“Melekler, kendi nefislerine zulmedenlerin hayatına son verecekleri zaman derler ki: 'Nerde idiniz?' Onlar: 'Biz, yeryüzünde zayıf bırakılmışlar (mustazaflar) idik.' derler. (Melekler de:) 'Hicret etmeniz için Allah'ın arzı geniş değil miydi?' derler. İşte onların barınma yeri cehennemdir. Ne kötü yataktır o!”
(Nisa, 97)
İslam coğrafyasında Müslümanların maruz kaldığı zulümler neticesinde kimi toplumlar direnmekte, kimi hicret etmekte, kimi ise hicret fırsatı bile bulamamaktadır. Tüm olup bitenler karşısında dünya egemenleri ve hükümetleri ekseriyetle kör, sağır ve dilsiz kesilmişlerdir. Duyarlı kesimler ise mazlumların çığlığı olmak maksadıyla bulundukları yerlerde çeşitli eylemler düzenlemekte, mali ve insani destek kapılarını zorlamakta, zalimlerin ticari mallarını boykot etmekte ve beraberinde dua ile Allah’tan bir çıkış kapısı niyaz etmekteler. Nisa suresinin 97. ayetinde geçen “Fîme küntüm?” ibaresi bağlamında nerede ve ne halde olduğumuza dair birkaç hususa değinmekte yarar var.
Nisa suresinin 95 ve 96. ayetlerinde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Müminlerden, özür olmaksızın oturanlar ile Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) vadetmiştir; ancak Allah, cihad edenleri oturanlara göre büyük bir ecirle üstün kılmıştır. (Onlara) Kendinden dereceler, bağışlanma ve rahmet (vermiştir). Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” Bu ve benzer ayetlerde; Allah yolunda malları ve canlarıyla cihad edenlerin, cihada destek verenlerin ve cehdedenlerin oturanlarla aynı durumda olmadıkları, onların ecr-i azim ile mukabele görecekleri haber verildikten sonra Nisa suresinin 97. ayetinde; hareket etmeyenlerin, yerinde çakılı kalanların, hicret gerekliliği doğduğunda imtina edenlerin akıbetlerinden bahsedilmektedir.
Esas olan, bulunduğumuz yerde mücadele etmek; baskı ve tahakkümü sonlandırabilmek için şartları son raddeye kadar zorlamaktır. Ama iş tıkanma noktasına gelmişse, alan daralmışsa, nesiller tehdit altındaysa, değerler çiğneniyorsa -bizi bulunduğumuz yere bağlayan unsurlar ne olursa olsun- yeni bir açılım, yeni bir mekân ve yeni bir ortam için seçenekler göz önünde bulundurulmalıdır. Esas olan; statükonun atmosferinde erimemek, müstekbirin önünde eğilmemek, zulüm düzenine eklemlenmemek, toplum olarak çözülmemek ve yozlaşmamaktır. Hiçleşmemek için Allah’ın bize açtığı hicret kapısı bir kaçış değil bir arayış, bir yol alış, bir hayat tarzı ve varoluş çabasıdır.
Kur’an’ın ilk inen ayetlerinde bile hicret kavramını görmekteyiz: “Ve’r-rucze fehcur.” (Müddesir, 5) Yani günahlardan, kirlerden, her türlü çirkinliklerden hicret et. “Vehcurhum hecran cemîlâ.” (Müzzemmil, 5) ayeti de müşriklerden güzel bir şekilde ayrılmayı teklif ediyor.
Bunlar ve buna benzer ayetlerden anlaşıldığı üzere hicretin ilk aşaması; şirkten ve küfürden tevhide hicrettir. Diğeri; her türlü günahtan ve haramdan takvaya, İslami bir hayata hicrettir. Akabindeki mekânsal hicret ise kulluğumuzu sürdürebileceğimiz özgür bir mekâna fiziksel hicrettir. Nihayetinde en önemli hicretimiz iç dünyamızda Rabbimiz olan Allah’a hicrettir: “Ve kaale innî muhâcirun ilâ Rabbî / Ve (İbrahim) dedi ki: gerçekten ben Rabbime hicret edeceğim.” (Ankebut 26)
Hz. Muhammed (s) “Kimin hicreti Allah’a ve Resul’üne yönelikse, sonuçları Allah ve Resulü içindir. Kimin hicreti dünyalık veya kadın için ise onun hicreti onlar içindir.” buyurmuştur.
Nisa suresini 97. ayette geçen “Fîme küntüm?” ibaresine gelince:
Melekler, kendilerine yazık edenlerin, kendi nefislerine zulmedenlerin hayatına son verip ruhlarını teslim alacakları zaman derler ki: “Neredeydiniz?” Rabbimiz, sorgu dünyasında nefislerine zulmedenlere, kendilerine yazık edenlere sorgu meleklerinin yönelteceği zor bir soruyu gündemimize taşımaktadır: “Nerede idiniz?”
Dünyada iken ne haldeydiniz? Gidişatınız, tutumunuz ve davranışınız ne idi? Tercihiniz ve teşebbüsleriniz neye yönelikti? Tasavvurlarınızı nasıl inşa ediyordunuz? Hayata bakışınız ve hayat tarzınız ne idi? Referans kaynağınız, merciiniz kim idi? gibi ağır soruların karşılığını istemektedir ölüm melekleri. Adeta bizleri; “Kendinizden bahseder misiniz? Kendinizi anlatır mısınız? Kendiniz için söyleyecek neyiniz var?” gibi çetin sorularla karşı karşıya bırakacaklar. Sorgu sırasında, mahkeme safhasında kendinizi savunacak yeterli deliliniz, sığınacak mazeretiniz, meşru bir gerekçeniz varsa hazırlıklı olmanız talep edilmektedir. Zira bu pasif mazlumların kendilerini haklı çıkaracak mazeretleri olup olmadığının ortaya çıkması gerekmektedir. Yaşadıkları hayat tarzını nasıl tevil ettiklerini, kendilerini nereye oturttuklarını, sağlam bir mesnetleri olup olmadığını ifade etmeleri gerekeceği hatırlatılmaktadır.
“Onlar: 'Biz, yeryüzünde zayıf bırakılmışlar (mustazaflar) idik.' derler.”
Yeryüzünde zayıf bırakıldıklarını, takatlerinin kesildiğini, mecalleri kalmadığından mustazaf olduklarını söyleyecekler. Tüm yetkileri ellerinden alınmış, gelen teklifler üzerine değerlendirme yapacak mecalleri dahi olmayan insanlar oldukları bahanesine sığınacaklar. Ama peşinden yeni bir soru gelecek:
“(Melekler de:) 'Hicret etmeniz için Allah'ın arzı geniş değil miydi?' derler.”
İnsanlar, bulundukları yerde şartların müsait olmaması, statükonun baskısı, egemen güçlerin engellemeleri, yeterince hazırlık yapma imkânı bulamama vb. bahaneler ileri sürebilir. Ama dünya yaşadığımız yerden ibaret değildir ki! Müslümanları bulundukları yere bağlayan, onları çakılı halde bırakan, adeta o yere tutsak kılan esas asıl sebep ne idi? İnançlarına uygun bir hayat sürmek ve sorumluluklarının gereğini ifa etmek gerekirken, çakılı bir hayatı neden tercih etmişlerdi? Neden oldukları yerde saplanıp kaldılar? Neden kendilerine yazık ettiler? Artık söyleyecek makul bir sözleri kalmaz…
“İşte onların barınma yeri cehennemdir. Ne kötü bir yataktır o?”
Bu ayetler, hicret emrini aldıktan sonra, hicret gerekliliği doğduktan sonra hicret etmeye imkânları olduğu halde hicret etmemeyi tercih eden müminlere yöneliktir. Ayetler onların kötü akıbetlerine dikkatimizi çekmektedir. Allah’ın bir farzını yerine getirme imkânı varken bunu geçiştiren, askıya alan, erteleyen ve ilahi kılavuzluğu ciddiye almayanlarla ilgili net bir hükümdür bu. Kendilerine bahaneler arayan ve mazeretler peşinde koşanların kötü akıbetleri ile ilgili şiddetli bir uyarıdır. Bu ayet Medine’de inmiştir. Allah Resulü ile müminlerin karşısında Mekke’de iktidarını sürdüren müstekbir bir müşrik sistem vardı. Buna rağmen dünyalıklarından, Mekke’deki işleyen düzenlerinden ve gayrimenkullerinden vazgeçemedikleri ve orayı kendi çıkarlarına daha uygun buldukları için hicret etmekten imtina etmişlerdir. İşte bu müminler nefislerine zulmedenlerdir.
“Kendilerine yazık etmekte iken” ölen kimseler, Mekke’den Medine’ye göç etme imkânı bulunduğu halde bunu yapmayan, Mekke müşrikleri arasında yaşamaya devam eden, bu sebeple ya tekrar küfre dönen veya dinlerini tehlikeye atanlardır. İbn Abbas bu ayetle ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır: Müslümanlardan bir grup insan müşriklerle beraber bulunuyor, savaşlarda da Resulullah’a karşı müşriklerin sayısını artırmış oluyorlardı. Bu arada atılan oklardan ve sallanan kılıçlardan isabet alıp yaralanıyor veya ölüyorlardı. Bunun üzerine “kendilerine yazık ederken...” ayeti nazil oldu. (Buhârî, ‘Tefsîr’, 4/19) Müşriklerin arasında yaşamaya devam eden kimseler ister bu beraberliğin veya baskının etkisiyle yeniden şirke dönsünler, ister şirke dönmeyip her an bu tehlike altında yaşasınlar kendilerine kötülük etmektedirler. Yapmaları gereken şey ise gelip mümin toplumun arasına yerleşip onlarla yaşamaktır.
Mekke’deki bazı müminler o günkü şartlarda Medine’ye hicret etmeyi çok avantajlı görmüyorlardı. Oysa kâfirlerin taht-ı hâkimiyetinde, küfrün egemenliği altında kalmanın en büyük tehlikesi o kişilerin süreç içinde kâfirleşmesi veya kimliksizleşmesidir. Kendi kimliğine yabancılaşması, İslami değerlerden ve duyarlılıklarından koparak sıradanlaşmasıdır. Kâfirleşme; nesillerin ve sorumlu kişilerin eski duruma dönüşümünü ifade ederken, kimliksizleşme; İslami kimliğinden sıyrılıp zamanla özünden, köklerinden, değerlerinden ve fıtratından kopan, kimliksiz, kişiliksiz ve ilkesiz bireylerin ortaya çıkmasını ifade etmektedir.
Bir mümin, cahilî bir ortamda kaldığında bu ortamı içselleştirme riski tedricen gelişir. Onu özümser ve zamanla küfrün bünyesinde bir cüz olmaktan üzüntü duymamaya başlar. Bu durum o müminde öylesine bağışıklık ve bağımlılık doğurur ki artık rahatsız olmaz hale gelir. Küfrün taht-ı hâkimiyetinde böylesine zavallı, zelil, sefil ve rezil bir hayatı yaşamakta mahzur görmemeye başlar. Normalleştirdiği küfür sistemine uygun, tağutun fermanına baş eğen bir hayatı sürdürme pahasına tevillere yeltenir. Son aşamada o sistemi savunma, onun da İslami olduğunu izaha kalkışma ve eleştirenlere karşı mücadele yürütme noktasına gelir.
Hicreti Yeniden Düşünmek
Çok boyutlu küreselleşen günümüz dünyasında, çokkültürlü toplumların oluştuğu bir zaman diliminde hicret hukuku nasıl tahakkuk edecek? Nerede başlayıp nerede bitecek ve kimleri kapsayacak? Bu hususları tanımlamak ve ayrıştırmak iyice zorlaşmıştır. Dolayısıyla hicret fıkhı yeniden ele alınmalıdır. Ulus devlet sınırlarının hâkim olduğu dünyamızda hele hele yabancı düşmanlığının, ırkçılığın yaygınlaştığı siyasal atmosferde ortam bulanık ve zihinler karışıktır. Birçok mümin nerede ve nasıl bir hayat sürmesi gerektiği hususunda mutmain olamamaktadır. Nitekim İslami yasaların yürürlükte olduğu iddia edilen ülkelerde öyle baskı ve zulümler icra edilebiliyor ki gayrimüslim dediğimiz ülkeler, İslami değerlerin ve ibadetlerin görece daha özgür yaşandığı yerler olabilmektedir. Bu hususların tüm yönleriyle ayrıntılı bir şekilde ele alınması önem arz etmektedir. Ancak hicret kavramı ve tahayyülünün ele alındığı makalemizde bizim için belirleyici ilkeleri şöyle ifade edebiliriz:
Hangi ortamda, hangi çevrede veya ülkede İslam’ı daha güzel yaşayabilirim? İslami kimliğimi, İslami mücadelemi hangi zeminde daha iyi sürdürebilirim? Esas olan; ait olduğumuz yerde tevhid ve özgürlük mücadelesi vermektir. Bununla birlikte burada yüksek riskler varsa, nesillerin müşrikleşme ya da kâfirleşme tehlikesi beliriyorsa yahut kimliğine yabancılaşma ihtimali yükseliyorsa, tüm çabalara rağmen mücadele zemini kalmadıysa işte o zaman hicret yollarını aramak gerekmektedir.
Türkiye’de 28 Şubat sürecinde binlerce mümin, başörtüsüne müdahale başta olmak üzere değerlerine yönelen ağır saldırılar neticesinde eğitimini yurt dışında tamamlamak zorunda kalmıştır. İlimlerini tamamlama cehdiyle girdikleri hicret yolculuğu neticesinde tekrar kendi yurtlarında yerlerini almışlardır. Suriye’de Esed zulmünden hicret etmek zorunda kalanlar, hicret yurtlarında nesillerini iman üzere yetiştirerek ve Suriye direnişine destek vererek zor şartlar altında değişik ülkelerde hayatlarını idame ettirmeye çalışmışlardır. Zafer neticesinde onlar da öz vatanlarında yerlerini almak üzere dönmektedirler. Tarih boyunca niceleri İslami kimlikleriyle var olma ve nesillerini kurtarma gayretiyle hicret etmiş ve mücadelelerini bu şekilde sürdürmüşlerdir.
Statükonun bünyesinde erimemek, zulüm düzenine eklemlenmemek, toplum olarak çözülmemek ve yozlaşmamak, nihayetinde hiçleşmemek için Allah bize hicret kapısını açmaktadır. Bu bir kaçış değil bir arayış, bir yol alış, bir hayat tarzı ve var oluş biçimidir. Atılan her adımda Allah lütuf, bereket ve genişlikler nasip edecektir. Bize hiç gündemimizde olmayan ve tahmin bile edemeyeceğimiz rahmet kapılarını açacaktır.
Her medeniyet bir hicret ile doğar. Medine olmadan medeniyet olmaz. Mekke’nin kapısı kapanmıştı ama Medine’de hangi güzelliklerin ve hangi medeniyet kapılarının açılacağını bilemezlerdi. Ancak yürüyenler medeniyetin mirasını üretebilirler. Medeniyetin anası hicret, hicretin anası Hacer’dir. Hacer’in teslimiyeti, içinde sa’y yani gayret ve tedbir olan bir teslimiyet idi. Bu teslimiyet, eldeki tüm imkânların son noktaya kadar kullanılmasını, ancak işin sonunun Allah’a havale edilmesini öğütleyen bir teslimiyetti. Bu teslimiyet, kul, üzerine düşeni yapsın ki Allah da yetişsin; ‘bittim’ desin ki Allah da ‘yettim’ desin teslimiyeti idi. Bu sebeple sonuç ve zafer Allah’a bırakılmalıdır. O, dünyada ve/ya ahirette mutlaka verecektir. Bereket ve marifet geride bırakılanlarda değil, Allah’ın çizdiği yolda hareket etmektedir. Ayrıca samimiyetle güvenmeliyiz ki Allah rızkın kefilidir.
Hicret, kaybedilecek dünyalıkların önemsiz olduğu bilincine erişmektir. Hayata daha üst bir perdeden bakabilmektir. Maalesef sadece mekânsal hicretlerde değil tüm hicretlerimizde en çok elimizi kolumuzu bağlayan sahip olduğumuz dünyalıklarımızdır.
Ashab-ı Kehf, dünyalık tüm makam ve güçlerinden feragat ederek sığınabildikleri bir mağarada Rablerine hicretin her türünü tamamlayabilmişlerdi. Günümüzde yaşam tünelleri tıkanırken Gazzeliler zaten Rabbimize olan hicretleriyle hicretin en güzel örnekliğini bize göstermektedirler. İzzet ve şerefleriyle direnerek sadece Allah’ı işaret ediyorlar.
“Ne olurdu ensar olabilsek!” bilinciyle kuşanabilsek ve yarışabilsek! Onlara kucak açabilmeyi, hayatı onlarla paylaşabilmeyi başarabilsek. Ama en önemlisi hicretin her şekliyle şahitlik edenlerin örnekliğini hayatımıza taşıyabilsek.
Rabbim bizleri direniş bilincinden ve hicret şuurundan mahrum etmesin. Yozlaşmış bir hayatın bünyesinde eriyip çürümekten bizleri muhafaza buyursun.

