Gazze: Sınır Tanımayan Vahşet ve Kesintisiz Direniş
Haksöz Dergisi Sayı: 410

Gazze’yi konuşmak, Gazze üzerine tefekkürü, muhasebe etmeyi sürdürmek, gücümüz yettiğince Gazze’yi gündemleştirmek için çaba sarfetmek yaşadığımız zaman diliminde birincil vazifemizdir. Gözlerimizin önünde bunca vahşet icra edilir ve aynı zamanda bu büyük zulme rağmen kardeşlerimiz, mücahidler bütün zorluklara, imkânsızlıklara rağmen sabır ve sebat ehli olduklarını gösterip büyük bir tevekkül ve azimle direnişlerini sürdürürken Gazze haricinde farklı konularla meşgul olmanın, Gazze’den dikkatleri kaydıracak başlıkları gündemleştirmenin doğru olmayacağı açıktır.

Gündeme Bütüncül Perspektifle Yaklaşmak

Bu hassasiyet elbette yaşadığımız dünyada bir dizi düşmanlık ve ifsad ile kuşatıldığımız, çok yönlü bir şekilde mücadele vermekle sorumlu olduğumuz gerçeğini yok saymak, görmezden gelmek anlamına gelmiyor. Bilakis bütüncül bir anlayışla ve tutarlılıkla İslami kimliğimizin gerektirdiği perspektiften karşılaştığımız tüm gelişmeleri değerlendirmek, inancımızın belirlediği istikamette ve ümmetin maslahatı çerçevesinde her hadiseye, her olguya tavır almakla mükellefiz.

Bu tutum Kemalist zihniyetin yolsuz bir müteahhidi ‘ülkenin umudu’ şeklinde pazarlama gayretine karşı da Kıbrıs’tan Avrupa’ya, Özbekistan’dan Arakan’a, Doğu Türkistan’a, Keşmir’e kadar tüm ümmet coğrafyasında yükseltilen İslam düşmanlığına karşı da uyanık ve tavır sahibi olmamızı gerektirir elbette. Burada önem arz eden husus tüm bu gelişmelere, hadiselere mutlaka İslami kimliğimizin gerektirdiği bütüncül bir perspektifle yaklaşmak ve Gazze yaramız oluk oluk kanarken hiçbir gündem maddesinin Gazze’de ortaya çıkan dehşetli hakikati örtmesine izin vermemektir.

Gazzelilerin Acısını Acımız, Filistin Davasını Davamız Bilmek

Ne yazık ki aylardır Gazze acımız dinmiyor, azalmıyor. Bilakis giderek katlanan, derinleşen bir yara şeklinde yüreğimizi kanatıyor. Neredeyse her an, kesintisiz biçimde Gazze’den yansıyan vahşet tabloları ile yeniden ve yeniden sarsılıyor; bu barbarlık karşısında etkili bir adım atamamanın hüznünü, acısını derinden hissediyoruz. Bu manzara karşısında üzülmemek, kinlenmemek elbette mümkün değil. Bilakis iman sahibi olmak bu sıkıntıyı derinden hissetmeyi beraberinde getirmelidir. Akidemiz, kardeşlerimizin yaşadıkları acıları acımız bilmeyi, zalimlere tavır almayı gerektirir.

Bu manada elbette yaşananlar karşısında duyarlı olmak, bu vahşeti boş gözlerle seyreden ruhsuz yaratıklardan ya da zulmün sürekli hale gelmesiyle birlikte zulmü, vahşeti kanıksama illetine yakalanan zaaflı insanlardan farklı bir tutum içinde olmamız şarttır. Şüphesiz kardeşlerinin acısını kendi acısı bilmeyen hakiki iman sahibi değildir.

Mamafih kardeşlerimizin acısını hissetmek ile bu acılar içinde boğulmak ve karamsarlık, çaresizlik ve giderek ümitsizlik atmosferine yakalanmak farklı şeylerdir. Birinci yaklaşım bizi sorumluluğa, harekete geçmeye, elimizden geleni yapmaya; ikinci yaklaşım ise iradesizliğe, sinmeye, hatta öyle ki Allah’ın yardımından umut kesmeye sevk eder. Bu tutum sadece mücadele alanında bizi zayıflatıp düşmanı güçlendirmekle kalmaz, akidemizi de tahrip eder.

Hiç kuşkusuz zalimlerin ve müstekbirlerin güçlerini abartmak Allah Azze ve Celle’nin sıfatlarını yaratılmışlara atfetme yanlışına kapı aralayabilir. Oysa Allah Teâlâ’nın mutlak kudret ve güç sahibi olduğuna, O dilerse her şeyin mümkün olduğuna ve bizim çok zor, hatta imkânsız zannettiğimiz şeylerin gerçekleşebileceğine iman etmek her durumda ümitvar olmayı gerektirir.

Peki, karşımızdaki manzaraya baktığımızda gerçekten de ümitvar olmamızı kolaylaştıran bir durum, bu yönde bir işaret var mı? Ardı ardına yağan vahşet tabloları ve durumun giderek ağırlaşması karşısında iyimserliğimizi korumamızı mümkün kılacak olgular, gelişmeler söz konusu mu?

Öncelikle şu hususun altını çizelim ki eğer tablo bütünüyle kapkara dahi olsa bize düşen vazife inançla, azimle mücadeleyi sürdürmektir. Yapmamız gereken şey karanlığa teslim olmak değil, elimize bir mum alıp ortamı aydınlatmak için çaba göstermektir. Hayatın bir imtihan olduğu ve bizim de ancak Rabbimize kulluğumuzun gereği olan hayırlı ameller sergilemekle mükellef olduğumuz gerçeğini göz önüne alarak en olumsuz, en zor şatlar söz konusu olsa dahi bu doğrultuda gayretlerimizi sürdürmektir.

Kaldı ki Gazze tablosuna baktığımızda sadece maruz kaldığımız acıları, kayıpları, düşmanın sınır tanımaz saldırganlığını konuşmak eksik bir okuma olur. Evet, Gazze’de tüm bunlar devasa boyutlarda yaşanıyor ama aynı zamanda Gazze düşmanın acziyetini de belgeliyor.

Tüm Vahşi Saldırılarına Rağmen Siyonist Düşman Hedeflerine Ulaşamamıştır!

Tam bir buçuk yıldır, küresel güçlerden aldıkları devasa desteğe, her türlü silahı, imkânı, aracı bölgeye yığmalarına ve işledikleri korkunç zalimliklere rağmen hedeflerine ulaşamadılar. Hamas’a boyun eğdiremediler, bir numaralı öncelikleri olan esirlerini kurtarma iddialarını gerçekleştiremediler. Altını üstüne getirdikleri, her yerini harabeye çevirdikleri Gazze’de hâlâ esirlerinin tutulduğu tünellere ulaşabilmiş değiller. “Yok edeceğiz, tozunu dahi bırakmayacağız!” dedikleri Hamas ile pazarlık yapmayı sürdürüyorlar. Sadece bu husus bile Siyonist çetenin ne kadar aciz olduğunun bir delili, göstergesi değil midir?

İşin doğrusu, Siyonist katiller bir yandan vahşetin dozunu artırarak ellerini güçlendirmeye çalışırken asıl manada hâlâ pazarlık masasında sonuç almaya çalışıyorlar. Bombardımanla, muhasarayla, tehditle Hamas’ı kendi belirledikleri şartlarda bir anlaşmaya zorluyorlar. Ama bunu başarabilmiş değiller. Allah’ın izniyle asla da başaramayacaklar. Bu noktada Hamas’a ve mücahid kardeşlerimize güveniyor, onların savaşı da müzakereyi de gerektiği gibi yürüteceklerine inanıyoruz.

Öfkemiz Bizi Yılgınlığa Değil, Daha Fazla Çabaya Sevk Etmeli!

Birileri yorulmuş olabilir, yılgın düşmüş olabilir. Vicdanları kanatan gelişmeler karşısında çaresizlik duygusuyla bu acı tabloya artık gözlerini kapamayı kendisi için bir çıkış, bir mecburiyet olarak algılayabilir. “Gündemde tutarak hiçbir şey elde edemiyoruz, bari unutmaya çalışalım da psikolojimiz daha fazla bozulmasın.” diye düşünebilir.

Bütün bunlar kaçış arayışlarıdır, doğru ve adil bir yaklaşımın tezahürleri değildir. Hayır, bilakis vahşet manzaralarının sistematik bir hale dönüştüğü ve işgalci zalimlerin bilinçli bir yıldırma, boyun eğdirme taktiğinin bir uzantısı olarak katliam siyasetine ivme kazandırdığı bir ortamda bizler hakikati çok daha güçlü bir şekilde haykırmak zorundayız. Zihnimizi, yüreğimizi, dilimizi ve kalemimizi hassaten bu canavarlığı, bu alçaklığı, bu zalimliği teşhir etmek için teksif etmeye, harekete geçirmeye mecburuz.

Bu çabalarımız, bu duyarlılığımız, eylemlerimiz zulmü durdurmaya yetmeyebilir, nihai manada Gazzeli kardeşlerimizin acılarının dinmesine, maruz kaldıkları zulümden kurtulmalarına katkı sağlamayabilir ama bizi canlı tutar, bizi diriltir. İnsan olmanın, mümin olmanın gerektirdiği bir çabaya sevk ederek bize hayat bahşeder.

Zaten mükellef olduğumuz şey de budur. Biz hakkın şahitliğini yapmakla, gücümüz nispetinde adaletin safında zulme karşı tavır almakla mükellefiz. Nihai düzlemde zulmü durdurmak, düşmanı yenilgiye uğratmak, mazlumların acılarını dindirmek Rabbimizin takdirindedir.

Bu sorumluluğu layıkıyla üstlenmek yerine sürekli biçimde yakınanlar, onu bunu suçlayanlar, hiç durmadan karamsar tablolar çizerek moral bozukluğuna ve acziyet, çaresizlik atmosferinin yaygınlaşmasına vesile olanlar vahim bir yanlışın içindedirler.

Acziyetin İçselleştirilmesi Tehlikesi

Ne yazık ki bu ruh haliyle kimi çevrelerin son zamanlarda Gazze’nin boşaltılmasına yönelik Amerikan-Siyonist planlarını, tuzaklarını anlamsız ve sorumsuz bir şekilde dillendirmeye başladıklarına şahit oluyoruz. Kimisi çok enteresan bir şekilde bu dayatmayı Gazze halkının yaşadıkları ıstıraptan kurtuluş kapısı olarak görüyor. “Madem İslam ümmeti olarak, insanlık âlemi olarak bu vahşeti engelleyemiyoruz, öyleyse bu mazlumlar daha fazla acı çekmesin, ABD ve İsrail’in kendilerine çizdiği kadere, dayatmaya razı olsunlar!” der gibi bir tutum içindeler.

Aslında bir anlamda bu yaklaşımlarıyla kimileri vicdanları sızlatan manzaralardan bir an önce kurtularak rahatlamaya çalışıyorlar. Bunun teslimiyet olduğunu, Siyonist işgal projesine karşı on yıllar boyu büyük bedeller ödenerek inşa edilmiş Filistin davasına ağır, çok ağır bir darbe olacağını ise görmezden geliyor ya da tali bir mesele olarak algılıyorlar. Oysa bu tutum Siyonistlerin tuzağına düşmek demektir.

Siyonist çetenin 7 Ekim’den hemen sonra Gazze’yi tümüyle boşaltma planları yaptığına, buna yöneldiğine dair pek çok beyanda bulunduğunu ve bu yönde çaba sarfettiğini biliyoruz. Ama bu planın öncelikle Gazze halkının direnişi ve bölge ülkelerinin buna razı olmaması nedeniyle akim kaldığı biliniyor. Ne var ki Amerikan başkanlık koltuğuna oturmasının ardından Trump’ın Gazze’nin boşaltılmasına yönelik sözleri anlaşılan o ki Netanyahu adlı katile yeniden cesaret kazandırdı.

Trump’ın desteğiyle Siyonist çetenin bir yandan ateşkesi bozma ve saldırılarını yoğunlaştırma konusunda daha bir pervasızlaştığını öte yandan Gazze’yi boşaltma planını yeniden gündemleştirmeye başladığını gördük. Ramazan ayının 2. gününden itibaren Gazze’ye hiçbir gıda malzemesinin sokulmaması, büyük bir nüfusun yaşadığı Refah’ın yoğun bombardımanla tümüyle boşaltılarak tampon bölge haline getirilmeye çalışılması ve bir yandan da Gazze’den ayrılmak isteyenlere izin verileceği ve çıkışlarının sağlanmasına yönelik adımlar Trump planının Siyonistlerce icraya koyulmaya çalışıldığına işaret etmekte.

Tam bu noktada kimi zeminlerde garip bir şekilde Gazze’de yaşanan soykırımdan kurtuluş için Gazze’nin boşaltılması seçeneğinin tartışılmaya başlandığına şahitlik ediyoruz. Bunu dillendirenlerin Gazze’de masum insanların maruz kaldığı korkunç zulüm karşısında çaresizlik içinde bu öneriyi bir çözüm, insanların hayatlarının kurtarılması ve çektikleri acıların sona erdirilmesinin bir yolu olarak kabullendiklerini biliyoruz. Bu formülün adil olmadığını onlar da kabul ediyorlar ama “Madem bu mazlumlara bir kurtuluş sunulamıyor, öyleyse acılar içinde kıvranmalarını izlemek yerine, en azından hayatta kalabilmelerini sağlamak için kerhen de olsa tercih edilebilir.” diye düşünüyorlar.

Doğrusu Gazze halkının maruz kaldığı vahşet dikkate alındığında “Başka çare mi var?” diye düşünmek ve Gazze’nin boşaltılmasına onay vermek anlaşılmaz bir yaklaşım sayılmaz. Ama ne kadar insani ve vicdani görünürse görünsün son kertede bunun işgalci, yayılmacı Siyonizm’in bir planı olduğu ve mücadelede geri adım atmak anlamına geldiği açıktır.

“İnsanların hayatları topraktan daha değerlidir.” denildiğinde güç ve zorbalık karşısında ebedi yenilgiye mahkûmiyet içselleştirilmiş demektir. Şüphesiz insan hayatı mukaddestir, değerlidir ama zulüm karşısında teslimiyetle birlikte elde edilen hayatın izzetli ve şerefli bir hayat olmayacağı da tartışmasızdır.

Filistin topraklarının gasp edilme süreci düşünüldüğünde bu planın ne kadar büyük bir tuzak olduğu görmezden gelinemez. Katliamla, tecavüzle, dehşet saçarak Filistin halkını yaşadıkları beldeleri terk etmek zorunda bırakan Nekbe felaketi dönüşü olmayan bir zilletin yolunu açmış, bugün görüldüğü şekliyle tarihî Filistin beldelerinin, Yafa’nın, Hayfa’nın, Akka’nın, Askalan’ın ve daha pek çok İslam beldesinin neredeyse tümüyle Yahudileştirilmesi neticesini doğurmuştur.

Gereksiz, Abes, Yanıltıcı Bir Gündeme Tâbi Olmak

Bu mesele ile ilgili olarak iç içe geçmiş birçok yanlış var. Her şeyden evvel Gazze halkı ve Hamas azimle, kararlılıkla direnirken düşmanın direnişi tasfiyeye yönelik planını tartışmaya açmak vahim bir yanlıştır. Bu tartışmaya dâhil olmak Filistin’de yüz yıllık işgal ve kolonileştirme siyasetini anlamamak ya da ona teslim olmak demektir. Bugün Gazze’de, Allah muhafaza, tehcir planları başarılı olacak olsa, Siyonistlerin çok daha azgın bir şekilde eylemlerine ivme kazandıracakları, Filistin’i ve mücavir bölgeleri Yahudileştirme siyasetine hız verecekleri açıktır. Yani sorun sadece Gazze’yi korumak, Gazze toprağında varlığımızı devam ettirmek değil, Filistin’i bütünlüğüyle korumak ya da tümden vazgeçmek sorunudur.

Kavramsal manada da bariz bir yanlış söz konusudur. Siyonistlerin planlarının tatbikini hicret kavramıyla tanımlayarak dolaylı biçimde meşrulaştırmak çok büyük bir yanlıştır. Burada odaklanılması gereken husus hicret değil, tehcir, zorla sürgün etme, yerinden etme, gasp ve soykırımdır. Evet, tarih boyunca iman edenler, resullerin de maruz kaldıkları üzere, yaşadıkları beldelerden uzaklaşmaya ve dinlerini, şereflerini, hayatlarını koruyabilecekleri emin beldelere göç etmeye, hicret etmeye mecbur kalmışlardır. Bu yönüyle hicret belki de ileriye doğru daha güçlü bir adım atmak üzere geri çekilmeye benzetilebilir. Ama adımımız bizi daha geriye götürecekse ve düşmanı güçlendirecekse bunun üzerinde çokça düşünmek gerekir.

Hicretin mahiyeti ve yönüne baktığımızda örneğin Musa’nın (as) Firavun’dan zulüm altındaki kavminin Mısır’dan çıkmasını engellememesini talep ettiği, buna karşın Firavun’un köleleştirdiği Benî İsrail’in oradan ayrılmasına asla razı olmadığını görüyoruz. Yani Musa’nın ve kavminin hicreti Firavun’a rağmendir. Aynen Resulullah (s) ve ashabının Kureyş cahiliyesinin engelleme çabalarına rağmen Habeşistan ve Medine’ye hicret eyleminde olduğu gibi. Dolayısıyla sadece zulmün yaşandığı bir yerden güvenli bir yere taşınmaktan öte, hicret hadisesinin kime ne getireceğinin, kimden ne götüreceğinin hesabı göz önünde bulundurulmalıdır.

Gazzelilere Ne Söylemeliyiz?

Zalimlerin işgal ve katliamlarına karşın direniş olanca heybetiyle devam ederken düşmanın uzun dönemli planlarına hizmet edecek şekilde gündemlerle meşgul olmak en hafif deyimiyle basiretsizliktir.

Öte yandan bazıları tehcir dayatmasının hicret kavramıyla meşrulaştırılması çabasına karşı çıkıyor ama “Eğer Gazzeliler çıkmak isterlerse tercih onlarındır, diyecek bir şey olmaz.” diyorlar. Bu da doğru bir tavır değildir. Neden direnişi, sabrı, sebatı birbirimize tavsiye etmek durumunda olmayalım? Gücümüz kardeşlerimizin maruz kaldıkları zulmü ortadan kaldırmaya yetmiyor diye onlara “Başınızın çaresine bakın, direnmekten vazgeçebilirsiniz, bu sizin hakkınız” mı demeliyiz? Direnişi tavsiye etmek, sabırlı olmaya teşvik etmek emri bil maruf yükümlülüğümüze daha uygun bir tavır olmaz mı?

Elbette bunca vahşete maruz kalan ve hiçbir şekilde kendilerine doğrudan ve somut bir askerî yardım sunulamayan, desteksiz ve sahipsiz bir biçimde mücadelelerini sürdürmek durumunda kalan kardeşlerimizi yoruldukları, zayıf düştükleri, geri çekilmek istedikleri için suçlayamayız. Ama suçlamamak demek “marufun tavsiye edilmesine gerek yok” anlamına da gelmez.

Tamam, suçlamayalım, takatlerini aşan bir zulme maruz kalan kardeşlerimizi yoruldukları, bir çıkış yolu aradıkları için de eleştirmeyelim ama yine de onlara Allah yolunda bedel ödemenin bir şeref olduğunu her daim hatırlatalım. Her türlü zorluğa, imkânsızlığa rağmen karşılaştıkları bu zulümlere, saldırılara sabretmelerinin hem ahiretleri için hem de ümmetin geleceği açısından çok büyük bir kazanım olacağını, direnişle belki dünyevi manada çok şey kaybettiklerini ama büyük bir hayır ve şeref kazandıklarını hatırlatmaktan da geri durmayalım. Mekke’de müşriklerin müminlere yönelik azgınlaşan eziyetleri, işkenceleri karşısında o an elinden bir şey gelmeyen, onları kurtaracak bir gücü olmayan Allah Resulü’nün (s) büyük bir zulme maruz kalan Yasir ailesine sabır tavsiyesinde bulunmasını örnek alalım.

Faydasız Hesaplaşmalar, Anlamsız Düşmanlıklar

Gazze’de ateşkesin bozulup soykırım sürecinin yeniden yoğunlaşmasıyla birlikte önceki dönemde sıkça karşılaştığımız garip, basiretsiz, hikmetsiz tavırlara yeniden şahit olmaya başladık. Anlamsız hesaplaşmalar, içe dönük ithamlar, moral bozmaya yönelik söylemler en az Siyonistlerin karalamaya yönelik propagandaları kadar etkili olmaya başladı. Azılı düşmandan ve küresel hamilerinden, okları içe döndürmeye yönelik tartışmaların ne kadar vahim bir yanlış olduğu bazılarınca ısrarla görmezden gelindi. Bu tutumun mücadeleye, davaya, hatta Rabbu’l-Âlemin’e tevekkül ve teslimiyetimize zarar verdiği bir türlü idrak edilemedi.

Bu zaaflı tavır ateşkesin bozulması ve tekrardan Siyonistlerin saldırılarını yoğunlaştırmalarıyla birlikte nüksetti. Yine aynı şekilde eylemleri değersizleştirme, Türkiye’ye yönelik şüpheler, bölge ülkelerine dönük iş birliğinden ihanete varan ithamlar sıkça dillendirilmeye başlandı. Tüm bu söylemlerin, sözde uyarıların, dikkat çekmelerin mücadeleye ne faydasının olduğu sorgulanmaksızın, kimin işine yaradığı düşünülmeksizin yine ortalığa saçıldığını gördük.

Hiçbir müşahhas delil, veri olmaksızın Gazze’nin boşaltılması üzerine İsrail’in bölge ülkeleriyle anlaştığı ve bu uğursuz planın yürürlüğe girdiği iddia edildi. Türkiye’nin de teşvikiyle, yeni yönetimin bu doğrultuda Suriye’de kamplar kurulmasına onay verdiği yazıldı, çizildi. Hatta Azerbaycan’da Türkiye ile Siyonist çete temsilcilerinin Suriye’de çatışmasızlık mekanizması oluşturulmasına yönelik görüşmeler yaptığına dair açıklamaların da bu planları doğrulayan beyanlar olarak görülmesi gerektiği öne sürüldü.

Bu söylemler ya derin bir kin ve nefretin dışa vurumu, siyasi-ideolojik bir ahlaksızlığın yansımaları olarak ya da olsa olsa büyük bir basiretsizliğin, derin bir ruh hastalığının tezahürleri olarak değerlendirilebilir. Birileri ısrarla Türkiye’ye, Erdoğan’a vuracağım diye her türlü komploya, en ucuzundan dahi olsa siyasi iftiralara sarılmakta bir beis görmüyor. Aynı zihniyet zaten Suriye’de yeni yönetimi mahkûm etmek için 14 yıldır sürdürdüğü mesaiye 8 Aralık 2024’te Şam’ın fethinden sonra da hız vermiş durumda.

Suriye’de Gazzeliler için kamplar kurulmaya başlandığı saçmalığını dillendirmekten çekinmeyenlerin dayanağı ne? Uluslararası medyada bu yönde haberler çıkmış olması! Nasıl bu kadar basiretsiz olunabiliyor? Fasıktan gelen haberleri tahkik emri hiç duyulmamış mı? Hepsini bir yana bırakalım, hiç mi haritaya bakmıyorlar? Gazzeliler Suriye’ye hangi yoldan ulaşacaklar, yüzerek mi gelecekler?

Neymiş, Trump iki ülke ile Gazzelilerin tehciri hususunda görüştüklerini söylemiş, bu iki ülkeden birinin Türkiye olma ihtimali çok yüksekmiş! Neden bu nefret? Bugüne kadar Türkiye’nin sergilediği tavrı tüm dünya Filistin davasının sahiplenilmesi ve Hamas’ın himaye edilmesi olarak görürken, bu insanların saplandıkları bu hissiyat gerçekten ne kadar garip! Tamam, yetersiz bulabiliriz, daha fazla şeyin yapılmasını talep edebiliriz, etmeliyiz de!

Yetersiz Kalma Eleştirisiyle İşbirlikçilik İthamı Farklı Şeylerdir!

Elbette başta Türkiye olmak üzere bölge ülkelerinin tümünün Gazze için çok daha fazla gayret sarfetmesini, hatta Siyonist çetenin zulmünü, vahşetini durdurmak için askerî tedbirler almalarını, sadece diplomatik, siyasi, iktisadi destekle sınırlı kalmayıp fiilen Siyonist vahşeti durdurmak için harekete geçmelerini isteriz. Bu tür bir çaba içinde olunmayışını büyük bir eksiklik, açık bir zaaf olarak görür ve eleştiririz. Ama mahkûm etmek, işbirlikçilikle, ihanetle suçlamak salim bir aklın ürünü olabilir mi?

Azerbaycan’daki görüşmelerle ilgili olarak üretilen evhamlı tutumun da temelsiz olduğunu görmek lazım. Biz elbette güç sahibi bir devlet olarak Türkiye’nin Siyonistlerle müzakere değil savaş içinde olmasını arzu ederiz, o günlerin gelmesi için de dua eder, gayretlerimizi sürdürürüz. Mamafih Siyonist çetenin arkasına aldığı devasa destek ile bölgede ciddi bir askerî güç olduğunu da görmezden gelmeyiz, gelemeyiz. Neden görüşmek, müzakere etmek bizatihi işbirlikçilik olarak değerlendiriliyor? Hamas da dolaylı da olsa Siyonist çeteyle görüşmüyor mu?

Diyorlar ki “Suriye hakkında Türkiye neden Siyonist çeteyle pazarlık yapıyor? Ne yapacaksa kendisi yapsın ve Siyonist çeteyi umursamasın!” Güzel ama bu yaklaşım gerçekçi mi? Aynı mantıkla örneğin, “İran Dışişleri Bakanı Umman’da Trump’ın temsilcisiyle neden görüşüyor? İran’ın nükleer kapasitesinin ne olacağına ABD ne karışır?” denilmesi tutarlı ve gerçekçi bir yaklaşım olarak görülebilir mi?

Ümitvar Olmak İmanın Gereğidir!

Adil olmak, makul olmak, insaflı olmak zorundayız. Aynı şekilde Allah’ın rahmetinden asla ümit kesmemeli; kardeşlerimize, mücahidlere güvenmeliyiz. Evhamlı, endişeli bir ruh haliyle sürekli biçimde hadiseleri kötüye yormak, her gelişmeyi aleyhe yorumlamak mümin tavrı değildir. Bizi daha hayırlı, daha etkili, daha sonuç alıcı çabalara sevk etmez, bilakis motivasyonumuzun azalmasına ve irademizin kırılmasına sebep olur. Her hadiseyi olumsuz değerlendirmek, sürekli kötülüklere, olumsuzluklara kulak kabartmak münafıklara has bir vasıftır. (Münafikun Suresi, 4)

Tedbirli olmak, dikkatli olmak ile kaygılı olmak farklı şeylerdir. Karamsarlık, kötümserlik içimizi karartır, enerjimizi azaltır, müminlere bakışımızı olumsuz etkiler ve ilişkilerimizi zayıflatır. Oysa bizim daha fazla çabaya, daha fazla mücadeleye bunun için de ümitvar olmaya, diri ve direngen olmaya ihtiyacımız var. Resulullah’ın (s) Hendek günündeki tutumu bize yol göstermelidir. Son derece dehşetli bir atmosferde, müminlerin çok büyük bir ordu tarafından muhasara altına alındığı ve topyekûn imha edilme tehdidiyle karşı karşıya oldukları bir ortamda, o (s) kayaları kırarken çıkan kıvılcımların Bizans’ın ve Pers’in fethinin müjdecisi olduğunu ashabına söylüyordu. Hatta bunu söylerken münafıklar bu sözlerle alay ediyor, Resulullah’ın, ashabını kandırdığını iddia ediyorlardı. Rabbu’l-Âlemin Gazze’de maruz kaldığımız büyük zulmü, muhasarayı da yeni fetihlerin müjdecisi eylesin.

Zalimlerin hesapları, tuzakları varsa Allah’ın da bir hesabı ve onların tuzaklarını başlarına geçirecek gücü, kudreti vardır. Bize düşen tüm şeytani planlar karşısında Filistin davasına sahip çıkmak, kardeşlerimizin yanında durmak ve mücadeleyi ne pahasına olursa olsun ayakta tutmak için çaba sarfetmektir. Kuşkusuz Allah Teâlâ günleri insanlar arasında döndürendir. Bugün güçlü görünenlerin hali bizi yanıltmasın. İsrail de ABD de bir gün mutlaka çökecektir. Allah Teâlâ’nın sünneti yükselen her şeyi günü geldiğinde zayıflatması, inişe geçirmesidir. Enes’ten rivayet olunduğuna göre Nebi (s) şöyle buyurmuştur: “Dünyada yükselttiği bir şeyi illaki tekrar alçaltması Allah üzerine haktır.” (Buhari, Ebu Davud, Nesai)

Zalimlerin Dehşetten Gözlerinin Yuvalarından Fırlayacağı Gün Gelecektir!

Rabbimizin vaadine inanıyoruz. O, kadir-i mutlak’tır, her şeye gücü yetendir. O ihmal etmez, sadece imhal eder, mühlet verir. Ve günü geldiğinde zalimler hak ettikleri cezaya çarptırılırken, muttakiler, sözünde sadık olanlar Rabbu’l-Âlemin’in vaadine erişirler: “Allah sizden inanıp sâlih amel işleyenlere vaat etmiştir. Onlardan öncekileri nasıl hükümran kıldıysa, onları da yeryüzünde hükümran kılacak ve kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine sağlamlaştıracak ve korkularının ardından kendilerini tam bir güvene erdirecektir.” (Nur, 24/55)

Bu düzen böyle gitmeyecek, mutlaka bugün egemen görünen zalimler de zayıflayacak, düşecek. Bugün için bu bize uzak görünebilir ama Rabbimiz indinde bu hiç de uzak değildir. Resulullah’ın (s) buyurduğu gibi: “Her gelecek olan yakındır. Gelecek olana uzaklık yoktur. Allah hiç kimsenin acelesi için acele etmez; insanların işini basite almaz. İnsanların dilediği değil, Allah’ın dilediği olur. Allah bir şey diler, insanlar başka bir şey. İnsanlar istemese de Allah’ın dilediği olur. Allah’ın yakınlaştırdığını uzaklaştıracak, O’nun uzaklaştırdığını yakınlaştıracak hiçbir şey yoktur. Allah’ın izni olmadan hiçbir şey olmaz.” (Ebu Davud, Taberani)

Haksöz Arşivi