İsrail’in İran'a karşı yürüttüğü savaşı stratejik bir başarı olarak pazarlama çabası, artık kendisinin bile kontrol edemediği bir gerçekle yüzleşiyor.
Kudüs İbrani Üniversitesi ile Agam Enstitüsü tarafından gerçekleştirilen yeni bir kamuoyu araştırması, resmî söylem ile toplumun algısı arasındaki derin uçurumu gözler önüne seriyor. İsraillilerin büyük bir çoğunluğu, savaş suçlusu Netanyahu'nun zafer ilanlarına inanmak bir yana, net bir şekilde bunun tam tersini düşünüyor.
Ortaya çıkan rakamlar, sömürgeci rejimin Güney Afrika'dakiler de dâhil olmak üzere, bağnaz destekçi tabanının dertlerine yenilerini ekleyecek kadar çarpıcı görünüyor.
3.644 katılımcıyla yapılan ankete göre, halkın %92,1'i çatışmadan İran'ın galip çıktığına inanıyor. Katılımcıların %82,9'u ise bu savaşın İsrail'in uzun vadeli güvenliğini zayıflattığı görüşünde. Yarıdan fazlası (%56,4) Netanyahu'nun savaşı yönetme biçimini kötü veya başarısız olarak nitelendirirken, %72,5'lik bir kesim ise İsrail'in önemli kazanımlar elde ettiği ya da yetkililerin defalarca "varoluşsal tehdit" olarak tanımladığı unsurları ortadan kaldırdığı yönündeki iddiaları reddediyor.
Bu sonuçlar yalnızca milyarlarca dolarlık Hasbara kampanyalarının başarısızlığını ortaya koymakla kalmıyor; aynı zamanda siyasi yönetim ile kamuoyu arasındaki güven uçurumunun giderek derinleştiğini de gösteriyor.
Aylardır İsrailli yetkililer; kendilerine yakın medya organları, "düşünce kuruluşu" maskesi takan Siyonist fonlu sivil toplum kuruluşları ve Batılı siyasi müttefiklerden oluşan bir ağın desteğiyle askerî bir başarı imajı çiziyordu. Manşetler taktiksel başarılara, nokta atışı saldırılara ve caydırıcılığın yeniden tesis edildiği iddialarına odaklanmıştı. Ancak bu yayınların çoğunda çok daha temel bir soru göz ardı edildi: Siyonist apartheid rejiminin İran'a yönelik sebepsiz saldırısı gerçekten de sömürgeci projeyi daha güvenli hâle getirdi mi?
Anket sonuçları, İsrail toplumunun önemli bir kesiminin bu soruya çoktan olumsuz cevap verdiğini gösteriyor.
Resmî anlatılarda özellikle görmezden gelinen nokta ise tırmanan gerilimin stratejik maliyeti oldu. Savaş, İsrail'in güvenlik mimarisindeki kırılganlıkları açığa çıkardı, ekonomik faaliyetleri sekteye uğratarak içeride belirsizliği artırdı ve daha geniş çaplı bir bölgesel savaş endişesini büyüttü. Bütün bunların uzun süre propaganda kampanyalarıyla gizlenmesi mümkün görünmüyor.
Bu sahte zafer söyleminden nemalananlar, yalnızca Netanyahu rejiminin bebek katilleri ve savaş suçluları çetesinden ibaret değil. İsrail'in askerî üstünlüğü algısını korumaya yatırım yapan medya kuruluşları, güvenlik bürokrasisi ve siyasi çevreler de bu başarı algısının sürdürülmesinde çıkarları olan kurumlar. Çünkü başarısızlığın kabul edilmesi, savaşa yol açan kararların ve bunları meşrulaştıran varsayımların sorgulanması anlamına gelecektir.
Bu tablo aslında yabancı değil. Batı Asya ve Afrika'daki birçok Müslüman ülkeye yönelik nefretle yürütülen haksız savaşlar, işgaller ve istilalar hâlâ hafızalardaki tazeliğini koruyor. Irak'tan Afganistan'a kadar birçok örnekte hükümetler zafer ilan ederken, toplumun resmî söylemlere duyduğu güven giderek azaldı.
Resmî anlatılar taktik başarıları öne çıkarırken, stratejik gerçekler bambaşka bir tablo ortaya koyuyordu. Askerî güç başarı göstergesi olarak sunulsa da uzun vadeli hedeflere ulaşılamadı; buna karşılık milyonlarca insan yerinden edildi ve acımasızca katledildi.
Dolayısıyla bugün benzer bir tablonun yeniden ortaya çıkmasına şaşırmamak gerekir.
Bu anketin önemi yalnızca Netanyahu'nun düşen popülaritesinden kaynaklanmıyor. Siyasi liderler gelir geçer. Asıl dikkat çekici olan, İsrail kamuoyunun resmî anlatıya duyduğu güvenin ciddi biçimde sarsılmış olmasıdır.
İsrail rejimi ve onun ‘dostları’ açısından can sıkıcı olan gerçek şu ki propaganda ile gerçeklik arasındaki mesafe giderek kapanıyor. Hasbara'nın (İsrail propagandasının) ajanları aptalca bir şekilde bunu farklı göstermeye çalışsa da ortadaki veriler aksini söylüyor.
Palestine Chronicle / 24 Haziran 2026 / Çeviren: Şeydanur Ceyran

