Bir Mümin Hasleti: Rıfk
Haksöz Dergisi Sayı: 410

“Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir.”

(Araf, 199)

Gerek yaşadığımız coğrafyada gerekse yeryüzü genelinde İslam düşmanlarının, müstekbirlerin, zalimlerin sözlü ve fiilî saldırılarıyla çok yoğun karşı karşıya olduğumuz sarih bir gerçektir. Bu yüzden sürekli biçimde ve kaçınılmaz olarak gerilimli bir atmosferi soluyoruz. Kimliğimizden ve inancımızdan ötürü bitmeyen bir düşmanlık ve nefrete muhatap oluyor, bundan ötürü de doğal olarak neredeyse kesintisiz şekilde teyakkuz halinde bulunma ihtiyacı hissediyoruz.

Bu yüzdendir ki düşüncelerimize, sözlerimize, tavırlarımıza ister istemez bir kuşkuculuk, mesafe ve sertlik yansıyor. Bu durum genel bir eğilim ve tarz olarak gerek hadiseleri değerlendiriş tarzımıza gerekse de insanlarla olan münasebetlerimize bir biçimde sirayet ediyor. Şüphesiz bunca düşmanlığın, nefretin, günah, şirk ve zulmün yaygınlık arz ettiği bir ortamda içerisinde bulunduğumuz bu halet-i ruhiye anlaşılabilir bir şeydir ve bir dereceye kadar mazur görülmelidir.

Bununla birlikte yeryüzünde öncelikli vazifesi güzel bir kulluk ve bunun ifası anlamında hakka şahitlik olan Müslümanlar olarak genel manada Allah Teâlâ’nın kullarına, hatta tüm kâinata karşı rıfk ile davranmakla yükümlü olduğumuzu da unutmamalıyız. Mesajı en güzel ve etkili biçimde taşıyabilmek, Allah’ın dinine layıkıyla şahitlik edebilmek insanlarla iyi ilişkiler kurmayı, muhataplarımızı ciddiye almayı ve onlara dostlukla, merhametle yaklaşmayı gerektirir.

Rıfk Nedir?

Sözlükte “yumuşak ve yararlı olmak; yardım etmek” anlamlarına gelen rıfk kelimesi lutf, leyn (yumuşaklık), hilm, teysir (kolaylık gösterme) kavramları ile yakın anlamda kullanılır. Rıfk kökünden türeyen refik “yumuşak ve nazik davranan kişi, arkadaş, dost” demektir. Siyer kaynaklarında yer alan bilgilere göre Resulullah (s), Hz. Aişe validemizin kucağında son nefesini verirken “er-refîku’l-a‘lâ” (yüce dost) diyerek Allah’a gitmekte olduğunu ifade etmiş ve son sözü “Allah’ım, yüce dost!” olmuştur. (Buhari, ‘Fezailü’s-Sahabe’; Müslim, ‘Fezailü’s-Sahabe’)1

Özetle rıfk, güler yüzlü, tatlı dilli, sakin, sevecen ve mütevazı olmak, Rahman’ın kullarıyla güzel geçinmektir. Sertlikten, kabalıktan, kalp kırmaktan kaçınmak demektir. Gerek uzun süreli sıkıntılar gerekse ani gelişen hadiseler karşısında sabırlı, soğukkanlı, iyimser olabilmeyi becermektir.

Müminler rıfk sahibi olmalıdırlar; sözlerinde, amellerinde, insanlarla her türlü münasebetlerinde rıfk ile davranmalıdırlar. Neden? Çünkü hadis-i şerifte belirtildiği üzere “Allah rıfk sahibidir ve her işi rıfk ile yapmayı sever.” (Buhari, ‘İstitabe’, ‘Edeb’; Müslim, ‘Selam’)

Rıfktan mahrum kalan kimse hayırdan da mahrum kalır.” buyuran (Müsned; Müslim, ‘Birr’; İbn Mâce, ‘Edeb’) Resul-i Ekrem (s) yine “Bir iş rıfk ile yapılırsa rıfk mutlaka o işi güzelleştirir.” (Müsned; Müslim, ‘Birr’) buyruğuyla müminlerin her işlerinde rıfk hassasiyetiyle davranmaları gerektiğini bildirmiştir. Kabalık, saldırganlık, şiddet gibi vasıflarıyla öne çıkan cahiliye toplumuna karşılık İslam müminlere rıfk, hilm, sabır, af gibi vasıflar kazandırmayı hedeflemiş; bilhassa güçlü ve haklı olunan durumlarda hilm ve rıfk ile muamele etmenin çok değerli olduğunu bildirmiştir.

Gazzali’nin İhyâ-u Ulûmi’d-Din adlı eserinde, Hasan-ı Basri’ye nispet edilen şu tanımlamada Müslümanın vasıfları ortaya konmaktadır: “Müslüman dininde güçlü, kararlı ve yumuşak huylu kişidir; imanı sağlam, bilgili ve halim, zeki ve rıfk sahibidir. Haklı iken bağışlayıcı, güçlü iken cömert, dostluğu ve arkadaşlığı güzel, öfke halinde sabırlıdır.”

Kararlılık ve yumuşaklık genelde birbirlerine zıt kavramlar şeklinde algılanırlar. Net olmanın mutlaka sert olmayı da gerektirdiği anlayışı yaygındır. Oysa bu doğru değildir. Bunlar birbirleriyle çelişen değil, bilakis birbirlerini tamamlayan, destekleyen vasıflar olarak görülmelidir. Tebliğ ve davet vazifesiyle yükümlü bir Müslüman olarak bir mesajınız, insanlara iletmekle sorumlu olduğunuz bir davanız var ve bunu da en etkili biçimde yapmak durumundasınız. Bu sorumluluk bir yandan net olmayı, kararlı olmayı, tavizsiz davranmayı gerektirir. Ama aynı zamanda muhataplarınızla etkili diyaloglar kurabilmek için de yumuşaklığı, kapsayıcılığı, sıcak ve sevecen olmayı da zorunlu kılar. Çünkü insanlar kendilerine değer verilmesini, saygı gösterilmesini isterler. Bu fıtri bir eğilimdir. Eğer ruhsal bir hastalıkla malûl değilse hiç kimse kendisine kaba ve sert davranılmasından hoşlanmaz.

İbni Hibban rıfk ile akıl arasında bir irtibat olduğunu ifade etmiştir. Ona göre akıllı insan daima rıfk ile davranmalıdır. Yumuşaklığın düzeltemediği şeyi sertlik hiç düzeltemez. Akıldan daha sağlam bir dayanak bulunmadığı gibi rıfktan daha hayırlı bir rehber de yoktur. Rıfkı terk eden sertliğe yönelir, sertliği seçen tehlikelerle yüz yüze kalır.2 Gazzali de insan davranışlarının her türlü aşırılıktan uzak olması gerektiğine, şiddet ve yumuşaklıkta bu dengenin gözetilmesinin önemine dikkat çeker; ancak insanın tabiatı şiddete meyilli olduğu için dinde rıfka daha çok önem verildiğini ifade eder.3

Kur’an-ı Kerim’de bazı ayetlerde rıfk ile yakın anlamlı kelimelerle insanlara karşı yumuşak davranmanın önemine dikkat çekilmiş, örneğin Taha suresinde Musa ve Harun’dan (as) muhataplarına, üstelik de azgın bir zalim olan Firavun’a, yumuşak söz söylemeleri istenmiştir:

“İzheba ila fir'avne innehu tağa. Fe kula lehu kavlen leyyinen leallehu yetezekkeru ev yahşa. / Firavun'a gidin. Çünkü o azmıştır. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır yahut korkar.” (Taha, 20/43-44)

Âl-i İmran suresinin 159. ayetinde ise Resulullah’ın, ashabına yumuşaklıkla, merhametle davranmasından övgüyle söz edilmekte, bu tutumun ilâhi rahmetin bir eseri olduğu belirtilmekte, kaba ve katı kalpli olmanın yol açabileceği zarara, ayrışmaya, çözülmeye dikkat çekilmektedir:

“Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah’tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi artık Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.”

Resul’ün Sünnetinde ‘Rıfk’ın Yeri

Resululullah’ın (s) hayatı rıfk ile davranmanın örnekleriyle bezenmiştir. O ashabına, akrabalarına, hanımlarına, çocuklarına, -zulümde sınır tanımayan, azgınlaşmış, tağutlaşmış zalimler hariç- muhatap olduğu tüm insanlara yumuşaklıkla, nezaketle, sevecenlikle davranmış; en zorlu şartlarda dahi iyimserliğini terk etmemiş, insanlardan ümidini kesmemiş, dönüşmeleri, hidayete erişmeleri, düzelmeleri ve faydalı olmaları için elinden geleni yapmıştır.

Bu sayededir ki en azılı, en acımasız, düşüncesiz, kaba ve sertlikle maruf düşmanlarını dahi kazanmayı başarmıştır. Taif’te maruz kaldığı büyük zulme rağmen Taif halkının helaki için değil, hidayet bulması için dua etmiştir. Münafıkların işledikleri büyük suçlara, fitnelere rağmen onları dışlayan, tecrit eden bir tutum takınmamış, bilakis ıslah olmaları için ardı ardına kapılar açmıştır.

Onun (s) bu husustaki tutumu adeta şu ayetin pratiğe yansıması olmuştur: “İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel şekilde sav. (Bir de bakarsın ki) seninle aranızda düşmanlık olan kimse, sıcak/samimi bir dost oluvermiş.” (Fussilet, 41/34)

Müşriklerin lider kadrosunda yer alan isimlerden Safvan b. Umeyye ve İkrime b. Ebu Cehil’in Müslümanlara düşmanlıkları malumdur. Hatta Mekke’nin fethi esnasında dahi bu tavırlarını sürdürmüş ve umutsuzca İslam ordusuyla savaşmışlardır. Bu inatları ashaptan bazı isimlerin şehit olmalarına yol açmış ve bilahare yenilgiye uğradıktan sonra da kaçmışlardır. Tüm bu yaptıklarına rağmen ikisi de aracıların talebi üzerine affedilirler. Resulullah (s) onlara haber gönderip ikisini de Mekke’ye çağırır ve hiç beklemedikleri derecede onlara güzel davranır. İşledikleri suçların büyüklüğü yüzünden asla affedilmeyeceklerini düşünen bu iki ismi kucaklar, kalplerinin İslam’a ısınması için gayret eder.

Resulullah (s) ashabına: “İkrime b. Ebi Cehil mümin ve muhacir olarak yanımıza gelecek. Sakın ola babasına sövmeyiniz. Zira ölüye sövülmesi geride kalanlara cefa verir, üstelik bu sövgü ölene de ulaşmaz.” buyurmuştur.

Bu hatırlatma insanların rencide olabileceği, kendilerini hakarete uğramış ve aşağılanmış hissedebilecekleri tutumlara asla fırsat verilmemesi gerektiği hususunda gerçekten de ne kadar öğreticidir. Resulullah’ın bu uyarısı önceki süreçlerde yanlış konumlanmış, bâtıl davalar peşinde koşmuş dahi olsalar iman dairesine adım attığı andan itibaren insanların hürmet edilmeye, saygı görmeye layık olduklarını hatta bundan rahatsız olabilecekleri kaygısıyla zulüm ve küfürleriyle öne çıkmış yakınlarının dahi hedef alınmaması, daha genelde geçmişlerinin gündemleştirilmemesi gerektiğini bize açık bir şekilde göstermektedir.

Resulullah (s) her konuda olduğu üzere rıfk ile davranma, yumuşaklık ve güzel muamele hususunda da rehberimizdir. O, sadece insanlara değil, varlık âleminin tamamına şefkat, merhamet ve nezaketle davranmıştır. Her işinde kolaylaştırıcı olmuş, zorluk çıkarmaktan ve çevresindekileri incitmekten sakınmıştır. Hatalar karşısında cezalandırmaktan ziyade affedici olmayı tercih etmiştir. Kırıcı, rencide edici değil, hoşgörülü, saygılı ve yapıcı olmayı emretmiştir. Bu hususiyetleri sayesinde de müminler adeta onun etrafında kenetlenmiş, Saff suresindeki tanımlamayla bünyanun mersus haline gelmişlerdir.

Yumuşaklık Tavizkârlık veya Gevşeklik midir?

Şüphesiz İslami değerlere düşmanlık, Rabbu’l-Âlemin’in mazlum kullarına zulüm söz konusu olduğunda sessiz kalmak, alttan almak, görmezden gelmek asla tavsiye edilmez. Bilakis bu tür durumlarda sert ve tavizsiz olmak İslam ahlakının gereğidir. Mamafih şu ayrımı netleştirmek elzemdir. Bizler haramlara, şirke, zulme, küfre tavır almak zorundayız. Bu noktada muğlaklığa yer yoktur ama günahkârı, şirke bulaşanı, zulme meyledeni, küfre düşeni kazanma ihtimali varsa da sonuna kadar bunun için gayret etmekle mükellefiz. Herkesin Rabbimizin hidayet nimetiyle buluşması için elimizden geleni yapmak zorundayız.

Maalesef çoğu zaman öfkemize yenik düşüp bu hakikati görmezden gelebiliyoruz. Bırakalım karşımızda gördüklerimizi, çoğu zaman kardeşlerimize dahi çok müsamahasız, çok sert davranabiliyor; Kur’an’ın onca emrine, hatırlatmasına rağmen hataları affetme, görmezden gelme hususunda katı tavırlar sergileyebiliyoruz. Yanlış yaptığını düşündüğümüz kardeşlerimize karşı kucaklama yerine, hesaplaşma tavrını tercih ediyor, böylece aramızdaki sıcaklığı, ünsiyeti, sevgiyi berhava ediyoruz.

Bu tutum bizi belki daha sert, daha haşin, daha belirleyici hale getirebiliyor ama bize kazandırmıyor. Kardeşlerimizi geliştirmiyor, kardeşliğimizi pekiştirmiyor, bilakis daraltıyor, yıpratıyor. Müminler arasındaki ilişkilerde belirleyici olması gereken muhabbet ve samimiyet ikliminin yerine katı ve kaba bir atmosferin hâkim olmasına yol açıyor. Oysa müminlerin ortamına rahmet ve merhamet ikliminin hâkim olması gerekir. Sürekli biçimde çatışmanın, gerilimin, hesaplaşma havasının mevcut bulunduğu, insanların birbirlerine karşı gergin ve mesafeli olduğu ortamlarda hayır üretmek mümkün değildir. Bırakalım başkalarına cazip gelmesini bu tür ortamların bir müddet sonra içeridekilerin de bunalması, boğulması sonucunu doğurması kaçınılmazdır.

Affedicilik Kazandırır

Rabbu’l-Âlemin Kur’an-ı Kerim’de Resulullah’ın (s) şahsında bütün müminlere hitaben “Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir.” (Araf, 7/199) buyurarak affedici ve hoşgörülü olmayı emretmektedir. Âl-i İmran 134. ayette ise “affedici olmak ve öfkeyi yutmak” Allah’ın mağfireti ve cennetiyle müjdelenen muttakilerin özellikleri arasında sayılmıştır: “Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah, iyilik edenleri sever.”

Zayıfken, haksızken, çaresizken yumuşak davranmak, alttan almak, affetmek takdir edilmeyi hak eden bir seciye değildir. Zaten ortada bir çaresizlik durumu mevcuttur ve farklı davranma zemini söz konusu değildir. İnsana değer katan, tebliğ ve davette mesajını etkili kılan, dava adamı olma iddiasını haklı çıkaran vasıf ise haklı ve güçlü iken bile affedici, öfke anında dahi sabırlı olmaktır. Resulullah’ın (s) buyurduğu gibi, “Asıl pehlivan, güreşte rakibini yenen değil, öfkelendiğinde kendisine hâkim olandır.”

Rıfka sahip olan rahmeti kuşanır; rahmeti kuşanan da Allah’ın merhametine ulaşır. Rıfkı terk eden şiddete yönelir; şiddet ise kıyamet günü pişmanlıktır. O halde, öfkenin aklımızı ve vicdanımızı esir almasına, sabırsızlığın ebedî kurtuluşumuza gölge düşürmesine fırsat vermeyelim. Allah Teâlâ bizi rıfk ile hilm ile tevazu ve sabır ile donatsın; hakka yönelen ve adaleti başta nefsi olmak üzere tüm yeryüzünde hâkim kılmaya gayret edenlerden eylesin!


1- Bkz. TDV İslam Ansiklopedisi, Rıfk maddesi.

2- TDV İslam Ansiklopedisi, a.g.m.

3- İḥyâ, III, 184-186.

Rıdvan Kaya Arşivi