Hicrî Yılbaşı: Bir Muhasebe ve Yeniden İnşa Çağrısı
HAKSÖZ Sayı: 424 - Temmuz 2026

Hicrî takvime göre Muharrem ayı içindeyiz. Miladî 16 Haziran, Hicrî Muharrem ayının birinci günü idi. Yani 1 Muharrem günü 1448. Hicrî yıla girdik. Rabbimizden niyazımız, yeni yılın ümmet olarak yitiğimizi gidermemize, var kalma mücadelemizi güçlendirmemize, mümin gönüllerimizi ve tevhidî bilgi ve ölçülerimizi birbirimize açmamıza vesile olması; ıslah, ihya ve yeniden inşa mücadelesinde hem İslami talimimizi hem müzakerelerimizi ve mücadele dayanışmamızı artırmamıza, fıtratımızı ve kardeşliğimizi diriltmemize imkân sağlamasıdır.

Vahyin kılavuzluğunda ve Muhammed Aleyhisselam’ın uygulamaları doğrultusunda İslam’ı açıkça yaşama ve topluca varlığımızı ilan etme konusunda 1448 yıl süren güçlenip genişlemiş veya daralmış boyutlarıyla ibretler dersler çıkartacağımız müşterek bir tarihimiz var. Başarıları, zaferleri, mağlubiyetleri ve zaaflarıyla ümmet olarak devam edegelen bir İslam’ı yaşama ve yaşatma mücadelemiz var. Her türlü ibadet ve zikrimiz de yani namazımız, orucumuz, infakımız, tefekkürümüz, siyaset ve takvamız da kulluk görevimiz olarak bu mücadele sürecimiz içinde İslami yükümlülüklerimizi yerine getirmek; vahyî perspektifimize ve amellerimize şirk ve zulüm bulaştırmadan İslam’ı bütünsel olarak yaşayıp yaşatabilmektir.

İslam’ı yaşamak, hakikatin şahitleri olarak ümmet halinde yaşayabilmektir. Kur’an’dan ve tüm resullerin örnek yaşantısından çıkartmamız gereken apaçık hakikat budur. İslam’ın ibadi, siyasi, akidevi, örfi, ekonomik hiçbir cüzünü mutlaklaştırarak öne geçirme zaafına düşmeden, önce İslami bütünlüğü kavrayan ve bu kavrayışa sahip istişare temelli, şura temelli bir kardeşler kümesi olmak asıldır. Bu kümeye ister öbek ister halka ister kuruluş, cemaat, teşkilat ya da örgüt densin yapılanlar her gün taahhütte bulunduğumuz “biz” (1/4) olma ibadetinin farklı formları olarak görülmelidir. Kabahatler genellikle form olan bu araçlarda değil “biz” olma mükellefiyetinin fikrî ve amelî boyutlarındaki nakısa ve yetersizliklerdedir. Şura ehliyle hakka yönelen ve onunla adalet yapan veya yapmaya çalışan bilinçli, iman-amel bütünlüğünün tutarlılığını taşıyan bir ümmet olabilmek “sünnetullah” gereği Kur’an’ın bizlere yüklediği temel görevlerdendir. Namaz, oruç, zikir ve takva gibi tüm ibadetler de bu büyük ibadeti veya sosyal örnekliği izhar edebilmek içindir. Bu görevi Musa kavmi içinde yüklenen mümin ve mümine bir zümre vardı: “Musa’nın kavminde hakka yönelen ve onunla adalet yapan bir ümmet vardı.” (7/159) A’raf suresinde de Muhammed ümmetine hatta bugün seküler ulus toplumlara bölünmüş ve çocukları ulus sistemin zorunlu ulusal eğitimine gönderilen Müslümanlara seslenilmektedir: “Yarattıklarımız arasında öyle bir ümmet vardır ki hakka yönelir ve onunla adalet yapar.” (7/181) İşte hicretin anlamı da Hicrî yılbaşını kutlamanın ve değerlendirmenin anlamı da böyle bir yönelişin içinde olup olmadığımızla ilgilidir.

Kalın ve köklü bir hat da sarsıntılar geçiren ince ama mukavim bir hat da olsa sürekli devam edegelen bir İslam’ı yaşama tarihimiz bulunmaktadır. Çünkü İslam’ı yaşamak iman, talim, misak, itaat ve şura bütünlüğü içinde gerçekleşen bir ümmetleşme hayatıdır. Vahyin elinden tuttuğumuzda ve kendimizi İslami esaslarla yenilediğimizde yükseldiğimiz, nimetle bağımızı ve ona şükrümüzü azalttığımızda da düşkünlüklere duçar olduğumuz inişli çıkışlı bir tarihimiz var. Ama sıddıklar, şüheda, salihler ve muslihun güçlü olduğumuzda da zayıf düştüğümüzde de İslam’ı yaşayan ve yaşatan en önemli hattı oluşturmuşlardır.

Âla ve Kıyamet surelerinde Allah tarafından korunacağı vadedilen vahyin kitabı Kur’an-ı Kerim’in aydınlığına tutunduğumuzda iki cihan sadedine yönelebilecek, onunla bağımızı ihmal ettiğimizde ise muhtemelen iki dünyamız da kararacaktır. Mekke’den Yesrib’e hicretle başlayan şüheda veya kardeşlik neslinin hayata geçirildiği ilk yıl, Ömer bin Hattab (r) dönemiyle birlikte Müslümanların örfü olarak Hicrî yılbaşı tayin edilmiştir. Müslümanların hükmi şahsiyet olarak aynı bölgede yaşayan öteki kimlik sahiplerine varlıklarını kabul ettirip “Medine Sözleşmesi”nin yapılması da bu yıl içinde gerçekleşmiştir. Hicret takviminin başı olarak tayin edilen 1 Muharrem günü bir devlet kurmakla veya Arap yarımadasında hâkimiyet kurmakla değil, kardeşlik temelli bir ümmet olabilmenin ilanıyla ilgilidir.

Hicrî yılbaşı, bir Kur’an neslinin; sabikun, muslihun ve mücahidun kümesinin; kardeşlik ve ümmet neslinin ilan edildiği İslam’ın sosyal tohumunun fide verdiği başlangıçtır.

Bireysel ve toplumsal olarak nefsini kıyamete kadar hakka amade ve diri tutmak tüm sabikun ve muslihunun görevidir. Ramazan ayındaki zikir, arınma ve muhasebe sorumluluğumuz gibi, her Hicrî yılbaşı da bizim için yeni bir başlangıca adım atma vesilesi olmalı; hayat imtihanımızla ilgili görevimizi hatırladığımız, ihya ve inşa sorumluluğumuz için yeni başlangıçları kutlayıp idrak ettiğimiz bir muhasebe ve tefekkür günü olarak değerlendirilmelidir.

Kur’an vahyinin nazil olduğu Siret-i Resul döneminde bildirilen tarihî kıssaların ve sünnetullahın tecelli örnekleri ve manalarının anlatımı bize tarihî yaşanmışlık içinde sunulur. Resulullah’tan (sav) önceki tevhid-şirk mücadelesi de mustazaflarla müstekbirler arasındaki adalet ve zulüm mücadelesi de Kitab-ı Kerim’in ortalama üçte birini kapsayan tarihî kıssalar içinde anlatılır. Bu anlatım tarzı hem insanların daha iyi anlaması için sosyal bir örneklik olarak muhayyilemize ve tasavvurumuza sunulur hem de hakikat, hayatın içinden yaşanmışlık örnekleriyle izah edilir.

Kur’an’ın nüzulünden önce geçen zaman içinde Rabbimizin evrensel mesajının nasıl yaşandığını, tevhid mücadelesinin ne gibi örneklikler oluşturduğunu anlatan bu zaman dilimlerine bizler tarih diyoruz. İnsanlar tarih boyunca, her yıl tekrarlanan tarımsal faaliyetlerini, ibadetlerini ve yıldönümlerine bağlı zorunlu işlerini; Rabbimizin bir hesap üzere yarattığı ay ve güneş hareketlerine göre belirlenen takvimleri takip ederek yerine getirmişlerdir. Bu konudaki ayetlerden mealen birkaç hatırlatma yapalım:

“Güneş ve ay bir hesaba göre hareket etmektedir.” (Rahman, 55/5)

“Güneş ve ay her biri yörüngelerinde akıp gider.” (Fatır, 35/13)

“Güneşi ve ayı insanların hizmetine verdik.” (Ankebut, 29/61)

“O (Allah) güneşi ve ayı vakitlerin tespiti için birer hesap ölçüsü olarak yaratmıştır.” (En’am, 6/96)

“Yılların sayısını ve vakitlerin hesabını bilmeniz için aya menziller takdir eden O’dur.” (Yunus, 10/5)

İnsanlar İsa’dan (as) önce de sonra da ilahi hitabın gösterdiği ufuktan hareketle ay yılına göre de güneş yılına göre de vaktin ve ayların tayini konusunda takvimler yapmışlardır. Hicrî takvim de muhtemelen kullanılmakta olan ay takviminin yeniden düzenlenmesiyle veya Yasin suresindeki “Ay için de menziller belirledik.” (36/39) hükmüne veya diğer afak ayetlerinin açıklamalarına dayanılarak belirlenen bir takvim olmuştur.

Mekke döneminde müşriklerin eza ve cefasına karşı ahitlerini ve imanlarını bozmayan ve taviz vermeyen müminler yani Resulullah ve öncü sahabesi, Cenab-ı Hakk’ın yol göstermesi ve teşviki ile yurtlarını terk ettiler ve ecri Allah’tan beklediler. Bakara suresinde de “hicret” Allah’ın rahmetini umma nedenleri içinde zikredilir: “İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler Allah’ın rahmetini umabilirler…” (2/218) Hicret konusunda da Nisa suresinde şöyle hitap edilir: “Kim Allah ve Resulü yolunda hicret edip yurdundan ayrılırsa sonra ölüm onu yakalarsa ecri Allah’a aittir.” (4/100) Allah ve Resulü insanlara doğru bir istikamet çizer ve yol gösterir. Dolayısıyla hicret ekonomik, ailevi, sıhhî ve benzeri sorunlar dolayısıyla bir yer, yurt değiştirme veya göçmenlik ya da iş arama sorunu değildir; Resulullah’ın davasını dava edinen insanların ya kimliği ile ilgili zaruret halinde bireysel ya da ümmet kümesi veya beraberliği içinde şura kararıyla alınan inkılâbî bir eylemdir. Hicret sığınmacılıkla alakalı değil; ıslah, inşa ve diriliş şartlarını yeniden hazırlamakla ilgili bir eylemdir.

Sözlükte “terk etmek, ayrılmak, ilişkisini kesmek” anlamına gelen hecr (hicrân) mastarından isim olan hicret “kişinin herhangi bir şeyden lisanen, kalben ve bedenen ayrılıp uzaklaşması” demektir. Mekân olarak da İslam’ın tebliğinin yapılamadığı bir yerden Müslümanca yaşamanın ve İslam’ı yaymanın mümkün olacağı bir mekâna göç etmek anlamında kullanılmaktadır.

Hicret önce Müddessir suresinde bahsedildiği gibi kirden, kirli kimliklerden kalben ve zihinsel olarak hak olana hicret etmektir. “Elbiseni/kimliğini temizle, kirlilikten hicret et.” (73/4-5) emrine uymak; sonra kötü bağımlılık ve fiziki şartlardan kurtulup tövbe etmek ve fıtri özgürlük şartlarına yürümektir. Bu bağlamda Resul-ü Ekrem’den Buhari ve Müslim şu hadisi aktarırlar: “Müslüman, dilinden ve elinden insanların emin olduğu kişidir; muhacir de Allah’ın yasakladıklarını terk edendir.” Elbette fiziki hicretten önce Vahyin şahitliğini ve adanmışlığını ifade eden kimliksel hicretin derunî ve enfüsi şekilde gerçekleşmesi gerekir. Allah yolunda adanmışlık seviyesini yakalayamayanların hicreti tereddüt ve vehimlerden kurtulamaz.

Hicret, yalnızca şehir değiştirmek değildir; cahilî bağ ve bağımlılıkları değiştirip kime kul olduğunu kavramak ve o çizgide yaşamaktır.

İlk ve en köklü hicret, kalbin fıtratla ve vahiyle buluşması ile kalbin kıblesinin düzeltilmesi, hakiki ve tek kulluk bilincine varılmasıdır. Allah’a kulluk bir zillet değil hakiki hürriyettir. İnsan yalnız Allah’a kul olduğunda eşyaya, paraya, karşı cinse, şöhrete, korkuya ve korktuğu odaklara, enaniyete, bencilliğe kulluk yapmaktan azat olur.

Emîrü'l-mü'minîn Ömer bin Hattab (r) döneminde Müslümanların takviminin hangi olayla başlayacağı ile ilgili şura toplantısında Resulullah’ın doğumu veya ölümü, mûciz haller, Kur’an’ın ilk inzal oluş tarihi gibi tekil konular değil; bir ümmetin kuruluş kararını belirleyen kitlesel hicretin yapıldığı yılın seçilmesi manidardır. Çünkü hicret topluluk olarak da hak ile bâtılın ayrıştığı, vahiy temelli itikadi ve siyasi inkılâp yani köklü değişim yaşayan insanların hür bir ümmete ve adalet düzenine yürüdükleri ilk yönelişin ve dönüşümün dönüm noktası olmuştur.

Mekke’den Medine’ye mekânsal hicret bir kere oldu ve bitti. Bugün İslami mücadele ufkuna dayanan ümmeti yeniden var etme gayretleriyle ilgili zahirî hicret şartlarının oluşabilmesi oldukça zor görünüyor. Gittiğimiz yeri Yesrib’in Medine’ye dönüşmesi gibi fikrî, sosyal, iktisadi, kültürel anlamda köklü bir dönüşüme inkılâp ettiremiyoruz. Myanmar’da müşriklerin katliamları nedeniyle Bangladeş’e sığınan bir milyon civarındaki Arakanlı Rohingya Müslümanları sadece canlarını kurtarabildiler. Sığındıkları yer İslam’ı anlatıp yaygınlaştıracakları hicret yurdu mu? Hayır. Esir kampı gibi çok zor şartlar altında yaşadıkları bir mülteci kampı. Ayrıca içinde yaşadığımız dünya ülkeleri de ümmet coğrafyası da yerel ve küresel cahilî vesayet sistemleriyle kuşatılmış, ümmetin toplam gücü ise paramparça olmuş durumda. Siyonist soykırıma uğrayan Gazze’yi düşünün!

Asr-ı Nebi döneminden belki çok daha ağır şartlar altındayız ama ümitsiz değiliz. Hele son 200-300 yıllık tüm coğrafyamızdaki yakın tarihimiz içinde mağlubiyetler ve sosyal çözülüş sürecinde ümmetçe ciddi bir model oluşturamasak bile, en azından bu konuda gayret gösteren, direnen ve proje geliştiren öncülerimiz oldu. İmkânlarını kaptırmamak için fiilî cihad veren veya buna hazır olan potansiyelimiz belki çok fazla değildi ama düne nispetle bugün bu potansiyel çok daha birikimli ve deneyimli. Urvetu’l Vuska, el-Menar, Sıratımustakim/Sebilürreşad, Tercüman-ı Kurân, eş-Şihab mecmuaları ve bu havzaların direniş, ıslah, ihya, inşa mücadelesinden beslenen büyük birikim, özgüvenimizi artırıyor. Bu birikime dayanan ama bu çizginin zaaf ve eksiklerini aşıp kendini yenilemekte ve geliştirmekte olan bir mücadele girişimimiz var.

Günümüzde Kemalizm gibi müfsid ve hâkim ideolojiler, şikâyet ettiğimiz çözülmeler, dijital kapitalist ifsadın yaygınlaşan kirleri söz konusu ama sırf Türkiye’den baktığımızda bile “Bin yıl sürecek!” denilen fiilî İslam düşmanlığı yapan 28 Şubat cuntası çözüldü; İslam’ı öğrenme imkân, araç ve gereçleri serbestleşti. Benzer şartları yaşayan ve bir milyondan fazla insanı dünya istikbârının suskunluğu içinde katledilen Suriye Müslümanları en başta kendilerinin var kalış mücadelesini kazanarak Türkiye’nin, Türkiye Müslümanlarının ve dünya Müslümanlarının maddi ve fiilî yardımlarıyla da özgürleşme yoluna girdi.

Ancak tekrarlayacak olursak Mekke’den Medine’ye mekânsal hicret bir kere oldu ve bitti. Aynı formu yenilemek konusunda en azından aramızda yaşayan bir resul yok. Oysa Resulullah (sav) Zâriyat suresinde de olduğu gibi hicretin sadece şekilsel bir yol değil, cahiliyeyi terk ve Allah’a yöneliş olduğunu, hakiki hicrete her gün yeniden çağrıldığımızı hatırlatır: “Fe-firrû illallah. / Öyleyse Allah’a kaçın. Şüphesiz ben, O’ndan size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” (51/50)

Kur’an’da “şirk” sıradan bir hata değil, “büyük bir zulüm” olarak nitelenir. Lokman suresinde buyurulur: “Doğrusu şirk, çok büyük bir zulümdür.” (31/13) Ayrıca Zümer suresindeki “Tağuttan kaçının!” emri, kalbimizin ve toplumun veya cemaatin her gün tekrarlaması gereken bir hicret emridir. “Kim tağuttan yüz çevirir Allah’a yönelirse ona müjde vardır.” (39/17) Kendini ateşe atmaya kalkan toplumu terk ederken İbrahim’in (as) Ankebut suresinde şöyle dediği anlatılır: “İnnî muhacirun ilâ Rabbî / Ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz o mutlak güç ve hikmet sahibidir.” (29/26)

1 Muharrem ve Muharrem ayı sadece bir tarih değildir. Başta Ramazan ayı ve Kadir Gecesi gibi sorgulama, arınma, dua ve geleceğe hazırlanma yılının başlangıcıdır. 1 Muharrem’i ve Muharrem ayını bir ıslah ve inkılâp başlangıcına çevirmek elimizde. Hicrî yılbaşı fıtratımızın üzerini kaplayan köhnemiş kirlerden, dünyevi korkularımızdan, dünya sevgisini ve hevamızı abartmaktan, süfli alışkanlıklardan sıyrılıp Allah’a ve O’nun muhkem dinine yönelmenin adıdır.

Bilad-ı Rum’da, Cezire bölgesinde ve Rumeli’de kökü eski Ermeni ve Rum ritüellerine kadar uzanan her ilkbaharda veya İsa’nın (as) doğum gününde aşure yapıp dağıtmak bir anane haline gelmişti. 10 Muharrem Âşûrâ gününde de On İki İmam Şiîliği ve Alevi geleneklerinde Kerbela şehitleri ile 12 imam anısına çeşitli tahıl ve meyve malzemeleriyle pişirilip dağıtılan bir tatlı geleneği oluşmuştur. Gün, Arapçada 10 anlamına gelen “aşara” kelimesinden türemiştir. Aşure gününün Nuh’un (as) gemisinin Cudi Dağı’na oturduğu güne ya da Musa’nın (as) kavmini Firavun’un zulmünden kurtardığında Yahudilere oruç mükellefiyetinin vazedildiği güne tekabül ettiği rivayet edilir. Ayrıca Aişe Annemizin (ra) aktardığı bir hadiste bu gelenekten İbrahimî bir örf olarak bahsedilir: “Âşûrâ, Kureyş’in cahiliye devrinde oruç tuttuğu bir gündü. Resulullah da buna riayet ediyordu. Medine’ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretmişti. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca kendisi Âşûrâ gününde oruç tutmayı bırakmış, bundan sonra Müslümanlardan dileyen bu günde oruç tutmuş, dileyen tutmamıştır.” (Buhârî, ‘Savm’, 69)

10 Muharrem gibi Kerbela trajedisinin yaşandığı kahır gününde, bazıları için de güzel gününde veya bazılarına göre de tarihi kesin olmayan kıssalara hamledildiği günde aşure yapımı ve dağıtılması söz konusuydu.

Bir imtihanı yad etmek ve dayanışma sevincini izhar etmek anlamında şu soruyu cevaplamamız gerekir: “Aşurenin Hicrî yılbaşı olan 1 Muharrem günü neşe içinde yapılıp dağıtılması daha öncelikli olmalı değil midir?” Çünkü bugün müminlerin ikinci genel emirinin ilan etmesinden bu yana hicretin; şirk ve zulüm ifade eden kimlik, sosyal çevre, alışkanlık ve statülerden ayrılıp tevhid ve adaletin yaşanacağı bir ortama yürümenin tarihî başlangıç günüdür. Eğer kahırlarımızı ve zaaflarımızı düşünüp bunlardan ders çıkaracak; doğru hareket hattının muhasebesini yaparak hakka ve aydınlığa yürüyeceksek bunun başlangıcını simgeleyen yıldönümü olarak 1 Muharrem’i esas almamız daha uygun değil midir?

Nasıl ki Ömer (ra), ulu’l-elbâbdan oluşan şûra heyetiyle ümmetin kurumsallaşmasının başlangıç tarihi olarak hicreti esas aldıysa bizler de her 1 Muharrem’i yeni bir ıslah ve inşa hamlesine kendimizi adamanın; her türlü zulümattan vahyin ve fıtratın aydınlığına hep birlikte yönelme irademizi tazelemenin günü olarak değerlendirebilir, bu kararlılığımızı kutlayabiliriz. Hicret sadece bir anma ve hatırat değil; özgüvenimizi yenileme, ıslah ve inşa projelerimizi geliştirme içtimaı olmalıdır.

Muharrem ayınız ve Hicrî 1448. yılınız mübarek olsun.

Hamza Türkmen Arşivi