İnsanlar, İsrail ile Filistin hakkındaki konuşmalarda sıklıkla Başbakan Netanyahu'nun hükûmetine yönelik iç muhalefet konusundaki fikirlerimi soruyorlar.
Hükûmeti ve iki yılı aşkın süredir bir yargı reformu getirme çabasını protesto etmek için sokaklara çıkan binlerce İsrailliyi işaret edip Netanyahu yönetimini sona erdirmek için kaydedilen bu çabalara neden kayıtsız kaldığımı öğrenmek istiyorlar.
Cevabım ise basit, o da İsrail'in yüzleştiği gerçek problemin şu anki hükûmet olmadığı. Hükûmet düşebilir ancak biz rejimin doğasını radikal bir biçimde değiştirene kadar değişen pek bir şey olmayacak, özellikle de Filistinlilerin temel insan haklarına ilişkin şeyler konusunda. İsrail Yargıtayının yakın zamanda aldığı bir karar, bahsimi destekler nitelikte.
18 Mart 2024'te beş İsrailli insan hakları organizasyonu, İsrail Yargıtayına acil bir dilekçe sunarak mahkemeden İsrail hükûmetini ve ordusunu uluslararası insani hukuk altındaki yükümlülüklerini yerine getirmeleri ve Gazze'deki felaket hâldeki koşullar altında sivil nüfusun insani ihtiyaçlarını karşılamaları için talimatlandırmasını istedi.
Dilekçe, yardımların Gazze'ye girmekte olduğu bir zamanda gönderildi ancak sınırı geçen yardım miktarı, yüzde 75'i çoktan yerinden edilmiş olan bir nüfusun minimal ihtiyaçlarını karşılamak için gerekenden çok uzaktı. Hak örgütleri, hükûmetin Gazze'ye -özellikle hâlihazırda dosyalanmış besinsizlik ve susuzluktan kaynaklanan çocuk ölüm vakalarının olduğu kuzey kesimine- yardım, malzeme ve insan kaynakları akışı üstündeki tüm kısıtlamaları kaldırmasını talep etti.
Mahkeme, bir yılı aşkın süre boyunca herhangi bir karar vermeyerek hükûmetin yardımları önlemeye devam etmesine izin vermiş oldu. Hak örgütlerinin dilekçeyi vermelerinden üç hafta sonra mahkeme, sadece hükûmetin dilekçeye verdiği ilk cevabın güncellenmesine ek süre tanımak için toplandı. Bu olay, dilekçenin gidişatının ileriki 12 ay boyunca nasıl ilerleyeceğini göstermiş oldu.
Dilekçe sahiplerinin, sivil halkın gittikçe kötüleşen durumlarının verisini takdim ettikleri ve yargıyla müdahale edilmesinin acil bir ihtiyaç olduğunu vurguladıkları her seferde mahkeme, hükûmetten sadece yeni güncellemeler yapmasını talep etti. Örneğin 17 Nisan'daki güncellemesinde hükûmet, 7 Ekim 2023 ile 12 Nisan 2024 arasında 22.673 tırın sınırı geçtiğini öne sürerek Gazze'ye giren yardım tırı sayısında artış olduğu konusunda ısrarcı oldu. Bu sayı günlük 121 tıra tekabül ediyor ve Gazze'deki hiçbir insani yardım kuruluşuna göre bu, nüfusun ihtiyaçlarını karşılamaya yakın bile değil.
Dilekçenin iletilmesinden en az yarım yıl sonra Ekim 2024'te hak örgütleri, hükûmetin insani yardımları iki hafta boyunca kasıtlı bir şekilde durdurmasından dolayı mahkemeden bir tedbir kararı vermesini talep etti. Cevap olarak hükûmet, Gazze'nin kuzeyindeki durumu yakından izlediğini ve herhangi bir “yiyecek kıtlığı” olmadığını iddia etti. Ancak iki hafta sonra hükûmet, Gazze'nin kuzeyinde kapana kısılan Filistinli sayısını hafife aldığını itiraf etti ve dolayısıyla Gazze Şeridi'ne giren yardımın yetersiz olduğunu kabullenmiş oldu.
18 Mart 2025'te, İsrail ateşkes anlaşmasını ihlal edip Gazze'yi bombalamaya devam ettikten ve Enerji ve Altyapı Bakanı oranın elektrik tedariğini kestikten sonra dilekçe sahipleri, hükûmetin insani yardımın geçişini önleyen kararına karşı bir ara emir için başka bir acil talep sundu. Ancak mahkeme yine herhangi bir hüküm vermedi.
En sonunda mahkeme 27 Mart'ta, hak örgütlerinin dilekçeyi vermesinden bir yılı aşkın süre sonra, kararını açıkladı. Başyargıç Yitzak Amit, Yargıç Noam Sohlberg ile Yargıç David Mintz oy birliğiyle başvurunun yerinde olmadığına hükmettiler. Yargıç David Mintz, “İsrail ordusu ve davalılar, aktarılan yardımın terör örgütü Hamas'ın eline düşmesi ve İsrail'e karşı kullanılması riskini göze alırken bile Gazze Şeridi’ne insani yardım ulaştırılmasını sağlamak adına olağanüstü çaba gösterdi.” şeklinde bir sonuca varırken İsrail'in saldırılarının kutsal bir görev olduğuna işaret ederek yanıtlarına Yahudi dinî metinlerini serpiştirdi.
Dolayısıyla insani yardım kuruluşlarının tekrar tekrar besin eksikliği ve açlıktan ölümlerin dehşet seviyelere ulaştığını vurguladığı bir dönemde İsrail Yargıtayı, hem yargı sürecini ele alış biçimiyle hem de verdiği kararla, İsrail’in, sivil nüfusu hayatta kalmaları için vazgeçilmez unsurlardan mahrum bırakmaktan kaçınma yönündeki hukuki yükümlülüğünü göz ardı etti. Bu yükümlülük, yardım malzemelerinin kasten engellenmesini de kapsıyor. Fiilen mahkeme, açlığın bir silah olarak kullanılmasını meşrulaştırmış oldu.
İşte bu mahkeme, binlerce İsraillinin koruyup kolladığı mahkemedir. Mahkemenin 27 Mart'taki uygulaması ve neredeyse Filistinlilerle alakalı olan diğer bütün uygulamaları, yerleşimci Yahudi nüfusunun haklarını korurken aynı zamanda Filistinli yerlilerin mallarına el konulmasını, yerlerinden edilmelerini ve onlara korkunç bir şiddet uygulanmasını meşrulaştıran İsrail Yargıtayının bir sömürge mahkemesi olduğunu gözler önüne seriyor. Ayrıca Yargıtay, mevcut hükûmetin değerlerini yansıtmasa da -özellikle siyasi yozlaşmayla alakalı konulardaki- şüphesiz bir biçimde sömürge rejiminin değerlerini yansıttı ve yansıtıyor.
Dolayısıyla Tel Aviv'in sokaklarını her hafta sonu dolduran liberal Siyonistler demokrasiyi tehlikeye atan yargı reformuna karşı değil, “Yahudi demokrasisini” tehlikeye atan bir yargı reformuna karşı gösteriler yapıyorlar. Bu protestocuların sadece çok azı; mahkemenin, İsrail'in ırkçılığına ve sömürgeci temeline olan desteğine veya insani yardımlara karşı olan korkunç uygulamalarına karşı vicdan rahatsızlığı duyuyor. Diğer bir deyişle rejim, İsrail'in Yahudi vatandaşları güvende olduğu sürece Filistinlileri ortadan kaldırmaya gönül rahatlığıyla devam edebilir.
Al Jazeera / 10 Nisan 2025 / Çeviren: Tümer Erkin Çiftci

