan ürünlerin satılabileceği alternatif pazarların bulunması ve bu boykottan doğacak gelir açıklarının giderilmesidir. İkincisi; güvenlik endişelerinin ortadan kaldırılmasıdır. Kurulacak askerî birliktelik bunun en etkili çözümüdür.
5) Siyasi ve Kültürel İttifakları Silah Olarak Kullanmak
Bunun için yeryüzündeki mazlumları tahkir ederek özgüvenden yoksun bırakan, çeşitli müdahalelerle ülke kaynaklarını gasp edip sömüren ve buna kaşı çıkanları barbarlığın en çirkin haliyle karşılayan Batı’nın ikiyüzlü kültürünü ve “evrensel hak-hukuk” palavralarını alıp çöpe dökecek akademik çalışmalar yapılmalıdır. Kitaplar basılıp oyun ve film sektörüne ağırlık verilmelidir. Batı’nın maskesi önce kendi toplumlarımızda, sonra da dünyanın diğer yerlerinde yaşayan insanlar nezdinde düşürülmelidir. Bu hususun akademik zeminlerde, sanat ve sosyal mecralarda kararlılıkla işlenmeye devam etmesi çok önemlidir.
6) Yapay Zekâ Üzerinden Hazırlık Yapmak
Sadece Müslümanların değil insanlığın da geleceğini belirleyecek olan en önemli hazırlığımız yapay zekâ ile ilgili olmalıdır.
Hukuk, adalet ve ahlaktan yoksun barbar güçler tarafından bu hızla geliştirilmeye devam ederse yapay zekâ, yakın zamanda evvela Müslümanların sonra da kendi dindaşları olan zayıfların, en sonunda ise aralarındaki güç ve çıkar savaşları neticesinde birbirlerinin sonunu getirecek küresel bir silaha dönüşecektir.
Bunu engelleyebilmenin tek yolu, iyiliği emredip kötülükten sakındıran ve yeryüzünde adaleti sağlamak üzere insanlık için çıkarılmış vasat ümmetin evlatlarının yapay zekâya el atmasıdır. İlke, ahlak ve insani hiçbir değer taşımayan kodlarla geliştirilen tüm yapay zekâlarla baş edebilecek; adil şahitler ve vicdan cephesinden olan tüm mazlumları, onların ve sahiplerinin şerrinden koruyacak; din, can, nesil, akıl ve mal emniyetini korumayı gaye edinen kodlarla vücut bulmuş bir yapay zekâ geliştirmek gerekir. Dünya Müslümanları bu konuda ellerini çabuk tutmadırlar. Çükü yakın gelecekte artık savaşlar daha çok online etkileşimler üzerinden sonuçlandırılmaya çalışılacak, meydan muharebeleri gerektiğinde ise biyolojik askerler yerine robot ordular sahaya sürülecektir. Çin’in ve mutlak kötünün elebaşları olan ABD, İngiltere ve İsrail’in yapay zekâ çalışmaları yanında askerî robotların üretimiyle alakalı yoğunlaşan çalışmaları geleceğe dair en belirgin ipuçlarıdır.
Görünen o ki yakın gelecekte klasik savaş kapasiteleri kendi zamanlarına göre gelişmiş dahi olsa artık biyolojik ordularla robot askerlerden oluşan ordular çarpışacaktır.
1- Siyonist, Siyonizm’i destekleyen ve benimseyenlere verilen addır. Siyonizm ise Siyonistlerin, Tanrı’nın üstün ırk olarak kendilerine vadettiğini iddia ettikleri ve merkezinde Filistin’in olduğu topraklarda Siyonist bir devlet kuracaklarına ve adına Armageddon dedikleri son dünya savaşıyla Süleyman Krallığı namına tüm yeryüzüne hâkim olacaklarına dair inançlarıdır.
2- Evanjelist: Evanjelist hedeflere ulaşmak için Siyonistlerle beraber hareket eden Protestan Hristiyanlara verilen addır. ‘Siyonist Hristiyanlar’ olarak da anılırlar. Evanjelizm ise İsa’nın tekrar yeryüzüne ineceği Kudüs’te Kral Davud’un tahtında dünyayı yönetmesi için hazırlık yapma anlayışıdır.
3- Boykot delici siyasiler için en uygun örnek CHP lideri Özgür Özel’in yaptığı son boykot çağrısıdır. Evvela şunu tespit edelim: Özgür Özel’in yerli malları boykot etmeye çağırması demek, tabanını, Siyonistlere destek veren markaların alternatifi olan ve neredeyse %80’i yerli olan markaları almaktan alıkoyması ve Siyonistleri destekleyen markaları tüketmeye yönlendirmesi demektir. 7 Ekim’den sonra Hamas için defalarca “terör örgütü” ifadesi kullanan CHP lideri Özgür Özel, bu boykot çağrısıyla aslında bir taşla üç kuş vurmak istemektedir. Bu çağrısının ilk amacı hiç şüphesiz gündemi değiştirmek, yolsuzluk ve rüşvetle itham edilen İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun kirli işlerini örtmektir.
İkinci amacı, Siyonistlere destek veren markaları desteklemektir. Boykot çağrısıyla evvela yerli şirketleri mağdur etmek ve bu mağduriyeti giderme adına onları hukuk tuzağına düşürmek, ardından da aynı mağduriyet söylemiyle Siyonist markalara meşruiyet kazandırmak ve (mağduriyetlerini giderme adına) hukuki araçlarla koruma sağlamaktır. Yani yerli bir şirket boykot nedeniyle gördüğü zararın tazmini için Ö. Özel’e açtığı davayı kazanması halinde aynı gerekçelerle Siyonist destekçisi markalardan biri kalkıp kendilerine karşı boykota çağıranları dava eder ve benzer bir sonuç alırsa bunun sonuçları üzerinde iyi düşünmek gerekir.
Üçüncü ve en önemli gayesi ise Suriye’deki değişimle beraber bölgesel liderliği daha da güçlenen R. Tayyip Erdoğan’dan ciddi manada rahatsız olan Siyo-Evanjelist güçler ile içerideki müttefiklerinin karşı hamle yapma arzularını gerçekleştirmektir. CHP liderinin, gençleri sokağa çağırmasının amacı, sadece kirli çamaşırlarının ortaya çıkışının doğurduğu öfke birikimini hükumete yöneltmek değil, sokak eylemlerini nihai hedefine ulaştıracak olan beşinci kol birimlerine manevra alanı oluşturmaktı.

