Siyonist çetenin 13 Mart sabahı İran’a karşı başlattığı saldırı 12 günlük yoğun ve yıpratıcı bir savaşın ardından ABD Başkanı Trump’ın iki tarafa yönelik ateşkes çağrısının kabul edilmesiyle sonuçlandı. Ateşkes çağrısında bulunan ABD’nin 22 Haziran’da, yani ateşkes kararından iki gün önce İran’a yönelik saldırılara bizzat katılmış olması şüphesiz bu savaşın mahiyetini ve İsrail’in İsrail’den ibaret olmadığı gerçeğini açık biçimde ortaya koymakta.
Siyonist çetenin İran’a karşı açtığı ve ABD ile İran arasında Umman’da süren ve İran’ın nükleer kapasitesini konu alan müzakerelerin kesilmesiyle bir anda patlayan savaş tahmin edilebileceği gibi, 20 ayı aşkın bir süredir Gazze’de sürdürmekte olduğu soykırımı gölgede bıraktı. Bu saldırıyla 7 Ekim’den bu yana saldırganlık dozunu sürekli artıran ve ABD desteğiyle tüm bölgeyi tahakküm altına almaya çalışan İsrail’in son hedefi İran oldu. Bir yandan Gazze’de vahşice soykırım icra ederken aynı süreçte Lübnan’ı, Yemen’i, Suriye’yi hedef alan saldırılarıyla da bölgede tam manasıyla habis bir ur karakteri sergileyen İsrail isimli terör şebekesinin, nükleer kapasitesini bahane ederek İran’a yönelik başlattığı saldırılar kimse için sürpriz olmuş mudur? Sanmıyoruz!
İlk andan itibaren aldığı çok ağır darbelere rağmen İran’ın füze atışlarıyla kısmen de olsa dengelemeye çalıştığı bu saldırganlığın netice itibariyle başarısız olduğunu söylemek mümkün. Siyonist çetenin öncelikli hedefinin İran’ı tümüyle hareket edemez hale getirmek, hatta bir iç karışıklığa ve devamında rejim değişikliği sürecine sürüklemek olduğu anlaşılıyordu. İran’ın etkisiz hava savunma sistemi ve yönetim kademesinin üst basamaklarına kadar sirayet etmiş çürümüşlüğü ilk anda Siyonistler için büyük bir zafer havası doğursa da süreç Siyonistlerin beklentilerine paralel gelişmedi. Bilakis İran füzelerinin İsrail’in etkili noktalarına kadar ulaşması Siyonistler için büyük hayal kırıklığına sebep oldu.
Siyonistlerin hedefe ulaşmak için en fazla gözettikleri hususun ABD’yi tüm gücüyle bu savaşa sokmak olduğu anlaşılıyordu. Aslında ABD’nin savaşın dışında kaldığı zaten pek söylenemez. Gerek istihbarat desteğiyle gerek silah tedariki yoluyla ve aynı zamanda siyasi-diplomatik katkısıyla ABD, İsrail saldırganlığını teşvik etmiş, kolaylaştırmış ve desteklemiştir. Trump bir dizi çelişkili açıklamanın ardından 22 Haziran sabahı ani bir saldırıyla Fordo, Natanz ve İsfahan nükleer tesislerini hedef alan bir bombardımanın emrini vermiş, böylece İran’a yönelik savaşta açık bir taraf olmuştur.
Ne var ki azgınlıkta sınır tanımayan Siyonist çete tüm bunları yetersiz görmekte, daha fazlasını talep etmekteydi. Bu amaca binaen İran’ın topyekûn bir Amerikan saldırısına uğraması için her türlü provokasyona başvurmaktaydı. ABD Başkanı Trump da Siyonist çetenin bu azgın söylemine paralel bir tutumla İran’a yönelik tehdit dozunu sürekli artırarak hem bölgesel hem de küresel ölçekte tedirginliği beslemekte, tüm dünyayı adeta diken üstünde tutmaktaydı. Mamafih son tahlilde ABD İran’a karşı fiilen harekete geçmekle birlikte bunu İsrail’in tam manasıyla beklentilerini karşılayacak seviyeye taşımadı.
Amaç Gazze’yi Gündemden Düşürmek mi?
Türkiye kamuoyunda genel manada Gazze’ye yönelik saldırganlık konusunda var olduğu görülen mutabakata ve tavır birliğine karşın Siyonist çete ile İran arasında sürmekte olan savaşa dair kimi yaklaşım farklılıklarının mevcudiyeti dikkat çekmiştir. Bu bağlamda öncelikle Siyonist çetenin başlattığı bu savaşla Gazze’yi gündemden düşürmeyi hedeflediği iddiasına değinmekte yarar var. Daha çok İran ile İsrail arasındaki düşmanlığın gerçek bir çatışma olmayıp muvazaalı olduğu tezini benimseyen çevrelerce dillendirilen bu iddianın somut gerçeklerden öte önyargılı bir yaklaşımı yansıttığını ve duygusal bir arka plana dayandığını görmek zor değil.
Bu tezi benimseyenler İran rejiminin bölgeye yönelik kimi tahripkâr politikalarını, İslamcılık söylemine rağmen mezhepçi ve yayılmacı bir karakter arz eden tutumuyla Sünni dünyada yol açtığı hayal kırıklığını merkeze alarak İran’ın tüm yapıp etmelerini samimiyetten uzak, göstermelik eylemler olarak değerlendirmekteler. Bunda elbette İran’ın tüm bu tartışmalı, şaibeli siyasetini Kudüs ve Filistin duyarlılığı üzerinden gerekçelendirme-meşrulaştırma çabası da etkili olmakta ve bu çelişik tutum güvensizliği büyütüp adeta nefrete dönüşmektedir.
Bilhassa Irak’taki Amerikan işgali ve Suriye’de rejime karşı ayaklanma süreçlerinden sonra Sünni dünyada giderek belirginlik kazanan bu hissiyatı anlamamak mümkün değil elbette ama tüm bu olumsuzluklara, çirkinliklere rağmen gelişmeleri duygular değil, olgular üzerinden yorumlamak, yüz yüze olduğumuz hadiseyi değerlendirirken konuyu somut veriler, göstergeler zemininde ele almak elzemdir.
Bugün yüz yüze olduğumuz mesele İran’ı sevip sevmemek ya da İran’a güvenip güvenmemek değildir. İran’dan hiç hazzetmeyebilir ve asla İran’a güvenmeyebiliriz ama İran ile Siyonist çete arasındaki çatışmayı, düşmanlığı ‘danışıklı dövüş’ vb. sıfatlarla tanımlamanın aşırı, abartılı bir tutum olduğunu ve adaletle bağdaşmadığını tespit etmek zorundayız. Bu tespit İran’ı temize çıkarmaz ama bizim gerçeklikten uzaklaşmamızı ve önyargılarımıza teslim olmamızı engeller.
İran-İsrail Çatışması Göstermelik mi?
İran-İsrail çatışması bir kurgu değil, 1979’da İran’da gerçekleşen devrimden bu yana kesintisiz bir şekilde devam eden, farklı aktörleri de içeren ve bölgesel düzeyde yansımaları bulunan bir olgudur. Bu gerçeği inkâr etmek ya da İran’ın, Irak’ta ve Suriye’de işlediği suçlar nedeniyle Siyonist çete ile çatışmasının da samimiyetten uzak ve aldatmaya matuf olduğunu iddia etmek tutarlı ve adil bir yaklaşım değildir. Ayrıca bu tür bir değerlendirme görünür gerçeklerin komploculuğa kurban edilmesi manasına gelir ki bu tutum zihinsel açıdan da sağlıksız bir tutum demektir.
Hadisenin Gazze olayını gölgelemesi ve kısmen gündemden düşürmüş olması bir gerçektir. Ne var ki bu durumun İran’ın çabası ya da siyasetiyle ilgisi yoktur. Netanyahu adlı Siyonist çete şefinin Gazze’de yaşadığı zorluğu, sıkıntıyı farklı atraksiyonlarla ikinci plana itmeye, unutturmaya çalışması anlaşılabilir bir tutumdur. Gazze’de sürdürdüğü ve bir türlü neticelendirmeyi başaramadığı soykırım nedeniyle ABD de dâhil olmak üzere Batılı dostlarından giderek daha fazla eleştiri aldığı ve bu manada gündemi değiştirmenin işine yarayacağının farkındadır. Nitekim başlattığı saldırıyla okların İran’a yönelmesini sağlayarak Gazze’de yaşadığı sıkışıklıktan kısmen kurtulmayı başardığı da ortadadır. Ama bu durum İran ile İsrail arasında bir muvazaanın değil, bilakis İran ile Siyonist çete ve müttefikleri arasında derin bir düşmanlık bulunduğunun göstergesi olarak yorumlanmayı hak eder.
Yaşanan gelişmelerle ilgili üzerinde durulması gereken asıl husus Siyonist çetenin 7 Ekim sonrasında süreci fırsata çevirme çabası içinde olmasıdır. Beka kaygısıyla giderek daha fazla saldırganlaşırken, aynı zamanda başta ABD olmak üzere tüm Batılı müttefiklerini de kendisiyle aynı safta bölgeye yönelik topyekûn bir savaşa itmeye çalışmaktadır. Gazze’ye yönelik yürüttüğü kapsamlı imha sürecini her vesileyle Gazze dışına da taşırmak için fırsat kollamaktadır. Batı Şeria’da yoğunlaşan işgaline ilaveten Lübnan’da, Yemen’de, Suriye’de de saldırılarını yoğunlaştırmış ve en son nükleer silah geliştirme ithamıyla İran’a karşı da cephe açmıştır.
Siyonist çetenin İran’a yönelik saldırısı İran’ın zayıflığını ortaya çıkarmıştır. Sürekli biçimde hamasi mesajlar veren, her fırsatta güç gösterisi tertipleyen İran, üstelik göz göre göre gelmesine rağmen Siyonist saldırı karşısında çok ağır darbeler almış, büyük kayıplar vermiştir. Açıkçası İran’ın komuta kademesinin aldığı darbe Siyonist çete için devasa bir psikolojik harekât işlevi görürken, İran ve İslam dünyası adına bir utanç tablosu teşkil etmiştir.
Mamafih İran, ilk anda yaşadığı bu büyük sarsıntıya rağmen Siyonist çeteye etkili bir şekilde verdiği karşılıkla ve Yahudi toplumuna yaşattığı büyük korkuyla süreci kısmen de olsa dengeleyebilmiştir. Alınan darbenin büyüklüğü, hasar ve kayıplar noktasında arada büyük bir orantısızlık olmasına rağmen son kertede Siyonist çetenin etkili biçimde vurulmuş olması, üzerinde durulmayı hak eden bir gelişmedir. Aynen 7 Ekim’de Aksa Tufanı harekâtında olduğu gibi, bedeli ne kadar ağır olsa da İran’ın uzun menzilli füzelerinin Siyonistlere erişmesi İsrail’in dokunulmazlık efsanesinin yıkılmasına katkı sağladığı için anlamlıdır, önemlidir, değerlidir.
Yaşanan gelişmeler ümmet açısından ne ifade etmektedir? Yüz yüze olduğumuz tablo karşısında kendimizi nerede konumlandırmalıyız?
İran’a Öfkemiz Siyonist Saldırganlığı Görmezden Gelme Gafletine Yol Açmamalı!
Öncelikle İran rejimine yönelik kaygılarımız, tepkilerimiz, öfkemiz Siyonist saldırganlığın hedefindeki İran’ın son kertede İslam coğrafyasına ait olduğu gerçeğini örtmemelidir. İran yönetiminin uzunca bir süredir izlediği mezhepçi, yayılmacı, fitne-fücur siyaseti yüzünden ödediğimiz ağır bedellere rağmen ne İran halkının İslam ümmetinin bir parçası olduğu gerçeğini yok saymak ne de küresel emperyalistlerin desteğiyle İran’a yönelik giderek pervasızlaşan Siyonist saldırganlık karşısında tarafsızlık gibi bir tutum doğru olur.
Nasıl Pakistan devletinin Afganistan’ın NATO tarafından işgali sürecinde izlediği siyaseti ve Pakistan’da İslami harekete karşı düşmanca tutumunu lanetlediğimiz halde Hindu saldırganlığı karşısında tarafsız olmuyorsak İran’ı hedef alan Siyonist-Amerikan saldırganlık karşısında da tarafsız olamayız. Sadece Filistin’i değil tüm coğrafyamızı, sadece İslam ümmetini değil tüm insanlığı tehdit eden büyük, çok büyük bir tehdit teşkil eden İsrail belasını öncelemek, bu musibetin bertaraf edilmesine yoğunlaşmak zorundayız.
Seksen yıllık Siyonist işgal ve hassaten son 20 aydır Gazze’de karşılaştığımız soykırım İsrail isimli suç şebekesinin ihtiva ettiği tehlikenin büyüklüğünü, derinliğini ortaya koymuştur. İslam ümmetinin onurunu, kimliğini, varlığını doğrudan hedef alan bu büyük tehdit karşısında tali meseleler, tartışmalar, hesaplar öne çıkartılmamalı, belirleyici konuma oturtulmamalıdır.
Yakın dönemde yapıp etmeleri nedeniyle İran rejimini İslam dünyası için büyük bir sıkıntı kaynağı şeklinde algılayan kimi İslami çevrelerin İran’ın zayıflamasının ümmetin lehine olacağı kanaatiyle İran-İsrail savaşını “Yesinler birbirlerini!” yaklaşımıyla değerlendirdikleri görülüyor. Bu yaklaşım tarzı Ortadoğu’da yüz yüze olduğumuz büyük kuşatma ve saldırganlık gerçeğinin tam olarak idrak edilmediğinin işaretidir. Oysa İsrail-ABD saldırganlığının İran’da etkili olması ve istedikleri neticeyi elde etmeleri durumunda İslam dünyasının direncinin artacağını zannetmek kendini kandırmaktır. Bilakis bölgede etkili askerî güç konumunda olan birkaç devletten biri olan İran’ın ABD-İsrail cephesi karşısında ağır darbe alması ve etkisiz kılınması olsa olsa direniş azminin zayıflamasına ve işbirlikçiliğin güçlenmesine sebep olur. Siyonist çetenin bölge üzerinde daha yoğun bir tahakküm kurmasını besler. İsrail’e karşı direnmenin sonuçsuz bir macera olacağı kanaatini pekiştirir.
Düşman Cephesinde İttifak, İçeride Çekişme
Gazze’de tüm dünyanın gözleri önünde işlediği korkunç cürümlere rağmen Batılı devletlerin İsrail’e verdiği destek, aralarındaki ihtilaflara ve çekişmelere rağmen Müslüman halklara karşı düşmanlık söz konusu olduğunda sergiledikleri ittifak, Filistin halkına karşı işlenen soykırım suçuna taammüden ortaklıkları, üzerinde çokça durmamızı gerektiren bir tablodur. 16-17 Haziran tarihlerinde Kanada’nın ev sahipliği yaptığı G-7 Zirvesine katılan dünya müstekbirleri yayınladıkları bildiriyle bir kez daha İsrail’in kendini koruma hakkına vurgu yaparak açıkça Siyonist çeteye bağlılıklarını ilan etme ihtiyacı hissetmişlerdir.
Bu durum sıradan bir şey değildir. Gazze’de işlenen soykırım suçunun vahşice devam ettiği bir zamanda ve ortada hiçbir hukuk kırıntısı dahi bırakmayan İran’a yönelik saldırganlığın tam ortasında sergilenen bu tutum karşı karşıya olduğumuz düşmanlığın boyutlarını açığa çıkarmaktadır. ABD’sinden İtalya’sına, İngiltere’sinden Almanya’sına, Fransa’sına, Kanada’sına kadar tüm Batı dünyası İsrail’in varlığını tehdit ettiği gerekçesiyle İran’ın nükleer silah sahibi olamayacağını ve kendisini tehdit altında hisseden İsrail’in İran’a saldırısının meşru olduğunu ileri sürmekteler.
Peki ya İsrail’in elindeki nükleer silahlar? Onlar muhtemelen doğal hak, hatta zaruri kabul ediliyor. Batılı anlayışa göre İran, İsrail’in varlığına karşı çıktığı için İsrail tarafından saldırıya uğrayabilir! Peki, İsrail’in Filistin’in varlığını yok sayması ne ifade ediyor? Hiçbir şey! İsrail’in her türlü saldırganlığını kendini savunma hakkı çerçevesinde değerlendiren bu zihniyete göre Filistin’in kendini savunma hakkı bulunmuyor. Nitekim Filistinlilerin eylemleri ancak terör sıfatını hak ediyor!
İnanılmaz bir hukuksuzlukla, ahlaksızlıkla karşı karşıyayız. Toprağıyla, halkıyla Filistin’i toptan imha siyaseti icra eden Siyonist çetenin nükleer de dâhil olmak üzere her türlü yıkıcı silaha sahip olma hakkı mevcut, istediği ülkeye saldırması meşru, soykırım yapması normal, gerek BM gerekse uluslararası mahkemelerde aleyhine verilen kararları tanımaması hukuka uygun kabul ediliyor. İşte Batılı zihniyetin hukuktan, barıştan, insanlıktan anladığı şey bu! Yaşadığımız süreçte Batı medeniyetini, ‘Siyonist saldırganlığa ve soykırım suçuna sınırsız ortaklık’ olarak özetlemek gayet yerinde bir tavsif olacaktır.
Küresel emperyalizm dünyada kimin nükleer silaha sahip olup kimin olamayacağına karar verme yetkisini uhdesinde görmektedir. Kendilerine hak olarak gördüklerini başkalarına yasaklamaya kalkmaktadırlar. Gerekçe de basittir: Bu silahlar kitlesel düzeyde büyük felakete yol açabilme tehlikesi içermektedir! Bunu kim söylüyor? ABD Başkanı Trump söylüyor. İyi de bugüne kadar Trump’ın başında bulunduğu ABD’den başka hiçbir devlet bu silahları kullanmadı ki! Yani geçmişinde kitlesel katliama imza atmış ABD dünyanın güvenlik bekçisi rolüne soyunuyor. Aynı şekilde Siyonist çetenin nükleer silaha sahip olduğu bir sır değil ve bugün Gazze’de yaptıkları nasıl bir gözü dönmüşlüğün bu çeteyi yönettiğini açıkça ortaya koyuyor.
Maalesef, küfür ve zulüm cephesinin bu yekvücut görünümüne karşın İslam dünyasında mevcut bulunan dağınıklık, ayrışma ve çekişme en büyük handikabımız olarak öne çıkmaktadır.
İlla Dost Olmamız Gerekmiyor Ama Düşmanlığa Mecbur da Değiliz!
Şüphesiz İslam dünyasında yaşanan bu halin nereden kaynaklandığı; “Haydi birlik olalım, ayrılıkları unutalım, vahdet olsun!” kolaycılığıyla çözülemeyecek boyutta derinliği olan bir mesele ile yüz yüze olduğumuz bellidir. Bununla birlikte en azından ilk etapta ayrışmanın daha da derinlere indirilmesi yerine, küçültülmesi için çaba sarfetmenin daha akıllıca olacağı ve elden geldiğince buna gayret etmenin gerekliliği de açıktır.
Bu noktada İran yönetiminin yıllardır İslam coğrafyasında sürdürdüğü siyasetle ümmet içinde yol açtığı büyük hayal kırıklığı ve nefretin kısa vadede ortadan kalkmasını beklemek mantıklı olmasa da en azından doğrudan Siyonist-Amerikan saldırganlığının hedefi olduğu bir süreçte İran’ı hedef tahtasına koymaktan kaçınmakta fayda var. Bu tutum işlenen bunca günahın unutulmasını, İran rejiminin tezkiye edilmesini, bundan sonra da bugüne dek yaşananlar hiç yaşanmamış gibi davranmayı gerektirmez elbette. Ne yazık ki İran bünyede kapanması pek mümkün olmayan derin yaralar açmıştır. Ama şu aşamada bunların öne çıkartılmasının, bu doğrultuda bir hesaplaşmaya gidilmesinin hikmetli bir tutum olmayacağı da görülmelidir.
Adil şahitlik doğru zamanda doğru tavır takınmayı; gerektiğinde sevmediklerimize, kızdıklarımıza, hatta düşmanlarımıza dahi adil olmayı; duygularımıza kapılarak gerçeklere sırtımızı dönmemeyi gerektirir. Bir yandan tüm dünyada yükselen anti-Siyonist dalgayı önemserken, bu çerçevedeki etkinlikleri desteklerken, ABD’de Yahudi örgütlerin düzenledikleri Siyonist saldırganlığı protesto eylemlerini alkışlarken, İran’ın Siyonistlerin başkentini ve en büyük şehrini füzelerle vurmasını önemsiz bir gelişmeymiş, sıradan bir hadiseymiş gibi yorumlamak adil bir tutum olmaz.
Öncelikli Düşmanlarımız Hususunda Net Olmalıyız!
Yaşadığımız kaotik süreç ve İslam ümmetini sarsan olağanüstü gelişmeler karşısında birtakım tespitlerimizi gözden geçirmek, duygularımızı kontrol etmek ve yeni bir durum değerlendirmesi yapmakla mükellef olduğumuzu görmek durumundayız. Coğrafyamız, beldelerimiz, kimliğimiz ve geleceğimiz korkunç bir saldırıyla karşı karşıyadır. Bu bağlamda İran yönetiminin evrensel İslami ilkeler yerine uzun yıllardır izlediği mezhepçi-tahakkümcü tutumundan kaynaklanan tepkimizi, öfkemizi baz alarak gelişmeleri yorumlamak ve bu zeminde tutum belirlemek bizi daraltır, kısırlaştırır. Zalimlerle mücadelemize katkı sağlamaz, ümmet dayanışmasını büyütmez.
Unutmayalım ki İran, İslam ümmetine karşı izlediği ikircikli politikalar, Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de işlediği günahlar yüzünden hedef alınmış ve cezalandırılmaya kalkılmış değildir. Bilakis İran’ı hedef alan Siyonist-Amerikan saldırganlığının merkezinde Ortadoğu’yu Siyonist çete için dikensiz gül bahçesine çevirme planı yatmaktadır. Bu zulüm çetelerinin kirli planlarının başarıya ulaşması demek ümmet olarak yaşadığımız kuşatmanın, esaretin, tahakkümün daha da koyulaşması demektir. Oysa bizim her ne surette olursa olsun kuşatmayı gevşetmeye, aşmaya, kırmaya yönelmemiz, çabalarımızı bu doğrultuda yoğunlaştırmamız gerekiyor.
İslam ümmetini, mazlumları, gelecek nesillerimizi topyekûn kuşatmaya yönelik saldırılar karşısında öncelikli düşmanlarımız ve hedeflerimiz hususunda kafa karışıklığı yaşamamalı; doğrudan ya da dolaylı biçimde irademizi ipotek altına almaya yönelik düşmanlıklar karşısında uyanık ve dinamik olmalıyız. Yaşananlardan yola çıkarak yaşanabilecekler hususunda sağlam bir perspektif geliştirmeli; İslam dünyasına, Müslümanlara, mazlumlara ilişkin olarak tavırsızlıktan, umursamazlıktan, dar bakış açısına mahkûmiyetten uzaklaşarak kapsamlı ve kuşatıcı bir tutuma yönelmeliyiz.
Tam da bu kaygı ve iradeyle tüm coğrafyamızda giderek daha bir azgınlaşan emperyalist-Siyonist saldırganlığı besleyecek, büyütecek her adımın, her girişimin karşısında net bir tavır geliştirmek durumundayız. Bünye dâhilinde ortaya çıkan ihtilafları, karşıtlıkları, çatışma ve ayrılıkları imkân dâhilinde küçültmeye; küfür ve zulüm güçleriyle ayrışmamızı ise artırmaya, çoğaltmaya gayret etmeliyiz.

