“Rabbim, ilmimi, anlayışımı artır ve beni sâlihler arasına kat.”
“Yaratan rabbinin adıyla oku! O, insanı alaktan yarattı. Oku! Kalemle (yazmayı) öğreten, (böylece) insana bilmediğini bildiren rabbin sonsuz kerem sahibidir.” (Alak, 1-5)
“De ki: ‘Hiç bilenler ile bilmeyenler bir olur mu?’ [Ancak] yalnızca akıl-iz‘ân sahipleri bunun farkındadır!” (Zümer, 9)
“Ya öğreten ya öğrenen ya dinleyen veya ilmi seven ol. Fakat beşincisi olma; helak olursun.”1 “İlim öğrenmek kadın-erkek her Müslümana farzdır.”2 “Dünyayı isteyen ilme sarılsın, ahireti isteyen ilme sarılsın; hem dünyayı hem ahireti isteyen ilme sarılsın.”3
“Ben putperest değilim, kitaba tapmıyorum; içindeki ses, içindeki ışık, içindeki sevgi, içindeki ruh, içindeki çile, içindeki gözyaşı, içindeki tecrübe, içindeki Tanrı çekiyor beni.”4
Nedir Okumak?
“Okumak, yalnızca düşünen insana özgü olan ve onu diğer canlı türlerinden ayırt eden en seçkin becerilerden biridir. Geçmişte taş, deri, ağaç kabuğu gibi çeşitli objelerin üstüne yazılanları okumakla yetinen insan, kâğıdın ve matbaanın bulunması ve yaygınlaşmasıyla beraber bu eylemini daha ileri seviyelere taşımıştır.” Bugüne geldiğimizde ise gelişen şartların ve teknolojik imkânlarla birlikte artık okuma eyleminin çok daha farklı ve bir o kadar da hayati bir noktaya geldiği açıktır. Bilgiye erişmenin, eğitimin, iletişimin ve toplum hayatında yer almanın başlıca yolu olan okuma, her düzeydeki bireyler için sosyal bir zorunluluk niteliği taşımaktadır. Hasan Onat, okumayı, “anlamlandırma süreci” olarak tanımlamıştır. Okumayı “bilgi edinmede en güvenilir yol” olarak gören Onat, okumanın, “düşünme ve yaratıcı yetilerini geliştirmede” öncü rol üstlendiğini ifade etmiştir.5
Okumak, hem tenzilî olan ayetleri yani inmiş olan vahyi hem de kevni ayetleri yani bir bütün gördüğümüz âlemdeki yaratılmışları anlamak üzere gerçekleştirilen eylemin adıdır. İnsanlar binlerce yıldır “kâinatın dilini okuyor”. İnsanlar insanı, hayvanları, bitkileri, güneşi, ayı, yıldızları, nehirleri, dağları, yolları, ormanları vs. okuyarak yol buluyor, yön tayin ediyor, ibadet ve ticaretini gerçekleştirerek hayatını idame ettiriyor. Okumak, ses veya suretlerin, çizgilerin anlamına vakıf olmak demektir. Olup bitenlerin sebep, süreç ve sonuçlarını anlamak ve anlamlandırmak için gerçekleştirdiğimiz eylemin adıdır okumak. Bakmak, görmek, duymak ve anlamak fiilinin toplamıdır. Okumak, karanlıkta olmamak demektir. Aydınlıkta yürümek, farkında olmak ve o bilinçle yaşamak demektir.
Okumak Neden Önemlidir veya Niçin Okumalıyız?
Okumak, yol azığı almak, yakıt almak demektir. Okumak, yol işaret ve işaretçilerini görmek, kale almak ve öylece yürümek veya yaşamaktır. Zihinsel gelişmişlik ve doymuşluk kaliteli/nitelikli okumaların neticesinde hâsıl olur.
Okumak, fark etmektir çükü. Keşfetmektir. Kendine gelmektir. Kendin olmaktır. Koruma kalkanına sahip olmaktır. Tarihte bir gerçekliğe tekabül eden bir örnekliğe kavuşmaktır. Sağlam köklere sahip olduğunu kavramaktır. Donanmaktır. Donatmaktır.
Okumak, insana “evindelik hissi” verir. Rahatlatır. Evrenselliğin en uğursuz düşmanı olan “tekçi düşünce”ye darbe vurur. Ufuk verir. Ayrıcalık kazandırır.
İsaac Newton, “Başkalarının gördüğünden daha ötesini görebildiysem bu, devlerin omuzlarında durduğum içindir.” der. Okuduklarımız bizi şuur, basiret, hikmet sahibi kılar. Akıl edemediğimiz ya da öneminin farkında olmadığımız yeni bakış açılarını sunar ve ahlaki anlamda bu dünyada “sorumluluğun küreselleşmesini” temin eder.
Okuyan, geleceğe daha güvenle ve korkusuz yürür veya koşar. Önünü görür. İçindeki zan, kuşku, korku vehim kaynaklı ve şüphe barındıran “sesleri öldürür”. Hülâgû (1217-1265) İran’ı işgal ettikten sonra ilim ve sanat alanlarında ün yapmış olanların kendi şanını yüceltmek için işine yarayacağını düşünür. Dahi matematikçi ve astronom Nasreddin et-Tusi'yi (1201-1274) maliye bakanı ve vezir yapar. Tusi, çalışmalarına devam etmek istiyordu ama bunun için bir rasathaneye ihtiyaç vardı. Ama Hülâgû, Tusi’nin bu isteğine kuşkuyla yaklaşır. Tusi, Hülâgû’nun kuşkularını gidermek için ondan izin ister. Kimseye göstermeden büyük bir bakır kazanı sarayın damına çıkartır. Akşamüstü bütün ileri gelenler Hülagü’nün yanında toplanınca, gizlice, kazanı damdan aşağı yuvarlamaları emrini verir. Düşen leğen müthiş bir gürültü çıkarır. Hülâgû ve Nasreddin’den gayri herkes müthiş korkmuştur. O zaman Tusi, Hülâgû’ya “Görüyor musun? Yalnız olayların nedenlerini bilenlere bir şey olmadı. İşte yıldızlar bilgisinin faydalarından biri de budur. Bilen kişi, olan biteni anlar ve bu yüzden de her olaya soğukkanlılıkla bakar. Bilgisizler gibi bunlardan ürkmez.” der. Hülâgû, vezirin bu basit açıklamasının etkisi altında rasathanenin tamamlanması için acele eder.6 Ünlü Meraga Gözlemevi'ni bu sırada kurdu ve bu kurum en büyük İslam bilim kurumlarından biri olarak tarihteki yerini aldı. Rasathanenin yanında büyük bir kütüphane kurulması da sağlandı. Burada dört yüz bin kitabın toplandığı sanılmaktadır.
Bu modern çağda önce dikkatimiz çalındı. İdrak etme ve odaklanma yetimiz yara aldı. Gönül ve göz çeldiricilerimiz çoğaldı. Dikkat etmeden yaşıyor, idrak etmeden yürüyor ve önümüze bakmadan son sürat ilerliyoruz. Bu nedenlerle bizleri nelerin beklediğini kestiremiyoruz artık. Kitap okumak, esir ve rehin alınan dikkatin geri alınması ve kayan idrakin yeniden rayına oturtulması için verilen büyük savaşın adıdır. Japonlar, kayan idrak için yılın belirli günlerinde kamp yapar sonra da yürüyüş, kitap okuma ve sohbetlerle kaybettiklerini tekrar geri almaya çalışırlarmış.
Bölgemizde, ülkemizde, dünyamızda geçmişte yaşamış kişi ve grupların hem kendi hem toplum hem de emperyalist devlet veya devletler ile ilgili “bilgisizliklerinin kurbanları” olduğunu söyleyebiliriz sanırım.
Jared Diamond “Tüfek, Mikrop, Çelik” isimli kitabında, dünyanın zengin ülkeleri ile yoksul ülkelerini karşılaştırır; gelir ve yaşam standartlarındaki büyük farklılıkları neden ve sonuçlarıyla izah eder. İlerleme veya gerilemenin ana faktörlerinden olan “okur-yazarlık” faktörü ile ilgili tarihî bazı gerçeklikleri yazar: “İspanyolların Peru’ya kadar gitmelerine yardımcı olan bir etmen de yazının varlığıydı. İspanyolların yazıları vardı, İnkaların yoktu. Yazılı bilgiler sözlü bilgilere göre daha yaygın, daha sağlıklı, daha ayrıntılı biçimde aktarılabiliyordu. Kolomb'un yolculuklarından, Cortes'in Meksika'yı ele geçirişinden sonra İspanya'ya akan bu tür bilgiler İspanyolların Yeni Dünya’ya akın etmesine ve oralara hâkim olmasına yol açtı.”7
Aztek lider Atahualpa neden kendisine kurulmuş tuzağa kendi ayağıyla düştü? Geriye bakınca Pizarro'nun kurduğu tuzağa Atahualpa'nın kendi ayağıyla düştüğünü açıkça görüyoruz. Onu esir alan İspanyolların kendileri de bu işe şaşırdılar. Bunun en temeldeki nedenine inen açıklamada okuryazarlığın sonuçları önemli yer tutar. Yakın nedenlere dayalı açıklamaya göre, Atahualpa'nın İspanyollarla ilgili, İspanyolların askerî gücüyle, amaçlarıyla ilgili çok az bilgisi vardı. Bu azıcık bilgi de ağızdan edinilmiş bilgiydi; bunları kıyıdan iç bölgelere doğru ilerlerken Pizarro'nun ordusunu iki günlüğüne ziyaret etmiş olan bir elçiden duymuştu. Elçi İspanyolları en düzensiz, dağınık halleriyle görmüş, Atahualpa'ya bu adamların savaşçı olmadıklarını, kendisine 200 yerli verilse bunların hepsini yakalayıp iple birbirine bağlayabileceğini söylemişti. Atahualpa'nın aklına İspanyolların korkunç olduklarının, hiç kışkırtılmadan da kendisine saldıracaklarının gelmemiş olması anlaşılır bir şeydir.8
Yazar Zeki Savaş, bilgi ve okuryazarlığın önemi ile ilgili şu tespitlerde bulunur: “İnsana, topluma, devlete ve tarihe ilişkin doğru bilgi ve bu bilginin doğru tahlili sahiplerini büyük ölçüde yanılmalardan korur ve erişilebilir hedefler belirlemelerine yardımcı olur. Bilgi ve ilim en büyük güçtür denebilir. İnsanı hem doğaya hem de kendi türüne üstün kılan temel faktör ilim ve bilgidir. Yanılgı ve yenilgilerin önemli bir kısmı, ilgili konuyla alakalı tüm mevzulara vukufiyeti sağlayamama veya var olan bilgilerden doğru sonuç çıkaramama ile izah edilebilir. Örnekleme babından Cumhuriyet sonrasındaki karşı devrimci kıyamların öncülerini zikredebilirim. Meşrutiyet dönemindeki Batılılaşma cereyanının derinliğine ve devlet denen organizasyona dair yeterli bilgi ve analize sahip olmadıklarını düşünüyorum. Aksi halde daha uygulanabilir yöntemler denerlerdi. Tabiî ki bu değerlendirmeler öncüler içindir. Kitlesel katılımcıların durumu çok farklıdır. Bu tür konularda öncülerin sorumluluğu çok ağırdır. Hâdi olma, insanları hidayete, doğruya yöneltme, doğru yolda risk almalarını sağlama her kişinin işi değildir.”9
Kitap okumak, adamı adam eder. Kitap okumak kişiyi göller yöresinde bir ada/m kılar. Kitap okumak geleceğe güvenle yönelmek demektir. Haberdar olmak demektir. Unutmamak demektir. Tuzağa düşmemek demektir. Bir şairin deyişiyle “Unutmak tuzaktır.” Aliya, “Affedin ama unutmayın.” der bu yüzden.
Okumak Olgunlaşma ve Medenileşme Aracıdır
Rönesans'ın en göz kamaştırıcı adamlarından biri olan ve ayrıca Hayy Bin Yakzan’ı Arapçadan Latinceye çeviren Mirandola (1463-1494), eserlerini yasaklayan Papalığa karşı şöyle haykırır: “Arapların klasik yazmalarını okudum muhterem pederler. Abdullah bin el-Mukaffa‘ya (ö. 750) önümüzdeki bu dünya sahnesinde meraka değer en önemli varlık nedir, diye sorulduğunda o, şöyle cevaplar: İnsandan daha meraka şayan bir şey yoktur.”10
Evet, bu dünya sahnesinde meraka değer en önemli varlık insandır ama özelde peygamberler veya Peygamberimiz Muhammed’in (s) kendisi bu dünya sahnesinde tüm insanlık için “usvetun hasene” (Ahzap, 21) olduğundan dolayı daha bir meraka şayandır. Resulullah (s), tüm dünya ve insanlık için gerekli olan bir düşünce, söylem, duruş, ahlak ve ruh devriminin mimarıdır çünkü.
Wadah Khanfar, İlk Bahar -Hz. Peygamber'in (s) Hayatına Dair Stratejik ve Siyasi Bir Okuma-11 adlı eserinde Resulullah’ın (s) o kıymetli kurmay zekâsını çok iyi özetlemiştir: Islah ve ahlakı önceler. Yok etmeye değil kazanmaya/kazandırmaya ayarlıdır. Aceleci değildir. Mevcut durumun darlığına hapsolmaz. İnandığı ilke ve değerler hususunda cesaret, sebat ve kararlılık gösterir. İç bütünlük ve tutarlılığa önem verir. Müzmin muhalif ve düşmanlarıyla her türlü meşru araç ve yollarla mücadele azmi gösterir... Evet, tüm bunlar vahiyle temin olundu ve vahiyle teminat altına alındı.
Resulullah (s), Bedir Savaşı sonrasında müşrik esirlerden bir kısmını, Müslümanlara okuma yazma öğretmeleri karşılığında serbest bırakmayı taahhüt eder. Bu şekilde okuma yazma öğrenen isimler arasında Zeyd b. Sâbit de yer almaktadır. Kendilerinden fidye alınamayan esirlerin kurtuluşu için “okuma yazma öğretme” şartının zikredilmesi, Hz. Peygamber’in okuma yazmaya verdiği önemin müşahhas bir örneği olarak tarihe geçmiştir.12
“Aydınlanma Nedir? Sorusuna Cevap” başlıklı makalesinde Immanuel Kant (1724-1804) şöyle der: “Aydınlanma, insanın kendi kendine dayattığı çocukluk halinden çıkışıdır.”13
İslam, geldiği an ve hitap ettiği zaman itibariyle kesif bir cehalet içinde yaşayanlar için de bir kurtuluş ve aydınlanma vesilesi olmuştur. Tabiri caizse her türlü “çocukluk halinden” yetkinlik ve yeterliliğe, erdem ve ahlaka yani bir bütün rüşte ermenin bir diğer adı olmuştur. Çocukluğa atfedilen tüm yetersizlikler, fevrilikler, akıl erdirememe ve sonu, sonucu kestirememe, hesaplamama durumları yerle bir edilmiştir.
Toshihiko Izutsu, “Kur'an'da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar” adlı eserinde şunları kaydeder: “Cehl’in karşıtı ilim değil hilm’dir… Hilm sözcüğü; ez-Zebîdi'nin Taç el-Arus adlı Arapça sözlüğünde ‘ruhu dizginleme, kişiyi şiddet dolu kızgınlık halinden koruma’ anlamında geçer. El-Bustânî ise hilm sözcüğünü, ruhun vaki olan felâketlerden dolayı huzursuz olmaması, gazaba rağmen sükûnetin muhafaza edilişi ve haksızlık edene karşılık vermede acele etmemek, olarak tanımlamaktadır… Çöl Arapları, her zaman en ufak bir kışkırtma ile aşırılığa kaçan fevri insanlar olmaları ile namlıdırlar. Yunanlıların ‘ataraksia’ dedikleri ruhun sükûnet hali, onlar için erişilmesi, erişildiğinde de uzun süre muhafazası en zor şeydir.
Hilmin, ahlaki yaşamın dayanak noktası haline gelmesi için sağlam bir zemine ihtiyaç vardı. Bu zemin, İslam ile temin edildi. Cahiliyenin karşı tavır aldığı, köklerini sağlam bir biçimde tek tanrılı inanca salmış, dinen terbiyeli insanın ahlâkî makuliyeti demek olan hilm, işte bu 'hilm'dir.”14
Gerçekten okumak, kişiyi halim kılar! Halim olan Allah’a hamd olsun. Rabbim, okumalarımızla ilmimizi bereketlendirsin; hikmetimizi hayretimizi, hayranlığımızı, aşk ve şevkimizi, ihlas ve takvamızı artırsın. Göğsümüze ferahlık versin.
Okumak, İhtiyaç Hiyerarşimizin Neresinde Duruyor?
Kitap okumak, ihtiyaç listemizdeki yerini muhakkak almalıdır. Biliyorsunuz, ihtiyaç hiyerarşisi zaruriyyat, haciyyat, tahsiniyyat diye önem ve öncelik sırasına göre sıralanmaktadır. Okumak, tıpkı su içmek ve yemek yemek gibi zaruri bir ihtiyaç olarak görülmeli ve önemsenmelidir. Aksi takdirde bedensel olarak geliştiğimiz halde istenen seviyede zihinsel bir gelişim kaydedemeyiz. Kitap okumayı hayatımızın bir parçası, ayrılmaz bir unsuru ve vazgeçilmezi haline getirmeliyiz. Hele bu rahat ve konforlu yaşamımızda kayda değer bir yer ayırmalıyız. Çeşitli sıkıntı, bela veya musibetleri gerekçe göstererek kitaplardan ayrı kalamayız veya kalmamalıyız.
Bakınız, Akif Emre “Göstergeler” adlı kitabının bir yerinde Afgan cihadının efsanevi komutanlarından Ahmed Şah Mesud’dan bahseder. Cihad esnasında ünlü Fransız yazar ve istihbaratçı Bernard Henry Levi'nin Ahmed Şah Mesud ile görüştüğünü ve Ahmed Şah Mesud'un yerleştiği Pencşir Vadisi’nde sığındığı mağaralarda beraber taşıdığı beş bin kitaptan oluşan kitaplığına tanıklık ettiğini belirtir.15 Böylelikle Şah Mesud ile diğer komutanlar arasındaki farkın aslında yanında taşıdığı bu kitaplar olduğunu belirtir. Kitap herkesi ve her kesimi “adam” edecek güce sahiptir çünkü.
Gazzeliler, soykırıma rağmen hâlâ okuyor. Barış savunucusu Miko Peled, “Generalin Oğlu” ismini verdiği eserinde İbrani Üniversitesi Harry S. Truman Enstitüsünde araştırma görevlisi olan, Filistin sosyal, kültürel ve siyasi tarihi uzmanı Dr. Maya Rosenfeld ve çalışmalarından söz eder. Rosenfeld, 1970 ve 1980'lerde ivme kazanan Filistinli örgüt, hareket ve cezaevlerindeki siyasi mahkûmlar ile ilgili alan araştırması yapmıştır. İçerdeki “Filistinli siyasi mahkûm ve hareketlerin en önemli ayağının eğitim alanı” olduğunu ve bu konuda hayli ilerlediklerini aktarır. Eğitim programlarının tarih, dil, bilim ve siyaset teorisi çalışmalarından oluştuğunu; mahkûmların kişisel çalışma ve becerilere göre yönlendirildiklerini, içerde ve dışarıdaki güncel meselelerin konuşulduğunu, tayin edilmiş günlük programlar ile İbranice, İsrail tarihi, Siyonizm’in gelişimi ve diğer milli hareketleri incelediklerini aktarır.
Yahya Sinvar “Diken ve Karanfil” isimli kitabında beş yaşından itibaren yani 1967’den itibaren Filistin’de olup biten sosyal ve siyasi tüm gelişmeleri yazmıştır. Yazdıklarından çok kitap okuduğunu, fırsat buldukça yazdığını, düşüncelerini şifahen de aktardığını görebiliyoruz. Yahya Sinvar’ın askerî disiplini, siyasi ufku, tarih bilinci, İbraniceye olan vukufiyeti vs. içerde alınan bu kıymetli eğitimin varlığını ve ciddiyetini teyit ediyor sanırım.
Said Nursi, İşârâtü’l-İʻcâz adlı eserini Birinci Dünya Savaşı sırasında Ruslarla yapılan savaş esnasında; M. Fadlallah da Min Vahyi’l-Kur’an adlı eserini yine savaş hattında yazmıştır.
Neler Okumalıyız?
Bizler neleri, hangi sırayla ve nasıl en verimli şekilde okumalıyız? Bu soru üzerinde çokça düşünmeliyiz. Öncelikle, insan olarak kendimizi bilmek ve anlamak üzere okumalar yapmalıyız. Sonra, bir mesleğimiz varsa eğer mesleğimizi en iyi şekilde icra etmek ve hizmeti en üst seviyede sunmak için kendi alanımızla ilgili okumalar yapmalıyız. Kendi alanında aranılan, parmakla gösterilen, başvurulan hale gelmek çok önemlidir. İnsanları doğru bilgilendirme, doğru yönlendirme veya insanların soru ve sorunlarına gerçek ve yararlı çözümler sunmak bu okumaların neticesinde gerçekleşecektir.
Hüseyin Nasr, “Genç Müslümana Modern Dünya Rehberi”16 isimli eserinde, Müslüman gençlerin, küreselleşen ve daha bir yutucu, yıkıcı olmaya yüz tutan bu dünya ve insanlar karşısında özlerini koruyarak nasıl ayakta kalacaklarına ve nasıl donanmaları gerektiğine dair değinilerde bulunur. Nasr, Müslüman gençlere, özellikle ve öncelikle İslam’ın temel itikadi, ahlaki, manevi, fıkhî, içtimaî esaslarını okumalarını ve bilmelerini salık verir. Sonra İslam bilimi, felsefesi, sanatı, düşüncesi ve temsilcilerini, kısacası İslam medeniyeti ile ilgili okumalar yapmalarını öğütler. Devamında ise içine düştüğü mevcut durumu örnekleriyle ortaya koyarak asrı iyi okumalarını önerir. Nasr’ın en önemli tespit ve temennisi Müslüman gencin bütün alanlarda -Batı bilimi ve felsefesi dâhil- çok iyi bir okuma yapması ve kendisini çok iyi yetiştirmesidir.
Özellikle metafizik mevziler güçlensin diye zikirler, dualar ve konu ile ilgili eserler okunmalıdır. Yine portreler, hareketler, tarihî olaylar, ülke ve şehirler ile ilgili de okumalar yapılmalıdır. Ama bu bizi sınırlandırmamalıdır. Hatta alanımızın dışında da okumalar yapmalıyız. Hayat, bir tek alanımızdan ibaret değildir. James C. Scott (1933- ) “Toplum Gibi Görmek” isimli kitabında şu tespiti dile getirir: “Bugünlerde öğrencilere sıklıkla anlattığım şey şudur: Eğer zamanınızın yüzde doksanını ana akım siyaset bilimi, sosyoloji ve antropoloji okuyarak geçirirseniz ve eğer zamanınızın büyük kısmı yine bu kaynakları okuyan kişilerle konuşarak geçiyorsa o zaman, ana akım siyaset bilimini, sosyolojiyi ve antropolojiyi yeniden üretirsiniz. Benim düşünceme göre en ilginç itkiler alanımızın dışından geliyor. Bu nedenle, okumanız gereken şeylerin en az yarısının kendi disiplininiz dışından olması gerekir.” Scott, ilgilendiğimiz alanın dışında kalan kişi ve eserin bizi daha çok geliştireceğini ve yararlı hale getireceğini imliyor. Var olan bilgi, ilgi, ufuk, sevgi, empati ve anlayışımızın da o oranda gelişebileceğini varsayıyor ki haksız da değil. Bu değerli ‘uğraşın’ bize de bulaşmasını ve nasip olmasını temenni ediyorum. Farklı ama yararlı olanda hayat vardır.
Nasıl Okumalıyız?
İlgi ve sevgimize hitap eden eserlerden başlayarak okuma sevgimizi çoğaltabiliriz. Yine ilgi, sevgi ve kabiliyetimize uygun bir alan seçerek onunla ilgili okumalar yapabiliriz. Kitaplar birbirini çağıracak ve çağrıştıracaktır. Yirmi dört saatlik dilimli zamandan kitap okumak için de vakit ayırarak az ama devamlı okumalar yapabiliriz. Kitapları düşünerek, anlayarak, sonuçlar çıkararak ve başka kitaplarla bağlantı kurarak okuyabiliriz. Hızlı okuma tekniği şahsi kabiliyetlerle sınırlıdır. Genelin uygulayabileceği bir yöntem olarak görmemekteyim. Yoksa hızlı bir okuyucu olarak bilmeden “Olay Rusya’da geçiyor!” şakasına maruz kalabiliriz. Woody Allen’in unutulmaz şakasıdır: “Hızlı okuma kursuna gittim. ‘Savaş ve Barış’ı yirmi dakikada okudum. Sonuç: Olay Rusya’da geçiyor!” diyor Allen.
Ne Zaman Okumalıyız?
Zihnin ve bedenin dingin olduğu seher vakitlerinde okuyabiliriz. Ama her şart ve imkânda gücümüz nispetinde okumalar yapabiliriz. Okumak, boş vakitler eylemi değildir. Hassaten zaman ayırmamız ve zaman ayarlamamız gereken kıymetli bir eylemdir. Evde, işyerinde, okulda, araçta, tatilde, hâsılı fırsat bulduğumuz her mekânda okuyabiliriz.
BİR ANEKDOT:
İbrahim Kalın, herkesin hayatında mutlaka bir okuma disiplini olması ve okumanın insanı bugüne, yarına hazırlayan, varlığı yarına taşıyabilecek bir eylemler bütünü olarak görülmesi gerektiğini belirtir. İstenilen noktaya ulaşmak için kullanılan enstrümanların da iyi olması gerektiğini vurgulayan Kalın, şunları söylemiştir: “Bizim eğitim sistemimizde de maalesef sadece okuma noktasında değil, yazma ve yazdırma noktasında da almamız gereken ciddi mesafeler var. Yurt dışında öğretim üyeliği yaparken, öğrencilere ödevler, dönem ödevleri veriyorduk. Kabaca bir hesap yapmıştım o zaman. ABD’de ortalama bir üniversite öğrencisi 4 yıl boyunca müfredatın gereği olarak 600-700, bazı durumlarda 800-900 kitap okuyor; okumak zorunda. Bundan daha önemlisi, toplamda yazdığı ödevlerin yekûnu 2 bin sayfadan fazla tutuyor. 4 yıllık bir üniversiteyi bitiren bir öğrenci, A4 kâğıdıyla 2 bin sayfalık ödev yazmak zorunda. 2 bin sayfa yazı yazmak demek 1-2 kitap yazmak gibi bir şeydir. Bu, kendimizi ifade etme, imkân ve kabiliyetlerimizi geliştirmemiz açısından önemli.”17
Okumalarımızdan Azami Derecede Nasıl Yararlanabiliriz?
Kitapların önemli satır altlarını çizerek, not alarak, paragrafların kenarlarına şerh düşerek, özet ve değerlendirmeler çıkararak, okunmuş kitap katalogları oluşturarak, okunabilecek kitap listelerini ilan ederek, okunmuş kitapları müzakere ederek ve en son kitap okuma grupları oluşturarak okumalardan azami derecede yararlanabiliriz, yararlandırabiliriz.
Ali Bulaç’a göre bir sözleşmenin, bir işin üç temel unsuru olmalıdır. Bunlar; tarafların birbirlerini tanıma ve anlamalarına dayanan muarefe, karşılıklı sorun, sıkıntı, görüş ve taleplerin tartışıldığı müzakere ile sivil, toplumsal ve politik sözleşme akdettikleri muahededir.18 Bulaç’ın formüle ettiği bu üç temel unsura kitaplar için de başvurabiliriz. Okuduğumuz eseri veya yazarı tanıyalım/muarefe. Sonra tartışalım/müzakere. En son olarak da o eser ve yazar ile ilgili bir kanaate sahip olalım/muahede.
“Okunmuş kitaplar” kataloğu ile ilgili birkaç şey söylemek istiyorum: Alman felsefeci ve yazar Sigrid Hunke (1913-1999), İslam medeniyetinin yüksek seviyesini ve Avrupa medeniyetine etkilerini incelediği “Allah’ın Güneşi Avrupa’nın Üzerinde” adlı çalışmasında, geçmiş tarihte Müslüman hekim ve eczacıların, hastalar üzerinde denedikleri ilaçları ve onların sonuçlarını kayıt altına almak zorunda olduklarını yazar. Tüm deneyimler ve tecrübeler “Denenmiş İlaçlar” adı altında yazılır, yayınlanır ve tıp âleminin kullanımına sunulurmuş. Böylelikle ilim adamları bu eylemle hem ilaç ilmi/farmakolojinin gelişimini temin ederler hem de hastaların en etkili ilaçlarla ve en kısa zamanda iyileşmelerini sağlarlarmış.19
Bizler de her sene okuduğumuz kitapları listeleyip insanların ilgisine sunarak aslında “okunmuş kitaplar” kataloğuna katkıda bulunabiliriz. Belki bu sayede okuyucu, en iyi esere en kısa yoldan sahip olma, onu görme, ona kavuşma veya onu okuma imkânına nail olur, diye düşünüyorum.
Bilinç ve Gaye Üzere Okumak
Meşhur mottodur: “Bütün kitaplar tek bir kitabın yani Kur’an’ın daha iyi anlaşılması için okunur.” Bunu unutmayalım.
Her kitap, bir cümlenin yazılması, yayılması ve meşrulaşması için yazılır. Menşur olan meşhur olur, meşhur olan meşru olur. Hedefsiz kitap yoktur. Dikkat edelim. İtalyan yönetmen Fellini, “Film çekmekle tetik çekmek arasında bir fark yok.” der. Kitap yazmak ile tabiri caizse kaderimizi yazmak, geleceğimizi tasarlamak arasında da fazla fark yok. Okuduklarımız hayatımızda kelebek etkisi yaratacaktır. Zehir ve panzehir arasındaki ince ayar ve ayrıntı kitaplar için de geçerlidir. Sarraf olmak şarttır. Sahafa veya sarrafa başvurmak gereklidir. “Bir kitap okudum, hayatım değişti!” diyenleri çokça duymuşuzdur. Kitap, gerçekten değiştirir.
Kitap Kişiyi Bozar mı Saptırır mı Delirtir mi?
S. Zweig, Satranç isimli eserinde aşırı uyarılmanın patolojik bir durum meydana getirdiğini yazar. Bunu tanımlamak için tıbbın bilmediği bir addan bahseder: “satranç zehirlenmesi”.20 İnsanlar okudukça/bildikçe/öğrendikçe birkaç hamlenin sürecini ve sonucunu tahmin ettikçe daha temkinli ve daha tedbirli davranırlar. Evhamlı hale gelirler. Bu, onların sağlıksız düşünme ve hareket etmelerine neden olur. Ama okumayı sorumluluk ve endişe artırıcı bir unsur olarak görürsek eğer bundan kurtuluruz. Satranç zehirlenmesinin panzehri de okumaktır, diyebiliriz. Ama bozulmaya meyyalsek kitap da bizi bozar, başka bir şey de! İlimde derinleşenlerin muttakiler olduğunu biliyoruz. Kitabın ve okumanın nötr olduğunu daha çok kişinin niyet, hedef ve beklentisinin verimi veya verimsizliği; faydayı veya zararı meydana getirdiğini unutmayalım. Kitabı bozunca veya bozuk kitap okuyunca bozulmamız işten bile değildir.
Kitap Okumalarımız Neden Azaldı?
Her şeyden önce “bilgi hiyerarşisi” bozuldu. Artık bilgi için belli bir kişi veya belli bir mekânda boyun veya diz kırmak gereği kalmadı. Artık herkes bilgiye ulaştı, ulaşıyor. Günümüzde herkes bilgin ve âlim bu yüzden!
Bu hayatta motivasyonumuzu güdüleyen yeryüzü sorumluluğu, anlam arayışı, öğrenme isteği, iyiye, güzele, doğruya/gerçeğe ulaşma istenci öldü veya zayıfladı maalesef.
Hedeflerimizle ilgili zihnî karışıklıklar, belirsizlikler arttığı oranda kitap ile aramızdaki mesafe de uzadı, çoğaldı.
Teknolojik araçların hayatımızı istila etmesi, kitap okumanın lüks haline gelmesi, kitap okumanın sözlü ve fiili desteklerden yoksun kalması, trend olmaması, değerli bir eylem olarak kabul edilmemesi vb. nedenler okumalarımıza ket vurdu, onları geriletti ve hatta yer yer yok etti.
“Okuma ile kitap okuma eylemlerini birbirinden ayırmak gerekir. Sosyal medya hayatımıza girdikten sonra çoğunluk için kitap okumanın azaldığı lakin okuma eyleminin arttığı kanısındayım. Kitap okumayan önemli bir kesim elindeki telefondan gazeteleri, haber sitelerindeki haber ve yazıları, Twitter’deki, Facebook’taki, WhatsApp’taki ve diğer sosyal mecralardaki paylaşımları okuyor, bilmediği ya da merak ettiği konuları Google’dan araştırıyor… Okuma eylemi arttı, yaygınlaştı ama okumanın derinliği sığlaştı. Gençlerin çoğu için görseli izlemek okumaktan daha rahat, konforlu ve zevkli gelmektedir.”21 diyor, Zeki Savaş.
Sonuç Yerine
Fahreddin Razi (1149-1209), ilimle alakalı bir konuyu analiz ederken şu hususlara değinir: “Maliki mezhebinin dışında kalan her üç mezhep de köpeği ‘necisu’l-ayn’ kabul eder. Yani köpek, bütünüyle necistir (pistir). Dolayısıyla evlerde bulundurulması doğru değildir. Ancak köpek, ‘kelb-i muallem’ olursa yani kendisine av avlama öğretilmiş ve koyunları bekleme talim edilmişse o zaman durum değişir. Böyle eğitimli bir köpeğin ağzına alıp getirdiği av yenir, sürtünüp dolaştığı yerler temiz kabul edilir ve onun evde bulunması da mahzurlu olmaz. Bir kelp (köpek) bile ilimden; sadece av avlama işini öğrenir ve bu öğrendiği ile de necisu’l-ayn olmaktan çıkarsa hatta insanlar içinde adeta aile fertlerinden bir fert haline gelirse ilim öğrenen insanın nasıl zirvelere ulaşacağını varın siz kıyas edin.”22
Hâsılı, okumak, “bireye farklı dünyaların kapısını aralayan ve onu geliştiren, yüksek seviyede bir anlama faaliyetidir.” “Düşünmek, anlamak, kavramak, bilmek ve özgürleşmek” üzere yapılan eylemin ortak adıdır. Değişime, gelişime kapı aralamanın adıdır. Okuma kültürü edinerek, alanında yazılmış en iyi kitapları seçerek, okuyarak aydınlanabilir ve etrafımızı aydınlatabiliriz. Vesselam.
OKUYAN BİR PORTRE: ALİYA İZZETBEGOVİÇ23
“Aliya’nın imrenilecek derecede bir okuma aşkı ve okumuşluğu vardır.” tespitini yapar Boşnak bir akademisyen. Başka biri ise “Hayatının büyük bir bölümü içerde geçtiği için okumak ve yazmaktan gayri çaresi yoktu.” diyecekti onun için. Ve yine bir başka akademisyen “Okuduğu her şeyi bilmesi gerekmiyordu ama o, okuduğu her şeyi anlardı.” diye yazacaktır. Doğu ve Batı kültürüne çok vakıftır. Hegel’e, Kant’a, Weber’e, Emerson’a, Kafka’ya, Hobbes’a, Habermas’a, Goethe’ye, Bergson’a, Heidegger’e, İbsen’e, Bergman’a, Tarkovski’ye, Nietzsche’ye, tüm Rus yazar ve entelektüellerine; hâsılı kelam Batı’nın müktesebatına hâkimdir. Okumuş, araştırmış, irdelemiş, anlamış, anlamlandırmış, zaaf ve kuvvetli yönlerine atıflar yapmıştır.
Aliya yine önceki âlim ve önderlere vakıftır. Mezhep imamlarına, İbni Teymiye’den Dehlevi’ye, İbni Haldun’dan İbni Sina’ya, İbni Rüşd’den İbni Bacce’ye, Farabi’ye tüm Müslüman felsefecilerine; Afgani, Abduh, İkbal, Reşid Rıza, Şekib Arslan, el-Benna, Mevdudi, Seyyid Kutub, Fazlurrahman, Malcolm X, M. Esed, Elmalılı gibi aydın ve âlimlere vakıftır. Muhtemelen yolu Ali Şeriati ve Malik bin Nebi’nin eserleri ile de kesişmiştir. Mevlana, Sadi Şirazi, Beydaba, Hafız, Attar, Molla Cami gibi şark klasik isimlerine de vakıftır. Bunların eserlerini okumuş, anlamış ve yorumlamıştır.
“Okumamış, ihmal edilmiş ve mutsuz bir anne, Müslüman halkların yeniden doğuşunu başlatacak ve başarılı bir şekilde devam ettirecek oğul ve kızları büyütemez.” der. Ona göre kadın ile erkek arasında kişilik hakları, ahlak, görev ve sorumluluklar bakımından bir farklılık yoktur.
Mutedil ve düşünsel altyapısı çok güçlü bir liderdir. Aliya’da, Fadlallah’ın ideal ve gerçeklik arasında kurduğu denge; Hasan Di-Tiro’nun sorumluluk bilinci, Şeriati’nin filozofik zekâsı, Fanon’un Batı’yı hallaç pamuğuna çeviren dili, Nuri Pakdil’in şiirsel devrimciliği, Sezai Karakoç’un dirilişi, aydınlatıcı siyah prensimiz Malcolm X’in merhametli öfkesi, annesinin kuşandığı takvası ve arkadaşlarının basiret toplamını bulabilirsiniz. Vesselam.
4- Cemil Meriç, Bu Ülke, s. 40.
5- Tolga Kaan Değirmenci, “Okuma Kültürü Oluşturmada Hasan Onat Modeli”, e-Makalat Mezhep Araştırmaları Dergisi 14/1, Haziran 2021.
6- Sigrid Hunke, Allah'ın Güneşi Avrupa'nın Üzerinde, Altın Kitaplar, 2001, s. 71.
7- Jared Diamond, Tüfek, Mikrop, Çelik, Pegasus Yayınları, 2021, s. 84.
8- Jared Diamond, A.g.e., s. 85.
9- Osman Sevim, Maziden Atiye -Zeki Savaş ile Söyleşi-, Beyan Yayınları, 2024, s. 113.
10- Samar Attar, İbn Tufeyl’in Modern Batı Düşüncesi Üzerindeki Etkisi, Albaraka Yayınları, 2021.
11- Wadah Khanfar, İlk Bahar - Hz. Peygamber’in (s) Hayatına Dair Stratejik ve Siyasi Bir Okuma-, Vadi Yayınları, 2021.
12- Raziye Gül Güzeş & Ali Dadan, “Bedir Esirlerinin Serbest Bırakılması ve Bedir Savaşı Sonrası İslam’a Karşı Tutumları”, 2023, Sayı: 33, 173 – 203.
13- Samar Attar, A.g.e., s. 100-101.
14- Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Pınar Yayınları, 2017, s. 77-80.
15- Akif Emre, Göstergeler, Büyüyenay Yayınları, 2018 s. 200-201.
16- Hüseyin Nasr, Genç Müslümana Modern Dünya Rehberi, İnsan Yayınları, 2012.
17- Okuma Kültürü Çalıştayı, 7-8 Nisan 2018, İstanbul.
18- İsmail Aydoğdu, “Sürekli Arayış, Bitmeyen Tartışma: Ali Bulaç’ın ‘Medine Sözleşmesi’ Eseri Üzerine Bir Değerlendirme”, İçtimaiyat, 5(2), 2021.
19- Sigrid Hunke, A.g.e., s. 175.
20- Stefan Zweig, Satranç, Can Yayınları, 2021, s. 57.
21- Osman Sevim, A.g.e., s. 40-41.
22- Genç Dergisi, https://m.gencdergisi.com, 2024.
23- Osman Sevim, “Aliya: Her Dem ‘Genç Müslüman’ Kalmanın Adı”, Haksöz Dergisi, Sayı: 341, Ağustos 2019.

