Filistin’e Adanmış Bir Ömür
Haksöz Dergisi Sayı: 411

L. Collins ve D. Lapierre tarafından kaleme alınan “Kudüs Ey Kudüs” adlı eserde Golda Meir’i “Kievli marangozun kızı” (Sanırsınız ki Kudüs'e sahne almak için gelmiş!), David Ben Gurion’u “Duvarı baştanbaşa kitaplarla kaplı odada bekleyen bilge!” olarak bize yuttururlar. Aynı zihniyet, İngiliz Orduları Genel Komutanlığı tarafından başına 25.000 İngiliz lirası ödül konduğu için Avrupa’ya kaçmak zorunda kalan ve tek derdi Filistin olan Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseyni’yi Nazi Almanya yönetimini Yahudilerin katliamı için teşvik ettiği ve Holokost iştirakçisi olduğu yalanına inandırmıştı bizi. İnanmamıştık belki ama zihinlerimiz işgal edilmişti bir kere. Ta ki Aksa Tufanı’ndan sonra Filistin okumalarını yoğunlaştırdığımız ve “Kudüs’ten Beyrut’a Hatıratım ve Mücadelem” kitabını okuyana kadar.

Filistin Yüksek Arap Konseyi İcra Kurulu Genel Sekreteri Abdulkerim el-Ömer’in, yakın çalışma arkadaşı Hacı Emin el-Hüseyni’nin Filistin dergisinde 1967-1975 yılları arasında yayınlanan ve 1937-1948 yıllarını kapsayan 75 bölümlük anılarını kitap haline getirdiği “Kudüs’ten Beyrut’a Hatıram ve Mücadelem” adlı eseri Ekim 2024’te Ömer Tellioğlu’nun tercümesiyle Ketebe Yayınları’ndan çıktı.

Hacı Emin el-Hüseyni ile ilgili bu kitaptan önce Türkçeye çevrilmiş iki eser bulunmaktaydı: Akademi Yayınları’ndan çıkan Philip Matter’in “Kudüs Müftüsü” eseri ve İletişim Yayınları’ndan çıkan Zvi Elpeleg’in “Filistin Ulusal Hareketinin Kurucusu Hacı Emin el-Hüseyni” eseri. “Kudüs’ten Beyrut’a Hatıram ve Mücadelem” eseri, bu iki eserin iddialarının test edilmesi açısından da bir imkân oluşturmuş durumda.

Hacı Emin el-Hüseyni’nin ayak izlerini yine Ketebe Yayınları’ndan çıkan “Ali Ulvi Kurucu’nun Hatıraları” adlı kitapta da görmek mümkün. Mısır’da eğitim gördüğü dönemde el-Hüseyni’yle karşılaşan Ali Ulvi Hoca, özellikle onun Almanya anılarından bahsetmektedir.

Filistin’e adanmış bir ömrün hayat hikâyesi özetle şöyle:

Hacı Emin el-Hüseyni 1897’de Kudüs’te doğdu ve ilköğrenimini burada tamamladı. Daha sonra eğitimine Mısır’da Ezher Üniversitesinde devam etti (1912). 1915 yılında İstanbul’da Mekteb-i Harbiye’ye girdi ve buradan kurmay subay olarak mezun oldu. Önce I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusunda İzmir ve Karadeniz’de görev aldı. Savaş sonunda Kudüs’e geri döndü. Bu sırada halk arasında yeni yeni başlayan isyan hareketlerine katıldı. 1920 Nisan’ında Kudüs’te Nebi Musa ayaklanmaları sırasında suçlu görüldüğünden tekrar takibe uğradıysa da Şam’a kaçmayı başardı. Kısa bir süre sonra İngiliz Yüksek Komiserliğinin af çıkarması üzerine de Kudüs’e geri döndü. 1921’de, Kudüs Müftüsü olan ağabeyi Kâmil el-Hüseyni’nin vefatı ile boşalan başmüftülük makamına getirildi. 1928 ve 1929 yıllarında Yahudilere karşı Müslüman halkın ayaklanmasında önemli roller üstlendi.

Filistin davasının İslam dünyasında da sahiplenilmesi için Dünya İslam Kongresi’nin Kudüs’te toplanmasına öncülük etti ve kongrenin başkanlığına getirildi (1931). Daha sonra benzer toplantılar Mekke, Karaçi, Bağdat, Amman ve Mogadişu’da tekrar edildi.

İngilizlerin Filistin’i taksim planı netleşince direniş de hız kazanmaya başladı. 1937 yılında “Nebi Musa” etkinliklerinde konuşması nedeniyle halkı ayaklandırma suçlanmasıyla tutuklanmak istenince Lübnan’a kaçtı. Lübnan’dan Irak’a, oradan da İran’a geçti.

İşgalcilere karşı direniş çağrısı dolayısıyla “suçlu” duruma düşünce 1941’de Arap davasına destek sağlamak için Türkiye üzerinden Berlin’e gitti. Mayıs 1945’e kadar burada kaldı. Nazilerin işgal ettiği ülkelerden Filistin’e Yahudi göçünü engellemeye çalıştı. Almanlar da İngiliz idaresi altındaki Müslüman cemaatleri etkilemek ve onları İngilizlere karşı kışkırtarak Süveyş Kanalı’nı ele geçirmek için Emin el-Hüseyni’yi desteklediler. Savaşın sonucu belli olmaya başlayınca Fransa’ya kaçtı. Ancak Fransızlar tarafından tutuklanarak Paris’te bir yıl boyunca göz hapsinde tutuldu. Bu sırada İngiltere, Yugoslavya ve Amerika, Emin el-Hüseyni’nin savaş suçlusu olarak yargılanması için teslim edilmesini istedilerse de Fransa onu vermeyi reddetti. Emin el-Hüseyni sonunda Mısır’a kaçmayı başardı (1946).

Uzun bir sürenin sonunda Avrupa’dan eli boş dönen Emin el-Hüseyni, mücadelesine tekrar Arap topraklarında devam etti. 11 Haziran 1946’da Kahire’de Arap Birliğinin kararıyla kurulan el-Heyetü’l-Arabiyyetü’l-Ulyâ li-Filistin’e başkanlık eden Emin el-Hüseyni kısa zamanda Kudüs, Şam, Beyrut, Bağdat ve Karaçi’de bu teşkilâta bağlı bürolar açtı. Ayrıca aynı teşkilâta bağlı olarak Asya, Avrupa, Afrika ve Amerika’da temsilcilikler kuruldu. Birleşmiş Milletler teşkilâtının 29 Kasım 1947 tarihinde benimsediği Filistin taksim planı engellenmeye çalışıldı. Emin el-Hüseyni, bütün bu teşkilâtların masraflarını karşılamak üzere Beytülmâl el-Arabî adıyla bilinen bağımsız bir fon oluşturdu.

1948’de Filistin toprakları üzerinde İsrail Devleti’nin kurulmasından sonra 1 Aralık 1948 tarihinde Gazze’de toplanan I. Filistin Halk Meclisi’ne başkanlık eden Emin el-Hüseyni, işgal altındaki toprakların kurtarılması ve Yahudilere karşı mücadelenin yürütülmesi amacıyla Genel Filistin hükümetinin kurulduğunu ilân etti. Merkezi Kahire’de bulunan bu hükümetin faaliyetleri kısa bir süre sonra Mısır hükümeti tarafından engellendi. Emin el-Hüseyni, 1951’de kırk beş İslam ülkesinin katılmasıyla Karaçi’de toplanan Dünya İslam Kongresi’ne başkan seçildi. 1955 yılında Endonezya’da toplanan Bandung Konferansı’na Filistin adına başkanlık ettiği bir heyetle katıldı. Kahire’den sonra faaliyet merkezini 1959’da Beyrut’a taşıyan Emin el-Hüseyni siyasî çalışmalarını burada sürdürdü. 1962 Mayıs’ında 37 İslam ülkesinin iştirakiyle Bağdat’ta toplanan Dünya İslam Kongresi’ne başkanlık etti. Yine aynı yıl Mekke’de kurulan Râbıtatü’l-Âlemi’l-İslami teşkilatına kurucu üye olarak katıldı. 1967’de otuz yıldan beri ayrı kaldığı Kudüs’e döndü. İsrail ile doğrudan görüşmelerin uygun olmayacağını, bu toprakların Filistin’e ait olduğunu ve geri alınması için gerekirse harp edilmesi fikrini hayatı boyunca taşıdı. 4 Temmuz 1974 tarihinde Beyrut’ta vefat etti.

Kudüs’ten Beyrut’a Hatıram ve Mücadelem” kitabında Hacı Emin el-Hüseyni’nin hayat hikâyesinin ardından hatıralarına üç ayrı bölümde yer verilmekte.

Avrupa -hususiyetle Almanya- yıllarına dair anlattıkları, ziyaret ettiği yerler ve görüştüğü kişiler ile ilgili birinci bölümde yer alan nakiller şüphesiz hatıratının en ilgi çekici kısımlarını teşkil etmektedir. Verdiği detaylı bilgiler, bu hatıratı, İslam âleminin II. Dünya Savaşı’ndaki vaziyeti üzerine çalışanların ilgisiz kalamayacağı bir kaynak haline getirmektedir. Bu meyanda Filistin’e Yahudi göçünün engellenmesi, Filistin’in ve o tarihte İngiliz ve Fransız işgali altındaki diğer Arap ülkelerinin bağımsızlıklarının tanınması için Alman makamları ile yaptığı yazışma ve görüşmeleri ve bu hususlarda Almanlar tarafından verilen siyasi ve askerî desteği de ayrıntılı bir şekilde nakletmiştir. Ayrıca Mihver devletlerinin liderleri Adolf Hitler ve Benito Mussolini’nin yanı sıra SS lideri Heinrich Himmler ve Alman Dışişleri Bakanı Joachim von Ribbentrop başta olmak üzere II. Dünya Savaşı’nın pek çok meşhur simasıyla yaptığı birebir görüşmeleri tafsilatıyla kaydetmiştir. Bunların yanı sıra, Bosnalı Müslümanlardan oluşan ve kuruluşuna kendisinin de katkıda bulunduğu 13. Dağ Tümeni (Hançer) ile ilgili bilgiler verirken Bosna’nın ve Boşnak Müslümanların 1940’lı yıllardaki dinî ve sosyal durumuna dair tespitleri de dikkat çekicidir.

Üzerine atılan iftiraların aksine gözetim altında tutulduğu Fransa’dan Arap topraklarına (Mısır’a) geliş serüvenini anlattığı “Arap Vatanına Dönüş” adını taşıyan ikinci bölümde; II. Dünya Savaşı sonrası Filistin’e Yahudi göçünün hızlanmasını ve galip devletlerin İsrail’in kuruluşu için olağanüstü çabalarını, Arap devletlerinin de buna engel olamayışlarını belgeler eşliğinde anlatmaktadır. Ayrıca, Filistin’deki Haganah, Irgun ve Stern gibi Yahudi terör örgütlerinin İngiliz manda yönetimine ve Filistinlilere karşı giriştiği eylemlerden bahsederek bu grupların bu eylemlerle İngilizleri Filistin’i kendilerine bırakmaya zorladıkları ve Arapları da göçe ve arazilerini terke mecbur bıraktıkları yorumunda bulunmaktadır.

Kitabın “Filistin Halkının Mücadelesi” başlığını taşıyan son bölümünde ise taksim kararıyla başlayan Filistin direnişinin aşamaları, zorluklar ve yanlış politikalar nedeniyle yaşanan göç ve göçün oluşturduğu toprak kayıpları detaylı bir şekilde anlatılmakta. Hatırat Safed’in düşüşüyle son bulmakta.

Kitapla ilgili şu hususların altını çizmek mümkün:

- Arap ülkeleri ve İttifak devletleri ilişkilerinin iç yüzü içerden birinin değerlendirmeleriyle sunulmakta. Emin el-Hüseyni, Arapların Osmanlı’dan ayrılışlarını bir bütün oluşturamadıkları için eleştirmekte ve emperyalist planın sonucu onlarca devlete bölünerek darmadağın edildiklerini ifade etmekte. Ayrıca dikkat çekici bir öngörü ortaya koyarak bu Arap devletlerinden bir kısmının mezhepsel ve etnik temelde kendi içlerinde de parçalara ayırılacağı tespitini yapmakta. Müftü, bugünleri görürcesine Suriye’de bir Alevi (Nusayri) bir Sünni bir de Dürzi devleti kurulacağını, Irak’ın ise Şii, Sünni, Kürt ve Türkmen devletçikleri olarak dört parçaya bölüneceğini, Kuzey Yemen’in Zeydi ve Şafi devletlerine bölüneceğini, Sudan’ın da güney ve kuzey olarak ikiye ayrılacağını belirtmektedir (s. 420).

- Filistin meselesinin sadece Filistinlilerin veya Arapların meselesi olmadığı, tüm İslam âleminin meselesi olduğu anlayışının nasıl oluştuğunun detaylarını bu kitapta rahatlıkla görmek mümkün. Nitekim İngiliz-Yahudi siyaseti Filistin meselesini Arap ve İslam dünyasının geri kalanından kopartıp Filistin'e has mahalli bir mesele haline getirmenin çabası içindeydi. Hüseyni, bu çalışmalarında büyük ölçüde başarılı oldu ve böylece Filistin meselesi mahalli bir mesele olmaktan çıkıp bütünüyle İslam ve Arap âleminin meselesi haline getirilmiş oldu. Kudüs Müftüsü bu amaç doğrultusunda 1931 yılında Kudüs'te genel bir “İslam Dünyası Konferansı” düzenlenmesi çağrısında bulundu. Bu konferansa İslam dünyasının her tarafından temsilciler katıldı. Konferansta, Yahudilerin Mescid-i Aksa'daki dinî emelleri, Filistin'i bir Yahudi devletine dönüştürme siyaseti gibi Filistin'i tehdit eden konular ele alındı. Bu konferans kendi alanında bir ilkti. İslam dünyasından ve dünyanın her tarafından çok sayıda önemli şahsiyet bu konferansa iştirak etti. Konferansa, Filistin, Suriye, Lübnan, Irak, Suudi Arabistan, Mısır, Libya, Yemen, Tunus, Cezayir ve Balkan ülkelerinden Müslümanlar (Boşnaklar ve diğer milletler) katıldı. Aynı zamanda Rusya Müslümanlarından, Türkistan ve Hindistan Müslümanlarından, Endonezya'dan, Çin ve bazı Müslüman Afrika bölgelerinden temsilciler de konferansta hazır bulundu. Davete rağmen Türkiye’den konferansa kimse gönderilmedi (s. 24).

- Emin el-Hüseyni’nin dikkat çeken diğer bir öngörüsü “göçün ülke çıkarları açısından büyük kayıplara sebep olacağı” mülahazasıyla çatışma bölgelerindeki Filistinlileri ülkeden tamamen ayrılmak yerine daha güvenli kesimlere çekilmeye teşvik etmek gerektiği ve Arap hükümetlerinden zaruri haller dışında Filistinli mültecileri kabul etmemeleri konusundaki ısrarları idi. Müftü, bu hususta şöyle diyor: “Filistin'e komşu ülkelerin yaptığı en önemli yanlışlardan biri ülkelerinin kapılarını Filistinlilere kaçarak onların göçlerini kolaylaştırmalarıdır. Oysa Filistin Yüksek Arap Konseyi, Filistinlilerin hangi şartlar altında olursa olsun ülkelerinde kalmaya devam etmeleri konusunda aşırı duyarlılık göstermektedir. Komşu Arap devletlerinin hepsine sınırlarını kapatmalarını ve hiçbir Filistinliye ülkesini terk etmesine izin vermemelerini rica eden mektuplar gönderildi. Filistinliler olarak ya Filistin'de yaşayacak ya da hep birlikte Filistin'de ölecektik.” (s. 486)

- Sürecin en başından içinde olan biri olarak Arap ordularının Filistin’e girmemeleri gerektiği yönündeki yaklaşımı da dikkat çekicidir. Arap ordularının müdahil olmasının Filistin direnişini bitirdiğini, Arap liderlerinin büyük vaatlerinin Filistin halkında gevşekliğe sebebiyet verdiğini, Filistin’de topraklarını kanlarının son damlasına kadar savunacak yeterince direnişçinin bulunduğunu, Arap ülkelerinin Filistin halkına silah ve askerî eğitim vermelerinin yeterli olacağını ifade etmektedir (s. 483).

- Emin el-Hüseyni, Arap ülkeleri ve liderlerini Filistin konusunda takındıkları tutumları nedeniyle ihanetle suçlamaktan çok, oyuna gelme, mecbur olma, işin ciddiyetini kavrayamama, gevşek davranma, tehlikeyi iş işten geçtikten sonra anlama gibi daha yumuşak ifadelerle eleştiriyor: “Arap yetkililerin en büyük hatası, Siyonistlerin, önlenmesi için çaba harcanması gereken yakın bir tehdit oluşturduğunu kabul etmemeleriydi. Ya da Arap ülkeleri için oluşturduğu tehlikeyi kavrayamamalarıydı. Bundan dolayı ne gereken tedbirleri aldılar ne ordu oluşturdular ne zorunlu askerliği getirdiler ne de mevcut orduları gerekli genel talime tâbi tuttular. Yahudilerin gerçekleştirdiği yıkıcı saldırılara rağmen bazı Arap ülkeleri hâlâ zorunlu askerlikten ve genel askerî talimden yoksundur. 1948 ve 1967 Nekbe’lerinden sonra aşağılanma ve utançtan başların öne eğilmesine rağmen Arap milleti hâlâ alması gereken ibreti almış gözükmüyor.” (s. 484)

- Emin el-Hüseyni, Avrupa’da bilhassa Almanya’da II. Dünya Savaşı sırasında İslam dünyasından birçok ünlü sima ile görüşme fırsatı bulduğunu ve özellikle doğu meselesi konusunda (Avrupa’ya göre doğu) bazı bilgilere birinci ağızdan şahitlik ettiğini detaylarıyla anlatıyor. En dikkat çekici olanlarından Mustafa Kemal’in Harbiye’den arkadaşı Kemal Ohri Bey ile 1943 yılında defalarca görüşmesi ve I. Dünya Savaşı sonrası Türkiye Cumhuriyeti’nin İslam dünyasından nasıl koptuğunu içerden birilerinin şahitliği ile aktarması: “Müttefik devletler, bilhassa İngiltere, Türkiye'nin çöküşün ve parçalanıp yok olmanın eşiğindeyken tekrar faal bir şekilde ayağa kalkmasından endişeye kapıldı. Bundan dolayı İngiliz hükümeti Türkleri boyun eğdirmek için bir kez daha savaş yoluna başvurma kararı aldı. İngiltere Başbakanı Lloyd George savaş için yeni bir bütçeyi onaylatmak ve Yunanistan'a yardım ederek Türkiye üzerine ikinci bir askerî hamleyi başlatmak için Avam Kamarası'ndan onay talep etti. Avam Kamarası bu talebi onayladı. Bunun üzerine Mustafa Kemal, İsmet İnönü'yü Londra'ya gönderdi. İnönü, Londra'da İngiliz hükümet yetkilileri ile görüşmeler yaptı. Bunların başında İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon gelmekteydi. Onun ifadesine göre Curzon kati bir duruş sergileyerek İsmet'e şöyle dedi: ‘Sizin bağımsızlığınızı onaylamamız mümkün değildir. Çünkü bunu yaparsak o zaman siz tekrar Müslümanların etrafında toplandığı bir çekirdek haline gelir, çok uğraştığımız ve uzun zaman savaştığımız Şark Meselesinde başa döneriz.’ İsmet bunun üzerine konu hakkında istişarede bulunmak için Mustafa Kemal'in hükümet merkezi yaptığı Ankara'ya gitti, ardından da görüşmelere devam etmek için Londra'ya döndü. O zaman, Balkan, Trablusgarp ve I. Dünya Savaşı gibi uzun savaşlar neticesinde Türkiye çok zayıf bir durumda bulunmaktaydı. Mustafa Kemal, hâkimiyet kürsüsüne oturmanın tadını tattığı bir sırada durumun hassas ve tehlikeli olduğunu hissetmekteydi. Bundan dolayı, Türkiye'nin bağımsızlığının bir tehdit oluşturmayacağı ve onlar için gelecekte bir tehlike unsuru olmayacağı konusunda tatmin etmek için İngiltere ve müttefiklerinin bütün şartlarını kabul etti. O zaman İngilizler Curzon'un şartları olarak bilinen şu şartları kaleme aldılar:

1. Türkiye İslam ile bağını kesecek.

2. İslam hilafetini ilga edecek.

3. Hilafet destekçisi her hareketi engelleyeceğini taahhüt edecek.

4. Türkiye, İslam şeriatı ahkâmına dayalı, onun kaideleri üzerine bina edilmiş Osmanlı kanunları (düstur) yerine medeni kanunları seçecek.

Kemal Ohri Bey, Türkiye'nin İngilizlerin koştuğu dört şartı yerine getirdiğini söyleyerek şöyle devam etti: Arap harflerinin yerine Latin harflerinin kullanılması, Arapça ezanın yasaklanması, okullarda dinî tedrisatın ve Kur'an eğitiminin kaldırılması ve sair şartlar Türkiye'de uygulamaya konuldu.” (s. 271-273)

İngilizlerin kırmızı kategoride arananlar listesine aldıkları Kudüs Müftüsü, İslam topraklarının işgal edilmesiyle birlikte sırasıyla Kudüs’ten Beyrut’a, oradan Suriye’ye, oradan Irak’a, oradan İran’a ve girişine izin çıkmadığı için gizlice girdiği Türkiye sınırlarını aşarak Bulgaristan’a ulaşınca bulunduğu durumdan dolayı hüzünlendiğini ve derin bir acı hissettiğini şu satırlarla aktarmakta: “Kudüs'teki evimde muhasara altında bulunduğumdan beri sürekli gözetim altında olmamdan dolayı korku içindeydim. Ancak ‘Daru'l-İslam’ olarak isimlendirilen coğrafyadan çıktıktan sonra kendimi biraz güvende hissedebildim. Sömürgecilerin zulmünün memleketlerimizde durumu ve şartları değiştirmeyi, dilediklerini yapmayı, vatanımızda bizi yabancılar durumuna sokmayı, ülkelerimizden kaçmak zorunda bırakmayı başarabilmiş olması içimi acıttı. Dünya olanca genişliğiyle bize dar gelmekteydi. İslam dünyasının emperyalizm ve sömürgecilerin nüfuz bölgeleri haline gelmesi düşüncesi gözlerimin yaşarmasına sebep oldu. Ve içimden, ‘İslam dünyası dediğimiz bu dünya nerede?’ cümlesini tekrarlamaya başladım.” (s. 124) Geçen bunca zamana rağmen İslam beldelerinin hâlâ güvende olmaması bizler açısından da ne kadar acı verici değil mi?

Kitabı özel kılan en önemli sebeplerden biri de hiç kuşkusuz Hacı Emin el-Hüseyni’nin Almanya’da bulunduğu yıllarda Mihver İttifakı’nın liderleri Adolf Hitler ve Benito Mussolini’nin yanı sıra SS lideri Heinrich Himmler ve Alman Dışişleri Bakanı Joachim Von Ribbentrop ile görüşmeleri ve kurduğu ilişkiler ve bu ilişkileri nasıl anlamlandırdığıdır. Emin el-Hüseyni, hatıratının birçok yerinde Almanya’nın o tarihe kadar Araplara karşı düşmanca bir tutumunun bulunmadığını, dolayısıyla Almanların İngilizlere karşı savaşmaları hasebiyle galip geldikleri takdirde Siyonizm’in Filistin üzerindeki emellerinin başarıya ulaşmayacağı gerekçesiyle Almanya’yı desteklediğini ve Arap devletleri de bu paralelde davranmış olsalardı İngilizlerin savaşı kazanamayacağına inandığını ifade etmektedir: “Filistin ve Arap davasına samimi olarak inananlara Almanya ile işbirliği çağrısında bulundum. Bunu ne Almanya için ne de benimsemediğim ve böyle bir şeyi aklımdan asla geçirmediğim Nazi ilkeleri için yaptım. Aksine, inanıyordum ve hâlâ yakinen inanmaktayım ki eğer Almanya ve Mihver devletleri savaştan galip çıksa idi Filistin ve Arap ülkelerinde Siyonizm’den hiçbir eser kalmayacaktı.

Arap milleti İngilizlerin sahte vaatlerine kanarak çok büyük bir fırsatı kaçırmış oldu. Ki Araplar aynı şeyi I. Dünya Savaşı'nda da yaşamışlar, o zaman da İngilizler sözlerinde durmamış ve Yahudilerle birlikte Filistin ve sair Arap ve İslam ülkeleri üzerindeki komplolarını uygulamaya koymuşlardı. Oysa Araplar tekrar tekrar yaşadıkları tecrübelerden ders alarak aynı delikten iki defa sokulmalarına izin vermemeliydiler.

Bundan dolayı düşüncemde hâlâ iddialıyım ki Almanya'ya gidişimle ve samimi olarak ona destek vermekle doğru olanı yapmıştım. Almanya, memleketimizi gasp etmek, hürriyetimizi yok etmek, bizi zelil kılmak ve sömürmek için komplolar kuran düşmanlarımıza karşı savaşmaktaydı.” (s. 216)

Sonuç olarak kitabın bizde bıraktığı izlenimi şöyle ifade edebiliriz:

Hacı Emin el-Hüseyni, ömrünü Filistin davasına adamış, ümmet kaygısı taşıyan, derdi İslam ve Kudüs’ü Siyonistlerin elinden kurtarmak olan mücadeleci bir Müslümandı. Önceleri Arapçı örgütlerle iş tutmuş olsa bile, dönemin şartları dikkate alındığında kendisini “milliyetçi” olarak tanımlamak haksızlık olur. Mihver İttifakı ile kurduğu pragmatik ilişkiler dönemin “sistem içi araçları” bağlamında düşünülebilir. Söz konusu devletlerle fazla içli dışlı olduğu yönünde eleştirilebilir ancak güç ve imkânsızlıklar açısından bakıldığında bu durum görece “anlayışla” karşılanabilir.

Ramazan Çelikal Arşivi