Babülmendep’te Husi Kontrolü: Kızıldeniz’de Değişen Güvenlik Dengeleri
Abdullah Al-Mekhlafi / ORSAM
2014 yılında Husilerin başkent Sana’yı ele geçirmesiyle başlayan savaş, tarafların birbirlerine karşı kesin bir üstünlük sağlayamaması ve çatışmanın bölgesel ve uluslararası dinamiklerle iç içe geçmesi nedeniyle günümüze kadar devam etmiştir.
Geçtiğimiz günlerde ise yaklaşık dört yıldır görece düşük yoğunlukta seyreden Yemen çatışması yeniden şiddetlendi.
Yeniden yoğunlaşan çatışmalar, bu kez bölgedeki mevcut gerilimlerin yanı sıra ABD ile İran arasındaki rekabet ve İsrail-Gazze savaşı gibi gelişmeler nedeniyle önceki dönemlerden farklı bir bağlamda gerçekleşiyor. Husilerin Kızıldeniz’deki faaliyetleri, ABD ve İsrail’in örgüte yönelik askerî operasyonları ve uluslararası deniz ticaretinin güvenliğini sağlamak amacıyla oluşturulan koalisyon, Yemen’deki gelişmelerin giderek daha fazla Gazze savaşı ekseninde değerlendirilmesine yol açtı. Bu süreçte Husiler, İsrail’e karşı bölgesel direniş ekseninin bir parçası olarak Gazze’ye destek veren siyasi bir unsur olarak öne çıkmaktadır.
7 Ekim sonrasında Husilerin uluslararası görünürlüğünün ve bölgesel etkisinin artması, örgütün siyasi ve askerî kapasitesini genişletme arayışını da güçlendirdi. Aynı dönemde İran’ın Suriye ve Lübnan’daki nüfuzuna yönelik darbeler alması, Tahran’ın bölgedeki mevcut müttefikleri arasında Husilere verdiği önemin artmasına zemin hazırlamıştır.
Yaşanan son gelişmeleri anlamak için öncelikle Husilerin kontrol ettiği bölgelerdeki siyasi, toplumsal ve ekonomik dinamiklere bakmak gerekmektedir.
Husilerin iç meşruiyet sorunu ve toplumsal baskı
2014 yılında Husilerin Sana’yı ele geçirmesinden bu yana, örgütün kontrolündeki bölgelerde yaşayan geniş kesimler ciddi ekonomik ve sosyal sorunlarla karşı karşıya kaldı. Kamu çalışanlarının maaşlarının düzenli olarak ödenememesi, temel hizmetlerin aksaması ve ekonomik koşulların giderek ağırlaşması, Yemen halkının temel geçim kaynaklarına erişimini önemli ölçüde zorlaştırmıştır.
Ancak Husiler, Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonla devam eden savaşı ve dış müdahale koşullarını öne çıkararak toplumsal hoşnutsuzluğu uzun süre kontrol altında tutmayı başardı. Savaşın devam ettiği dönemde ekonomik sorunlar, Husilerin söyleminde büyük ölçüde dış müdahalenin ve Suudi Arabistan’ın Yemen’e yönelik politikasının bir sonucu olarak sunuldu. Böylece örgüt, kendi yönetiminden kaynaklanan sorunlarla dış tehdit arasında bir bağlantı kurarak toplumsal baskıyı sınırlamaya çalışmıştır.
Nisan 2022’de başlayan ateşkes süreci ise bu denklemde önemli bir değişikliğe yol açtı. Çatışmaların görece azalmasıyla birlikte Yemen halkının güvenlik ve savaş gündeminin ötesine geçerek maaş, gıda, elektrik, sağlık hizmetleri ve diğer temel yaşam ihtiyaçlarına yönelik talepleri daha görünür hâle geldi. Başka bir ifadeyle, savaş koşullarının Husilere sağladığı siyasi manevra alanı daralmaya başladı. Halkın gündeminde dış tehditten ziyade günlük yaşam koşulları ve ekonomik sorunlar daha fazla yer tutmaya başlamıştır.
7 Ekim 2023’te başlayan İsrail-Gazze savaşı ise Husilerin bu toplumsal baskıyı yeniden farklı bir çerçeveye taşımasına imkân sağladı. Husilerin Gazze’ye destek amacıyla İsrail ve Kızıldeniz’deki gemi trafiğine yönelik gerçekleştirdiği saldırılar, örgütün bölgesel ölçekte görünürlüğünü artırdı. Bu süreçte Husiler, kendilerini Filistin meselesi üzerinden daha geniş bir “direniş” ekseninin parçası olarak konumlandırırken, Yemen içerisindeki ekonomik ve sosyal sorunlar da bir süreliğine ikinci plana itilmiştir.
Ancak bu durum, toplumsal sorunların ortadan kalktığı anlamına gelmedi. Aksine, Husilerin kontrolündeki bölgelerde ekonomik sıkıntıların derinleşmesiyle birlikte örgüte yönelik eleştiriler giderek daha görünür hâle geldi. Dolayısıyla Gazze merkezli bölgesel söylem, Yemen içerisindeki ekonomik sorunların üzerini sonsuza kadar örtemeyecek bir noktaya gelmiştir.
Artan toplumsal baskı karşısında Husilerin geliştirdiği temel savunma ise ekonomik sorunların kendi yönetimlerinden ziyade Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun Yemen’e yönelik politikalarının ve ekonomik kısıtlamaların sonucu olduğu yönünde oldu. Böylece örgüt, halkın ekonomik taleplerini doğrudan yönetim performansı üzerinden değerlendirmek yerine, mevcut ekonomik koşulları savaş ve dış müdahale bağlamında açıklamaya devam etmiştir.
Bu söylemin son örneklerinden biri ise Temmuz ayında yaşanan uçak krizi oldu. 3 Temmuz’da Sana’ya Husi heyetini İran’ın eski lideri Ayetullah Ali Hamaney’in cenaze törenine katılmak için almaya gelen İran uçağının, 13 Temmuz’da heyeti Yemen’e geri getirdiği sırada Sana’ya inişinin engellenmesi, Husiler tarafından Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun Yemen’e yönelik uyguladığı abluka ve kısıtlamaların bir devamı olarak sunuldu. Böylece Husiler, yaşanan olayı da kendi yönetimlerinin sorumluluğundan ziyade Yemen halkının maruz kaldığı dış baskının bir göstergesi olarak çerçeveledi.
Husilerin Kızıldeniz’deki yeni hamlesi
Ancak son dönemde yaşanan gelişmeler, Husilerin yalnızca iç kamuoyundaki baskıyı yönetmeye çalışan bir aktör olmadığını, aynı zamanda askerî kapasitesini ve bölgesel pazarlık gücünü genişletmeye çalıştığını gösteriyor. 10 Eylül’de Husilerin Kızıldeniz kıyısındaki stratejik Mokha kentini ele geçirmesiyle başlayan ilerleyiş, ertesi gün Babülmendep Boğazı’nın girişini kontrol eden Dubab bölgesine kadar uzandı. Hükûmete bağlı güçlerin Mayyun Adası’ndan çekilmesinin ardından silahlı Husi unsurlarının adaya ulaşması ve Haniş ile Zükar adaları üzerindeki kontrolün de Husilere geçmesi, örgütün Kızıldeniz’deki konumunu önemli ölçüde güçlendirdi.
Burada özellikle Mayyun Adası’nın kontrol altına alınması kritik önem taşıyor. Ada, Babülmendep Boğazı’nın en dar bölümünü iki deniz geçiş kanalına ayırıyor. Bu nedenle Husilerin burada kalıcı bir askerî varlık oluşturması, örgütün daha önce sahip olduğu “uzaktan saldırı” kapasitesinden farklı bir aşamaya geçebileceği anlamına geliyor. Daha önce Husilerin gemileri füze ve insansız hava araçlarıyla uzaktan tehdit etmesi söz konusuyken, stratejik adalar ve kıyı bölgeleri üzerindeki kontrol, teorik olarak gemilerin geçişini daha yakından izleme, durdurma veya denetleme kapasitesi sağlayabilir. Bu değişim, deniz taşımacılığı açısından da önem taşıyor. Çünkü bir geminin füze saldırısına uğrama ihtimali ile bir boğazda durdurulma veya zorunlu denetime maruz kalma riski, sigorta ve güvenlik hesaplamaları açısından aynı türden riskler değildir.
Bu gelişmelerin zamanlaması ise olayın bölgesel önemini daha da artırıyor. Şubat 2026’nın sonunda İran ile ABD arasındaki savaşın başlamasının ardından Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin ciddi biçimde kısıtlanması, Suudi Arabistan’ın petrol ihracatında Kızıldeniz hattının önemini artırdı. Suudi Arabistan, Basra Körfezi’nden gelen petrolün bir bölümünü Doğu-Batı Boru Hattı üzerinden Kızıldeniz kıyısındaki Yanbu Limanı’na yönlendirerek Hürmüz Boğazı’na alternatif oluşturmaya çalıştı. Ancak şimdi bu alternatif güzergâhın diğer ucunda da Husilerin baskısı ortaya çıkmış durumda. Böylece İran’ın Hürmüz üzerindeki baskısı ile Husilerin Babülmendep çevresindeki ilerleyişi aynı stratejik tablo içerisinde değerlendirilmeye başlandı. Bu durum, iki ayrı deniz geçişinin aynı anda risk altında kalması anlamına geliyor. Dolayısıyla meselenin asıl ekonomik etkisi, Kızıldeniz’in tamamen kapanmasından ziyade, bu güzergâhtan geçişin daha yüksek güvenlik ve sigorta maliyetleriyle gerçekleşmesi ve küresel enerji ticaretinin daha uzun ve pahalı alternatif rotalara yönelmek zorunda kalması olabilir.
Babülmendep üzerinden iki temel hedef
Husilerin Babülmendep üzerindeki kontrolünü genişletmesinin arkasında iki temel hedef bulunuyor. Bunlardan ilki, elde ettikleri stratejik konumu askerî bir kazanımın ötesine taşıyarak uluslararası meşruiyet ve siyasi aktörlük elde etmek. Nitekim Husiler, Mokha Limanı ve Mayyun Adası çevresinde kontrolü genişlettikten hemen sonra uluslararası deniz taşımacılığına ilişkin açıklama yaparak Kızıldeniz ve Babülmendep’te seyrüseferin güvenli ve düzenli olduğunu ilan etti.
Ancak aynı açıklamada Suudi gemilerini bu güvencenin dışında tutmaları, örgütün aslında yalnızca güvenlik sağlama iddiasında bulunmadığını, aynı zamanda kimin bu geçişten yararlanabileceğine dair bir siyasi otorite kurmaya çalıştığını gösteriyor. Bu açıdan Babülmendep, Husiler için yalnızca askerî bir mevzi değil, uluslararası aktörlerle doğrudan muhatap olabilecekleri bir siyasi araç hâline geliyor. Örgütün son dönemde Çin gibi büyük aktörlerle kurduğu temaslar ve Yemen dosyasındaki diplomatik girişimler de bu çerçevede okunabilir.
İkinci hedef ise Babülmendep’i Suudi Arabistan üzerinde doğrudan bir baskı aracına dönüştürmek. Başka bir deyişle, Suudi Arabistan’ın Yemen’deki askerî ve siyasi rolünün maliyetini yükseltmek. Nitekim örgüt, uluslararası gemilerin güvenli geçişine ilişkin güvence verirken Suudi gemilerini kapsam dışında bıraktı ve Suudi Arabistan’a yönelik askerî operasyonların, Yemen’e uygulandığını iddia ettiği abluka sona erene kadar devam edeceğini açıkladı. Böylece Babülmendep üzerindeki kontrol, Husiler açısından Suudi Arabistan’ın yalnızca Yemen içindeki askerî pozisyonunu değil, enerji ihracatını ve Kızıldeniz üzerinden kurduğu ekonomik bağlantıları da baskı altına alabilecek bir koz hâline geliyor. Özellikle Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler nedeniyle Kızıldeniz güzergâhının Suudi petrol ihracatı açısından öneminin arttığı bir dönemde bu baskı çok daha anlamlı hâle gelmektedir.
Yeni çatışma dönemi ve tarafların hazırlıkları
Diğer taraftan Yemen hükûmeti açısından mevcut tablo, Husilerle yürütülen müzakerelerin kalıcı bir siyasi çözüme ulaşamayacağı yönündeki kanaati güçlendirmiş görünüyor. Bu nedenle 2014 yılında başlayan savaşın, Husilerin askerî ve siyasi kapasitesi kırılmadan sona erdirilemeyeceği değerlendirmesi öne çıkıyor. Bu yaklaşım doğrultusunda hükûmet güçleri, Husilerin başkent Sana üzerindeki kontrolünü sona erdirmeyi ve 2014 yılında gerçekleşen güç değişimini tersine çevirmeyi hedefleyen kapsamlı bir hazırlık yürütüyor. Bu süreçte daha önce birbirinden bağımsız hareket eden askerî ve siyasi güçlerin ortak bir yapı altında bir araya getirilmesi, hükûmet cephesinin askerî kapasitesini konsolide etme çabasının en önemli göstergelerinden biri. Eylül ayının başından itibaren Cevf, Beyda, Marib ve Taiz gibi farklı cephelerde kaydedilen ilerlemeler de bu hazırlığın sahadaki yansımaları olarak değerlendirilebilir.
Suudi Arabistan açısından ise doğrudan ve kapsamlı bir kara savaşına yeniden girmek yerine, Husilere yönelik baskının uluslararasılaştırılması daha öncelikli bir seçenek olarak öne çıkıyor. Riyad’ın temel yaklaşımı, Babülmendep üzerinden gerçekleştirilen uluslararası deniz ticaretinin ve enerji taşımacılığının Husiler tarafından tehdit edilmesini yalnızca Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki bir çatışma olarak değil, uluslararası güvenliği ilgilendiren bir mesele olarak konumlandırmak. Böylece Babülmendep’ten ekonomik ve stratejik çıkar sağlayan ülkelerin Husilere karşı daha aktif bir tutum alması ve örgütün oluşturduğu tehdidin uluslararası bir güvenlik sorunu olarak kabul edilmesi hedefleniyor. Bu yaklaşım, Suudi Arabistan’ın askerî ve ekonomik maliyeti tek başına üstlenmek yerine Husiler üzerindeki baskıyı daha geniş bir uluslararası zemine taşımaya çalıştığını göstermektedir.
Önümüzdeki dönemde Yemen hükûmeti ile Husiler arasında çatışmaların yeniden yoğunlaşma ihtimali, her iki tarafın son dönemde gerçekleştirdiği askerî hazırlıklar dikkate alındığında oldukça yüksek görünüyor. Ancak bu çatışmaların yalnızca Yemen sınırları içerisinde kalıp kalmayacağı asıl kritik soru olarak öne çıkıyor. Husilerin Babülmendep üzerindeki konumunu güçlendirmesi, Suudi Arabistan’a yönelik saldırı kapasitesini artırması ve İran’ın Husiler üzerinden Riyad üzerindeki baskısını sürdürmesi, Yemen’deki çatışmanın bölgesel bir hesaplaşmaya dönüşme riskini artırıyor. Böyle bir senaryoda mesele yalnızca Yemen’deki tarafların mücadelesi olmaktan çıkarak Suudi Arabistan’ın güvenliği, Kızıldeniz’deki uluslararası ticaret ve küresel enerji piyasaları açısından da sonuçlar doğurabilir. Özellikle petrol taşımacılığının önemli güzergâhlarından birinin uzun süreli biçimde risk altında kalması, enerji arz güvenliği ve petrol fiyatları üzerinde yeni bir baskı oluşturabilir.
