Türkiye 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da yapılacak NATO Zirvesine uzun uzadıya hazırlandı. Trump’ın normalde katılmayı düşünmediğini ama Erdoğan’ın davetini geri çeviremediği için katılacağını açıklaması ile zirveye gerek hükümet gerekse medya çevrelerinde daha bir ehemmiyet atfedildiği ve zirvenin bir prestij unsuruna dönüştüğü görülüyor.
İktidarın Türkiye’nin küresel ve bölgesel düzlemde nüfuzunu ve etkinliğini artırmak için NATO Zirvesine büyük önem ve anlam atfetmesi anlaşılabilir bir durum olsa da bu, NATO’nun küresel adaletsizlik ve sömürü çarkının besleyici bir unsuru ve son kertede saldırgan ve işgalci bir güç olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Trump için sergilenen muhabbet ve tazim ise bu emperyalist şefin gerek Gazze’de soykırım ortaklığı gerekse İran’da işlediği savaş suçları düşünüldüğünde gerçekten mide bulandırıyor.
NATO Zirvesi dolayısıyla Ankara’da alınan olağanüstü tedbirler haftalardır devletin toplantıya atfettiği önemin bir yansıması olarak konuşuldu, vurgulandı. Yolların kapatılması, toplantıların yasaklanması, kamu çalışanlarının mesailerinin yeniden düzenlenmesi vb. tedbirler hep bu hassasiyetin yansımaları olarak değerlendirildi. Tüm bu kararlar gerekli ya da abartılı bulunabilir; sonuçta kısa süreli önlemler olarak değerlendirilip çok da üzerinde durulmayı hak etmeyen işler olarak da görülebilirdi. Ne var ki aynı süreçte güvenlik tedbiri adı altında yapılan birtakım icraatları görmezden gelmek mümkün değildi.
Potansiyel tehdit unsuru teşkil ettiği varsayılan kişilere, çevrelere yönelik operasyonlarda yüzlerce kişinin gözaltına alınması, yayın faaliyetlerinin kısıtlanması, internet erişiminin engellenmesi vb. uygulamalar tedbirlilikten öte muhalif görülen unsurlara karşı kitlesel düzeyde baskı ve sindirme operasyonlarına girişildiği izlenimini doğurmaktaydı.
Ne yazık ki son yıllarda devletin güvenlik birimlerinde bu eğilimin yaygın ve sistematik bir refleks, daha ötesi bir tutum halini aldığı görülüyor. Yaklaşık 10 yıl önce bir yılbaşı gecesi yapılan bir eylemden ötürü her sene yılbaşı yaklaşırken kimisi yerli kimisi muhacir yüzlerce kişi gözaltına alınıp anonim bir suç isnadıyla adliyeye sevk ediliyor. Herhangi bir ilde birkaç kişinin gerçekleştirdiği bir eylem ya da polisle yaşanan bir çatışma sonrasında onlarca ilde yüzlerce kişi, çok sayıda dernek, mescit operasyona uğrayabiliyor.
Daha garip ve düşündürücü olan şey ise güvenlik birimlerinin bu aşırı kuşkucu ve süpürücü yaklaşımının yargı çevrelerinde de net bir itirazla karşılaşmadan sahiplenilmesi. Somut delil, belge, suç ikrarı aranmaksızın polis tarafından suçlu addedilen kişiler ve suç teşkil ettiği düşünülen fiiller savcılıklarca ciddi bir sorgulamaya tâbi tutulmaksızın adli işleme tâbi tutuluyor. Bu yüzden sayısız insan adeta ‘masumiyetini ispat edemediği’ için mağdur ediliyor. Soruşturma dosyalarına bakıldığında ‘Selefilik’ anlayışının potansiyel bir suç unsuru gibi algılandığı görülüyor. Şüpheli ya da sanık konumundaki kişilere yöneltilen sorular ise genelde yasadışı eylemler ya da eylem hazırlıkları olmayıp kanaat ve inançları hakkında oluyor.
Yargı organlarının emniyet birimlerince önlerine getirilen kişilerin eylemlerinden ziyade görüşlerini yargılaması asla kabul edilebilecek bir durum değildir. Anayasal düzene karşı olmak ile anayasal düzene karşı yasadışı bir eylemlilik içinde olmayı birbirinden tefrik edemeyen ya da etmek istemeyen bir yargı zihniyetinin otoriter, despotik devlet yapılarında örneği çoktur ama hukuk devletinde bir karşılığı yoktur, olamaz. Tam bu noktada iktidarı, ülkeyi hukuk devleti olma iddiasından uzaklaştıran bu tutuma, bu zihniyete karşı tedbir almaya ve temel hukuk kaidelerinin keyfî bir yaklaşımla örselenmesine seyirci kalmamaya çağırıyoruz.


