Gazze’deki Soykırım Er ya da Geç Kabul Edilecek
Haksöz Dergisi Sayı: 412

Son 20 aydır sık sık kendime şu soruyu soruyorum: İnsanlığa karşı işlenen suçların farkına varmak ne kadar sürer?

Gazze’de devam eden İsrail askerî harekâtının, soykırım niyeti taşıdığı herkes tarafından bilinmesine ve yaşanan trajedinin boyutu apaçık ortada olmasına rağmen soykırım aralıksız devam ediyor. Neden?

Öyle görünüyor ki dünya, insanlığa karşı işlenen suçların farkına varmak ve bunlara karşı harekete geçmek konusunda -geçmişte de olduğu gibi- pek istekli değil.

Örneğin, sömürge dönemi soykırımlarını ele alalım.

1904-1908 yılları arasında Alman sömürgeciler, Namibya’da 75 bin kişiyi katletti. Bu olay 20. yüzyılın ilk soykırımı olarak kabul edilir. Yaşanan bu soykırımın sebebi ise yerli halkın, Alman sömürüsüne karşı başkaldırmalarıydı.

Bu dönemde yaşanan olaylara şahit olan ve hayatta kalanların sözlü tanıklıkları kaydedilerek 1918'de İngiliz hükümeti tarafından “Mavi Kitap” adlı bir belgeselde yayımlandı. Ancak 1926'da Mavi Kitap'ın tüm kopyaları, Afrikalıların soykırıma dair görüşlerinin “yazılı bir formda korunamayacağı” gerekçesiyle yok edildi.

Almanya gerçekleştirdiği bu katliamı, ancak 2021 senesine geldiğimizde “soykırım” olarak kabul edip özür diledi.

Benzer bir durum, 1905'te Tanzanya'daki Maji Maji ayaklanması sırasında da yaşandı. Bu ayaklanma ise Almanya’nın yerli halka zorla pamuk ektirmeye çalışmasına karşı, halkın direniş göstermesiyle gerçekleşti. Almanya’nın "yak ve yık" politikasıyla verdiği yanıtın sonucu olarak yaklaşık 300 bin kişi katledildi. İsyan edenler halka açık bir alanda asılarak infaz edilirken, katledilen insanlara ait bazı kafatasları ve kemikler, “Avrupa’nın ırksal üstünlüğünü kanıtlamak” amacıyla bilimsel deneylerde kullanılmak üzere Almanya'ya gönderildi.

Yaşanan bu vahşete yönelik özür ise ancak 2023 yılında, Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier’in Maji Maji anıtında yaptığı konuşma sırasında geldi.

Holokost esnasında da zulüm gören Yahudiler için gerekli adımlar atılmadı. 1933’te Nazi rejiminin Almanya’da iktidara gelmesinin ardından, Yahudilere yönelik hak kısıtlamaları artarak devam etti. İkinci Dünya Savaşı başlamadan çok önce, birçok Alman Yahudi ülkeden kaçmaya çalışıyordu. Fakat pek çok ülke, Adolf Hitler’in Yahudilere yönelik zulmünün farkında olmasına rağmen, göç politikalarını sıkı tutarak Yahudilerin, ülkelerine sığınmalarına engel oldu.

Öte yandan Birleşik Krallık'ta yükselen Yahudi karşıtlığı, hükümet politikalarını şekillendirmeye başladı. Yetkililer, Yahudiler için sığınak ya da insani yardım sağlamak üzere kaynak ayırmayı reddederek katı göç kontrolleri uygulamaya başladı.

Benzer şekilde, Amerika Birleşik Devletleri de kısıtlayıcı kotalar uygulayarak Almanya’daki Yahudilerden gelen vize başvurularını sistematik bir şekilde reddetti.

Bir başka örnek olarak Güney Afrika’daki apartheid rejimi günümüzde evrensel ölçekte kınamalar alıyor olsa dahi, bu durum geçmişte farklıydı.

Birleşik Krallık ve Güney Afrika’nın apartheid rejiminin ilişkisi bu bağlamda oldukça manidardır. Tarihçiler, 1960 ile 1994 yılları arasında Birleşik Krallık’ta birbirinin hemen ardından gelen İşçi ve Muhafazakâr hükümetlerin, Güney Afrika'daki sömürge bağlarını ve ekonomik çıkarlarını önceleyerek Afrika’ya karşı ekonomik yaptırımlar uygulamayı defalarca reddettiklerini göstermişlerdir.

Geçmişe baktığımızda dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan ve Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın da aynı çıkarcı tavrı sürdürdüklerini görürüz. Reagan’ın “yapıcı diyalog” politikası ve yaptırımlara karşı çıkışı, Afrika Ulusal Kongresi'ni zayıflatma arzusundan kaynaklanıyordu.

Başkan Gerald Ford döneminde Dışişleri Bakanı olan Kissinger ise 1976’da yaşanan Soweto katliamından yalnızca üç ay sonra Güney Afrika’yı ziyaret ederek apartheid rejimine prestij ve meşruiyet kazandırdı. Soweto katliamında, “Afrikaans” dilinin zorunlu eğitim dili olarak kullanılmasına karşı başlatılan protestolarda, silahsız öğrenciler güvenlik güçleri tarafından katledilmişti. Kissinger ise ziyareti esnasında bu olaydan hiç bahsetmedi.

Yine 1994 yılında, Ruanda’da yalnızca yüz gün içerisinde, 800 binden fazla Tutsi ve Hutu katledildi. Cinsel şiddet, savaş silahı olarak sistematik biçimde kullanıldı. Yaklaşık 250 bin kadının istismara uğradığı tahmin ediliyor. Bazı Hutu milislerinin, AIDS hastası olan insanları hastanelerden kaçırarak Tutsi kadınları bilinçli olarak enfekte etmeye çalıştıkları biliniyor.

İnsan hakları kuruluşları, Birleşmiş Milletler çalışanları ve diplomatların, soykırımın kaçınılmaz olduğuna dair uyarılarına rağmen dünyadan hiçbir tepki gelmedi.

BM barış gücü birlikleri bölgeden çekildi. Fransa ve Belçika bölgeye asker gönderdi fakat bu askerler Ruandalıları korumak için değil, kendi vatandaşlarını tahliye etmek içindi. ABD’li yetkililer ise “soykırım” kelimesini dahi kullanmaktan kaçındı.

1998 yılında dönemin ABD Başkanı Bill Clinton, Kigali’ye yaptığı ziyaret esnasında resmî bir özür dileyerek yaşananların “soykırım” olduğunu yıllar sonra kabul etti.

Bu tarihsel tablo göz önüne alındığında Gazze’deki durum hakkında umutlu olmak zor olsa dahi, insanlığa karşı işlenen diğer suçlarda olduğu gibi hesap günü elbet bir gün gelecektir.

İsrail’in Gazze’deki operasyonları da eşi benzeri görülmemiş ayrıntılarla canlı yayınlanan, belgelenen ve arşivlenen gerçek zamanlı bir soykırımdır.

Keskin nişancıların Filistinli çocukları öldürmesi, hastanelerin ve okulların bombalanması, üniversitelerin yerle bir edilmesi, gazetecilerin hedef alınarak öldürülmesi gibi her bir katliam belgelenmiş ve sınıflandırılmış olarak arşivlenmiş durumda.

İsrailli siyasetçilerin, Gazze’de yürütülen operasyonun nihai amacının etnik temizlik olduğunu açıkça dile getirdikleri görüntüler var. İsrailli askerlerin, Filistinlilerin evlerini yağmalarken ve gerçekleştirdikleri yıkımla övünürken çekilmiş görüntüleri sosyal medyada yayılarak kayıt altına alınıyor.

İnsan hakları örgütleri bu suçları titizlikle belgelerken, giderek daha fazla ülke İsrail’e yönelik diplomatik kınamalardan yaptırımlara kadar çeşitli adımlar atmaya başladı.

Hintçe ve Urducada bir söz vardır: Der aaye, durust aaye. Anlamı ise “Geç gelmek, hiç gelmemekten iyidir.” olarak çevrilir. Ancak bir meslektaşımın açıkladığı üzere bu ifade Farsçadan gelmekte ve daha doğru çevirisi şu şekildedir: “Geç gelen adil ve doğrudur.”

Filistin için adalet geç gelebilir. Ama geldiğinde doğru olsun. Ve adil olsun.

Al Jazeera / 17 Haziran 2025 / Çeviren: Şeydanur Ceyran

Somdeep Sen Arşivi