Toplumsal Değişim Sürecinde Müslüman Aile
Haksöz Dergisi Sayı: 412

Toplumsal değişim kavramı sadece bu çağa ait bir kavram değil insanlık tarihi ile başlar. Değişimin olumlu ve olumsuz örneklerini, iradelerimizin hayatlarımıza nasıl yön verdiğini Âdem ve İblis kıssasından öğrendik. Belli bir coğrafyası da yok. Kudret sahibi Yüce Allah’ın ve onun belirlediği sabitelerin dışında değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.

Yakın dönemde Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesi'nin bazı illerinde yaşanan maddi ve manevi değişim Batı şehirlerine göre çok daha hızlı olmuştur. Ev araba konforu, kariyer tutkusu, kılık kıyafetteki değişim, doğum oranlarındaki düşüş, alkol tüketimi, dinden uzaklaşma, ahlaki çöküntü ve benzeri örnekler toplum içinde yaşanan değişim bağlamında ele alınabilir.

Dünya tarihi itibarıyla iki-üç asır öncesinden gelişen bir dizi değişim küresel ölçekte toplumlara yön verdi. Bu değişimden Türkiye de payına düşeni aldı. Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş beraberinde şehirleşme getirdi. Sanayi toplumlarında hammaddenin aktığı fabrikaların olduğu şehirler merkez şehirler olması gerekiyordu; buna bağlı olarak bazı şehirler (Kocaeli, İstanbul, Adana vb.) çok büyüdü. Bu şehirler büyüdükçe çekirdek aile modelleri ortaya çıktı. Oysa bu topraklarda geniş aile modeli vardı. Erkeklerin genellikle aileyi geçindirdiği, kadınların ev işlerini ve çocuk bakımını üstlendiği bir rol dağılımı; aile büyüklerinin ailenin yöneticisi kabul edildiği hiyerarşik bir yapı vardı. Yıllarca nesilden nesile aktarılan bu gelenek insanı bireyselleşmenin getirdiği birtakım tehlikelere karşı koruyordu. Şehirleşmeyle birlikte ise özendirilmeye, rol model olarak lanse edilmeye çalışılan modern hayat insanı savunmasız bıraktı. Bireyleştirilen insan ruhsal bunalımların pençesine atıldı. Son 15-20 yıl içinde antidepresan ilaçlarının kullanım oranının arttığını, psikolog ve psikiyatrist başvurularında büyük bir yoğunlaşma yaşandığını, okullarda psikolojik danışman sayılarının artırılmasına yönelik girişimlerin olduğunu müşahede ediyoruz.

Gelenek bağlamında geçmişi ne tamamen idealize etmek ne de kökten reddetmek bizim benimseyeceğimiz bir usul olmalı. Asıl yapılması gereken geçmiş ve gelecek arasında köprüyü kurarak düşünce üretme sürecimize azami katkı sağlayabilmek olmalıdır. Bu köprünün inşasında en önemli yapı taşlarından bir tanesi olan aile kurumunu öncelemek de yapının sağlamlığı açısından elzemdir.

Geçmişten günümüze olan değişimlere baktığımızda bu değişimlerden en çok nasibini alanlardan birisinin aile kurumu olduğu su götürmez bir gerçektir. Geniş aileden çekirdek aileye geçiş modern hayat ile yaygın hale geldi. Şehirleşmenin artması ile de küçük bağımsız aileler kuruldu. İnsanlar artık baba toprağında çalışmadığı gibi kendisine daha fazla imkân sağlayacağını düşündüğü şehir hayatına göç etti. Sonuç olarak geniş aile evlerinde kalmak artık mazinin otantik enstantanelerinden ibaret hale geldi.

Modern hayatla birlikte nicelik açısından daralan aile yapısı niteliksel değişimler de doğurdu. Aile içi roller değişim gösterdi. Kadınlar ev dışında çalışmaya, kariyer yapmaya daha fazla fırsat bulurken bu durum başka sorunların oluşmasına zemin hazırladı. Cinsiyetler arası rol değişimleri, eşitlikçi söylemler daha fazla konuşuldu. Bunlar konuşuldu konuşulmasına lakin bu yeni roller üzerine yapılan tespitler bizleri aileyi ve değerleri korumaya yönelik çözüm yollarına sevk etti mi? Aile yapısı ve akraba ilişkilerinin etkileri gün gün azalırken bu durum bizleri çözüm arayışına yöneltti mi?

Elbette toplumsal değişim süreçlerini olumsuz etkileyen birçok faktör bulunmakta. Bunlardan birkaç tanesine değinmek gerekirse -Türkiye'nin yakın tarihini dikkate alarak- şunları söyleyebilirim:

1) Siyasal değişimlerin çok ciddi etkileri oldu. Yeni yönetimlerin ideal olarak sundukları hayat tarzları, kanunlar, politik reformlar gerek birey gerekse toplum üzerinde yıkıcı sonuçlara neden oldu. Dönemin gençleri, yarının anne ve babaları bu yıkıcı etkilerden çok etkilendiler. Özellikle kadınların eğitim ve iş hayatına katılımlarındaki kontrolsüz artış, kadınların sosyal ve ekonomik bağımsızlık kazanmaları sonucunu ortaya çıkardı. En nihayetinde geleneksel aile yapılarında çözülmeler meydana geldi ve evli çiftlerin ev içi rolleri değişime uğradı.

2) Teknolojik gelişmelerle birlikte internet, akıllı telefonlar, sosyal medya vs. -beraberinde getirdiği fikirlerle- hayatımıza girdi. Herhangi bir süzgeçten geçmeden hayatımızın her alanına giren bu araçlar ve fikir dünyasının sunduğu rol modeller ahlaki bir çöküntü yarattı. Teknolojinin sundukları ile beraber adeta modern hayat dininin peygamberleri meydana çıktı. Bu pozisyondaki kişiler teşhir, özel hayatlara merak, insanların estetik duygularına, beğenilerine, damak zevklerine, ev ve mutfak kültürlerine, giyim kuşamlarına, inançlarına kadar yön veren influencerlar, "sanatçılar" toplumsal temsiliyet pozisyonuna oturdular ve toplumun değişim sürecinde olumsuz etkiler bıraktılar. Bu teknolojik gelişmeler insanları daha hızlı sanal ortamda birbirine yakınlaştırırken rûberû ilişkileri azalttı.

3) Sosyal hareketler, özellikle insan hakları ve cinsiyet eşitliği gibi söylemlere sahip oluşumlar, toplumda çeşitli değişimlere sebebiyet vermektedir. Bu durumun bir yansıması olarak muhafazakâr aile yapısı kimliğiyle ön plana çıkan Doğu bölgelerinde, son dönemlerde “ezilmiş halklar” söylemi ve milliyetçi yaklaşımlarla toplumun yaraları üzerinden kendisine meşru zemin oluşturma çabasındaki hareketlerin sinsice, LGBTQ gibi ahlaki değerlere aykırı oluşumlara destek verdikleri görülmekte; post-hümanist düşüncelerin, kimliksizleştirme ve cinsiyetsizleştirme gibi toplumun inancına kültürüne aykırı düşüncelerin yaygınlaştırılmaya çalışıldığı gözlemlenmektedir.

4) Kültürel değişim sosyal medya aracılığıyla çocukların, gençlerin ve yetişkinlerin tüketim alışkanlıklarını, giyim tarzlarını, sosyal ilişkilerini etkilediği gibi dil ve iletişim biçimlerini de değiştirdi.

5) Ekonomik değişim ve çalışma hayatı, ekonomik zorluklar ailelerin yaşam tarzlarını ve ilişkilerini maalesef etkiledi. Çiftlerin iş hayatında daha fazla sorumluluk almaları; aile içindeki rollerin değişimi, maddi ihtiyaçları karşılama uğruna harcanan hayatlar beraberinde mutsuz yorgun çiftler ve arada kaynayan sorumsuz nesilleri meydan getirdi. Daha fazla çalışma ekonomik standartları yüksek tutmak konforlu yaşamı arzulamak hedef haline getirilince manevi ihtiyaçların yani ahlaki ve dini ihtiyaçların ertelenmelerine nihayetinde de hassasiyet ve değerlerini korumaya yönelik duygu ve düşüncelerin zamanla erimesine sebep oldu.

En temelde toplumsal değişim sürecine etki eden faktörler olarak bu maddeleri sıralayabiliriz. İnsanlık tarihine baktığımızda dün adı tarım toplumu, sanayi toplumu, endüstriyel toplum, ağ toplumu vb. isimlerle anılan toplumsal değişimler var olduğu gibi yarın başka isimlerle anılacak toplumsal değişimler de yaşanmaya devam edecektir. Yani toplumsal değişimin önüne geçilemeyecektir. Bu değişimlerin sadece şekilsel anlamda meydana gelmediğini, aynı zamanda yaşam tarzını, ahlakını, kültürünü ve inancını da beraberinde getirdiğini, toplumu bilinçli veya bilinçsiz olarak değişime zorladığını söyleyebiliriz.

Tüm bu olumsuzlukların içerisinde Müslüman aile, dinin koruması altında hayatını sürdürecektir. İslam, olumsuzluklara karşı kalkan görevi görerek nasıl mücadele edilmesi gerektiğini öğretir. Konuya biraz da bu perspektiften bakarak birkaç hatırlatmada bulunmak istiyorum.

İslam Bizlere Ne Vaat Ediyor?

Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah’ın ve Resul’ünün çağrısına uyun.” (Enfal, 24)

Kur'an insanlığa kurtuluş vaat ettiğine göre bu çağrıyı dinlemek bütün Müslümanların uyması gereken bir zorunluluktur.

Ey iman edenler! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da eşini yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın meydana getiren Rabbinize karşı gelmekten sakının.” (Nisa, 1)

Kur'an bir ailenin temelini atarken bir kadın ve erkekten başladığını söyler ve bu ikisini kapsayan bir tanım kullanır. “Zevc” karı veya koca olarak yani dişiliği veya erilliği öne çıkarmıyor. Çünkü biri olmadan diğeri anlamsız kalır. Yani zevc birbirini tamamlayıcı iki şeyden her birine denir.

Birinci Çağrı

Kadın ve erkek birbirinin alternatifi veya rakibi değil birbirinin tamamlayıcısıdır. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de insanın varoluşu iki cinsiyet üzerinden anlatılır. Küresel manada ahlaksızlığı yaymaya çalışan şer odaklarının toplumun yapı taşları ile oynama çabalarına en güzel cevabı Kitab-ı Kerim vermektedir.

Aile bir kadın ve bir erkeğin meşru temelde bir araya gelmesiyle oluşur. Bu oluşumda kulluk olarak kadın ve erkek arasında bir fark söz konusu değildir. Dinî ve ahlaki açıdan birinin diğerine nispeten avantajlı veya dezavantajlı olması mümkün değildir. Kadın veya erkek -inanmış olarak- kim sâlih bir amelde bulunursa bunun karşılığının kendisine eksiksizce ödeneceği ifade edilmiştir. Kulluk sorumluluğu kadını da erkeği de eşit bir biçimde kapsar.

İkinci Çağrı

Aile kurulunca birbirinin tamamlayıcısı olacak eşler, eş seçimine dikkat etmeli. Rabbimiz bizlere şöyle buyuruyor: “Kaynaşmanız için size kendi cinsinizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peyda etmesi de O'nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır.” (Rum, 21) Bir evlilikte aranması gereken nelerdir sorusuna bu ayet bağlamında cevap aramalıyız.

Ayetlerde öne çıkan huzur, sevgi ve merhamet; bir Müslümanın evlilikte araması gereken temel değerleri hatırlatmaktadır. Ancak bugün birçok evlilikte huzurun yerini huzursuzluk, sevginin yerini sevgisizlik ve sadakatsizlik, merhametin yerini ise zulüm almıştır. Eş seçimi, aile kurmanın temelidir.

Resulullah (s) bir evliliğin 4 şey için yapıldığını buyurmaktadır:

1. Mal, kariyer, etiket.

2. Soy.

3. Güzellik, yakışıklılık.

4. Takva.

“Sen dindar olanı seç ki elin bereket bulsun.” diyor sevgili Peygamberimiz.

Üçüncü Çağrı

Aile temeli atılırken, bu sorumluluğun ciddiyetinde olan her birey, bu yükün tek başına üstesinden gelinemeyeceğini bilir. Bu sebeple yapılması gereken yapılmalı ama en temelde Rabbimizden hayırlı olanı istemeli, yani duaya yönelmeliyiz.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

Onlar: ‘Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah'a karşı gelmekten sakınanlara önder kıl.’ diyenlerdir.” (Furkan, 74)

Dördüncü Çağrı

Allah, birbirinden gelme nesiller olarak Âdem’i, Nûh’u, İbrâhim ailesini ve İmrân ailesini seçip âlemlere üstün kıldı. Allah hakkıyla işitmekte ve bilmektedir.” (Âl-i İmran, 33-34)

Müslüman aileler, kendi eksiklik ve yanlışlarını, Kur’an’ın bize sunduğu kıssalarda yer alan aile modellerine tekrar yoğunlaşarak fark etmeli; ilahi mesajı hatırlamaya çalışmalı ve bu modelleri yaşanır kılmaya gayret etmelidir. İmran ailesi üzerinden verilen kısa bir anekdotla, çocuklarımızı yetiştirmenin önemi vurgulanmıştır. Öyle ki bu süreç anne karnında başlamakta ve isim koyma ile devam etmektedir.

“Onu doğurunca, Allah ne doğurduğunu bilip dururken: ‘Rabbim! Ben onu kız doğurdum. Oysa erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Kovulmuş şeytana karşı onu ve soyunu senin korumanı diliyorum.’ dedi.” (Âl-i İmran, 36)

Kur’an’da Hz. Nuh (as), Hz. Lut (as), Hz. Yakub (as), Hz. Musa (as), Hz. İsa (as), Hz. Şuayb (as) ve Hz. İbrahim (as) gibi peygamberlerin ailelerine dair kıssalar yer almakta ve böylelikle aile modellerine dikkat çekilmektedir. Bu aile modelleri rastgele seçilmemiştir. Her birinin içinde barındırdığı derin mesajlara yoğunlaşmak ve ilahi mesaja kulak vermek gerekir. Bu, kadınıyla erkeğiyle hepimizin sorumluluk alanına giren bir konudur.

Sonuç

Aile; çocuk, genç, yetişkin, yaşlı, kadın ve erkek herkes için en doğal, minnetsiz ve karşılık beklemeksizin bir sığınaktır. İnancın, ahlakın, sevgi ve saygının ilk öğretildiği yerdir. Güçlü, uyumlu ve huzurlu bir aile ortamında büyüyen çocuk, sağlıklı ve güçlü bir karakterle topluma katılır.

Müslüman aile değişen toplumda kimliğini koruyarak, değerlerini kuşanarak yoluna devam eder. Aile ne kadar bilinçli ve sağlam temeller üzerine kurulursa toplum o kadar güçlü olur. Eşler arasında sağlıklı bir iletişim, çocuklarla güvene dayalı bir ilişki, aileyi diri tutar. Aile, tek bir cinsin üzerine bırakılmayacak kadar ciddi bir sorumluluktur. Bir kadın, çocuğu olunca anne; bir erkek, çocuğu olunca baba olur. Sorumluluklarımızı, Yüce Kitabımızın ve Resulullah’ın belirlediği sınırlar dâhilinde tekrar gözden geçirerek bu yükü beraber omuzlamalıyız.

En nihayetinde adına modern, post-modern hayat ya da ne dersek diyelim ideal olarak yansıtılan hayat tarzı kesinlikle bizleri temsil etmemektedir. Evet, belki uğraştığımız problemler değişti, hayat geçmişe nazaran bakıldığında çok daha hızlandı, başka toplumlar ile çok daha fazla etkileşime girmekte ve etkilenmekteyiz. Fakat muhatap olduğumuz vahiy değişmedi, sünnet değişmedi ve değişmeyecek. Maneviyatı küçümseyen, ilişkilerde çıkarı ön planda tutan anlayışlardan sakınmalı; Rabbimizin bizlere buyurduklarına sımsıkı sarılmalıyız. Yalnız O’ndan yardım istemeliyiz.

Ey iman edenler kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” (Tahrim, 6)

Rabbimiz bizi sana teslim olmuş kimseler kıl soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet kıl.” (Bakara, 128)

Rabbi ona ‘Teslim ol.’ dediğinde ‘Âlemlerin Rabbine teslim oldum.’ demişti. İbrahim bunu kendi oğullarına vasiyet etti. Yakup da ‘Oğullarım! Allah sizin için bu dini seçti. Siz de ancak Müslümanlar olarak ölün.’ dedi.” (Bakara, 131-132)

Hatice Yıldırım Arşivi