Allah Teâlâ’ya hamd olsun ki 7 Ekim’den bu yana Gazze’de vahşi bir katliam, açık bir soykırım yürüten İsrail çetesi ve en büyük dostu, hamisi, destekçisi konumundaki ABD ikilisi İran’da hedeflerine ulaşamadılar ve haince bir saldırıyla başlattıkları savaşı durdurmak zorunda kaldılar. Her ne kadar Netanyahu savaşın sona ermesinden hoşnut görünmese de Trump’ın bu gerilimi daha fazla sürdürmeyi göze alamaması üzerine saldırgan güruh ateşkesi kabul etmek zorunda kaldı. Uzun bir müzakere, tartışma sürecinin neticesinde 19 Haziran tarihinde ateşkes anlaşmasının imzalanacağının açıklanmasıyla yaklaşık 3,5 ay sadece bölgemizi değil, tüm dünyayı derinden etkileyen savaş durduruldu.
Kim Kazandı, Kim Kaybetti?
Trump’ın “İran’ı yendik, çok başarılı bir performans sergiledik, ordumuz harika bir iş çıkardı!” vb. söylemlerinin hiçbir inandırıcılığı bulunmuyor; kimse bu lakırdıları ciddiye almıyor. Bilakis başta ABD medyası olmak üzere her yerde ABD’nin İsrail’in peşine takılarak giriştiği bu maceradan eli boş döndüğü, ciddi manada güç ve itibar kaybettiği, caydırıcılığının yara aldığı ifade ediliyor.
Bu gayet açık, anlaşılabilir bir durum. Savaş, savaş sürecinde yaşananlardan ziyade neticesiyle değerlendirilir. Düşmanınıza verdirdiğiniz kayıplarla başarılı olduğunuzu iddia etmeniz belki bir yere kadar mümkün ama buradan kalkarak zafer ilan etmeniz anlamsızdır. Bilakis başta belirlediğiniz hedeflerin neredeyse hiçbirine ulaşamadığınız ortaya çıkmışsa kaçınılmaz olarak savaşı kaybetmiş sayılırsınız.
Öte yandan İran’ın savaşı kazandığını, ABD ve İsrail’i yenilgiye uğrattığını da söylemek kolay değil elbette. Bilakis bu savaşta, daha doğrusu maruz kaldığı saldırıda İran liderliği ve ordusu çok ağır bedel ödedi, çok ağır darbeler aldı ama ABD gibi devasa bir askerî üstünlüğe sahip bir güç karşısında çökmemesi İran açısından zafer sayılabilirdi. Daha önemlisi ise ABD’nin savaşın başında koyduğu hedeflerin hemen hiçbirine ulaşamaması nedeniyle yenilgiye uğradığının rahatlıkla söylenebilmesidir. Nitekim Trump bu süre boyunca sürekli yaptığı çelişik açıklamalarla, hiçbir inandırıcılığı olmayan tehdit ve müjdelerle kendisini tam bir maskara pozisyonuna düşürdü.
Trump’ın ‘Büyük Başarı’sı: Hürmüz’ü Açmak!
Trump anlaşma neticesinde Hürmüz Boğazı’nı açmakla ve İran’a nükleer denetimi kabul ettirmekle övünüyor. Trump’a yakışır bir durum! Hürmüz savaş öncesinde zaten açıktı ve İran, nükleer santrallerinin denetlenmesine daha önce de izin vermekteydi. Bu yüzden ne Hürmüz’ün tekrar gemi trafiğine açılması ne de uzun bir süredir zaten müzakere edilmekte olan uranyum zenginleştirme konusunun anlaşma masasına tekrar gelmesi başarı sayılabilir. Bu iddialar 28 Şubat günü çok yüksek perdeden tehditler savurup büyük iddialarda bulunan Trump ve şürekâsı için ancak bir züğürt tesellisi olabilir.
Savaşın başında Siyonist çeteyle paralel biçimde Trump, İran’ın nükleer kapasitesini sıfırlamak yanında bir dizi hedef ilan etmişti. Rejim değişikliği bunlar arasında en dikkat çekici olanıydı. Bu noktada ABD’nin, İran’da rejim değişikliği hedefiyle çıktığı yolda İran’ın dondurulmuş varlıklarının iadesi konusunu görüşmek üzere anlaşma masasına oturmak durumunda kalmış olması gerçekten de çok çarpıcı bir tezat oluşturuyor.
Yine savaşın dört temel hedefi arasında saydıkları İran’ın balistik füzelerinin sınırlandırılması ve bölgede irtibatlı olduğu silahlı güçlerin tasfiyesi ya da ilişkilerin kesilmesi konuları Cenevre’de kurulan anlaşma masasına bile gelmiş değil. Bilakis Lübnan’a yönelik İsrail saldırganlığının durdurulması İran tarafından müzakerelerin devamı için bir şart olarak öne sürülmüş ve ABD tarafından da kabul edilmiş durumda.
Geriye dönüp baktığımızda ABD-İsrail ikilisinin 28 Şubat’ta gerçekleştirdikleri ani ve yoğun saldırılarla İran dinî liderini ve neredeyse askerî komuta kademesinin önde gelen tüm isimlerini katlettiklerini gördük. Aynı şekilde İran hava sahasını çok etkili bir şeklide ele geçirdiler ve İran hava kuvvetlerini etkisiz hale getirdiler. Yine İran donanmasına çok ağır kayıplar verdirdiler. Ne var ki şok dalgaları şeklinde ardı ardına gelen tüm bu sarsıcı darbeler İran ordusunu çökertmeye yetmedi ve sistem tasfiye edilen kadrolarını yenileyip savaşı sürdürmeyi başardı.
İran bir yandan İsrail’i füzelerle hedef almayı sürdürürken aynı zamanda Körfez’de konuşlanmış Amerikan üslerine etkili darbeler indirmeyi başardı. Öte yandan ABD ile ittifak içinde olmayı kendileri için büyük güvenlik garantisi sayan Körfez ülkelerini de hedef alan füze ve drone saldırılarıyla ABD güvenlik şemsiyesinin bu Körfez monarşileri için bir koruma kalkanı teşkil etmekten uzak olduğunu gösterdi. Daha etkili ve savaş sürecinde belirleyici bir adım olarak da Hürmüz kartını oynayarak ABD’nin İran’a tahmil ettiği savaşı yaymak suretiyle bir anlamda Trump’ı tüm dünyayla ve kendi halkıyla karşı karşıya getirmiş oldu. Netice itibariyle İran’dan ziyade yorulan, sıkılan ABD oldu ve ağırlaşan savaş maliyetiyle daha fazla yıpranmayı göze alamayan Trump ateşkesi ve anlaşmayı kabul etmek zorunda kaldı.
Şer İttifakında İhtilaf Mazlumlar İçin Rahmettir!
28 Şubat’ta başlayıp yaklaşık 40 gün süren savaşta Pakistan’ın arabuluculuğuyla 7 Nisan’da varılan ateşkes çok fazla belirsizlik içermekte ve çok kırılgan bir nitelik taşımaktaydı. Nitekim sonraki süreçte de çok fazla büyümemekle, yayılmamakla birlikte çatışmalar ara ara alevlendi ve durdu. Ardından karşılıklı imzalarla varılan mutabakat neticesinde 19 Haziran’da Cenevre’de heyetler halinde müzakerelerin başlatılması ve 60 günlük bir süreçte nihai anlaşmaya varılması kararlaştırıldı.
Müzakerelerin kolay geçmeyeceği ve 60 günlük takvimin kırılgan bir süreç olacağı tahmin ediliyor. Bununla birlikte İran tarafının daha dirençli gözükmesine karşı savaşı başlatan ABD’nin savaşı sürdürmekte isteksizliği ortaya olumlu bir tablo çıkarıyor. En azından ABD-İsrail ikilisinin İslam coğrafyasına yönelik pervasız tutumlarına, dizginsizleşen saldırılarına aynı şekilde devam edemeyeceklerinin anlaşılmış olması başlı başına bir olumluluk teşkil ediyor.
Bu noktada Siyonist çete şefi Netanyahu’nun Filistin, Lübnan ve Suriye’ye yönelik devam eden saldırganlığını daha da tırmandırmaya yönelik eğilimi ile Trump yönetimi arasında var olan anlaşmazlığın İran savaşının sonlandırılması noktasında daha net bir ayrışmaya dönüşmesi önemli bir gelişmedir. Hiç şüphesiz ABD’nin İsrail’in yanında İran’a karşı savaş açması Siyonistlerin yaklaşık yarım asırdır tahayyül ettikleri bir senaryoydu. Trump bu senaryoyu gerçekleştirmiş, bundan ötürü Siyonistlere çok büyük bir destek sunmuş ve tam tekmil bir zafer havası estirmişti. Ne var ki günün sonunda operasyonu onların arzuladığı doğrultuda tamamlayamaması Siyonistler arasında derin bir hayal kırıklığına yol açmıştır.
Nitekim gerek medyada gerek siyasilerin açıklamalarında bu hayal kırıklığı ve kızgınlığın arttığı ve giderek karşılıklı suçlamalara dönüştüğü görülmektedir. Siyonistler arasında ABD’nin kendilerini yalnız bıraktığına, yeterli düzeyde destek vermediğine dair yakınmalar öne çıkarken ABD yönetim çevrelerinde ise daha önce eşine az rastlanır biçimde İsrail’e yönelik eleştiriler açık biçimde dillendirilmektedir. Gerek Amerikan kamuoyunda yükselen anti-Siyonist eğilimin gerekse Amerikan medyasında İsrail’in ABD açısından her geçen gün daha ağır bir yüke dönüştüğüne yönelik eleştirilerin yönetim tabakasını bugüne dek pek etkilediği söylenemezdi ama İran savaşı ile netleşen hedef ve çıkar farklılaşması artık Amerikan yönetiminde de İsrail’in tartışılmasına zemin oluşturmuştur.
ABD ve İsrail arasında ortaya çıkan ve şimdilik düşük dozda seyrettiği görülen ihtilafın daha fazla derinleşme ihtimali mevcut ama bunun keskin bir ayrışmaya dönüşmesi pek beklenmemeli. Bu iki saldırgan, zalim güç odağının ortaklıkları ayrıştıkları hususlara nazaran çok daha güçlü ve derin. Bununla birlikte 7 Ekim’le birlikte belirginleşen soykırım ortaklığı ve ‘mükemmel ikili’ görüntüsünün sorunlarla, ihtilaflarla karşılaşması ve zayıflaması ümmetin ve dünya mazlumlarının lehinedir.
Körfez’de Dengeler Değişebilir
İran savaşının bir olumlu etkisi de Körfez monarşilerinde Amerikan bağımlığının sorgulanmasına yol açmış olmasıdır. Savaşın en açık mağdurları listesinde Körfez ülkeleri başı çekmektedirler. İsteyerek dâhil ve taraf olmadıkları bir savaşta Trump-Netanyahu ikilisinin saldırganlığının bedelini ödemişlerdir.
Körfez ülkeleri savaşın başından itibaren taraf olmadıklarını, hava sahalarını, topraklarını ve topraklarında bulunan Amerikan üslerini kullandırmayacaklarını ilan etmelerine rağmen savaşın ateşinden kendilerini sıyıramamış, İran’ın hedefi olmaktan kurtulamamışlardır. ABD politikasına yakınlıklarına binaen BAE ve Bahreyn doğrudan ve açık; Kuveyt, Katar ve Suudi Arabistan ise daha örtük saldırılara maruz kalmışlardır. Sonuç itibariyle Körfez ülkelerinin tamamı gerek askerî manada hedef olmak suretiyle gerekse Hürmüz’ün kapatılması yüzünden uğradıkları zararlar yüzünden ağır bir kayba uğramışlardır.
Daha önemlisi ise topraklarında binlerce Amerikan askerinin bulunduğu üsler açmak, yatırım adı altında ABD’ye yüz milyarlarca dolar aktarmak, ilişkiler bozulmasın diye Siyonistlerin işlediği zulümlere sessiz kalmak vb. eylemlerinin kendilerine hiçbir fayda sağlamadığı görülmüştür. Savaşın başında üslerden askerlerini çeken ABD, İsrail’e etkili hava savunma sistemleri yerleştirmek suretiyle İsrail’in zaten mevcut bulunan hava savunmasını daha da güçlendirirken, Körfez ülkeleriniyse İran’ın drone ve füzeleriyle baş başa bırakmıştır.
Gelişmeler çok hızlı ve radikal bir tutum değişikliği beklenmemekle birlikte önümüzdeki süreçte Körfez ülkelerinde güvenlik gerekçesiyle ABD’ye bağımlılığın gerçekte ne işe yaradığının sorgulanmaya başlanabileceğinin işaretlerini vermektedir. Bu sorgulama süreci aslında bir yönüyle Gazze ile zaten başlamıştır. ABD ile sıkı ilişkilere ve yakınlıklarına rağmen Körfez ülkeleri soykırımcı Siyonist çetenin tasallutundan ari olmadıklarını görmüş, Siyonist çetenin nefesini sürekli enselerinde hissetmişlerdir. ABD ile yakınlık Körfez ülkelerine hiçbir avantaj sağlamamakta, bölge düzeyinde kendilerini daha güçlü bir konuma taşımamaktadır. İran savaşı bu durumu netleştirmiştir.
Körfez ülkeleri ile İran arasında on yıllardır yürütülen korku siyasetinin tüm bölge ülkeleri ve halklarının aleyhine olduğunun görülmesi ve sadece işbirlikçilik ve düşmanlığı besleyen yaklaşım tarzının karşılıklı olarak terk edilmesine yönelik adımların atılmasının herkes için çok hayırlı olacağı kuşkusuzdur. Savaşla birlikte Amerikan hegemonyasının gerek küresel gerek bölgesel düzeyde ciddi bir darbe aldığına, gerilediğine dair tezler yaygın biçimde dillendirilmekte, tartışılmaktadır. Şüphesiz bu durumun en fazla etki uyandıracağı bölgenin Körfez bölgesi olması beklenen bir gelişme olacaktır.
Amerikan Tehdidi Dünden Daha Zayıftır!
Bugün itibariyle Trump ve temsil ettiği ABD dünden çok daha zayıf ve etkisiz bir konumdadır. Yılın ilk günü Venezüella Devlet Başkanı Maduro ve hanımını başkent Karakas’taki başkanlık sarayından kaçırıp ABD’ye getirerek dünyaya izlettiği şovdan ve 28 Şubat’taki yoğun İran saldırısından sonra tüm dünyaya yaydığı korku atmosferi ve mütekebbir eda Allah’ın izniyle çok güçlü bir darbe almıştır.
Yanlış anlaşılmasın, ABD çökmüştür, gerilemiştir, yok olma sürecine girmiştir vs. demiyoruz. Bu tür sözler abartılıdır, temelsizdir. Kimi İslami çevrelerce de tekrarlanmaktan hoşlanılan bu tür iddialar ne yazık ki çoğunlukla bir tespitten ziyade temennilerimizi, arzularımızı yansıtmaktadır.
ABD bundan önce de çeşitli bölgelerde başarısızlıklara, yenilgilere uğramıştır. Büyük bir güç olarak sahneye girdiği ve dünya genelinde süper güç konumuna oturduğu II. Dünya Savaşı’ndan sonra Vietnam’da çok ağır bir darbe almıştır. Irak’ta, Somali’de başarısız olmuştur. Yakın zamanda Afganistan’da tam bir hezimete uğramıştır. Ama elinde bulundurduğu ekonomik ve askerî güç sayesinde bu başarısızlıkların etkisinden kurtulmayı becermiş ve dünyanın başına bela olmaya devam etmiştir.
Bunun altının kalınca çizilmesinde fayda var. Çünkü düşmanı abartmak da küçümsemek de hatadır. Abartırsanız motivasyonunuz kaybolur, ümidiniz çöker ve savaşamaz, mücadele edemezsiniz. Küçümserseniz de bu sefer ağır darbeler almaya açık hale gelir ve ardından da hayal kırıklığına uğrarsınız. Mücadele edebilmek için dengeli olmak, mümine yakışan basiret ve ferasetle hadiseleri değerlendirmek gerekir.
Yeise Düşmek ve Paniğe Kapılmak İmanla Bağdaşmaz
Tekrar savaş sürecinin başına gidelim; yaklaşık dört ay öncesine. Müzakereler devam ederken bir anda ABD-İsrail ikilisi İran’a saldırmış, ilk anda çok ama çok güçlü bir darbe vurmuşlardı. Geçmişte yaptıkları yüzünden, Irak’ta, Suriye’de işledikleri günahlardan ötürü İranlı yöneticiler için ağıt yakacak durumda değildik elbette ama ABD-İsrail ikilisinin coğrafyamızda sergiledikleri pervasızlık ve güç gösterisi karşısında paniğe kapılmamak, yeise düşmemek zordu.
Yaşananlar bölgemizin ve tüm yeryüzünün daha koyu bir karanlığa, daha ağır bir tahakküm ve tasallut altına gireceğinin işaretleri olarak değerlendirilmekteydi doğal olarak. Zaten Gazze’deki gelişmeler üzerine yaşanan can sıkıntısı daha da artmış, moraller biraz daha bozulmuştu. Ama süreç farklı gelişti. ABD-İsrail ikilisi kolay bir zafer yerine yıpranma sürecine girdiler. İran dayanıklı çıktı, darbelere rağmen çökmedi. Hürmüz kartıyla Trump’ı tüm dünya nezdinde ahmak ve zararlı kişi konumuna oturttu. Devamında ABD-İsrail ikilisi arasındaki yaklaşım ve menfaat ayrışması derinleşti ve gerilime dönüştü.
Tüm bu yaşananlar bize bir kere daha zalimlerin birtakım oyunlar hesaplar içine girmiş olsalar da Allah Teâlâ’nın onların oyunlarını bozmaya muktedir olduğu gerçeğini hatırlatmış ve her durumda yeise, karamsarlığa düşmemek ve ümitvar olmak gerektiğini göstermiştir.
Bilhassa Gazze ile dağlanan yüreğimizin bu hakikati her daim hatırlamaya çok ihtiyacı vardır. Yakın bir zaman içinde yaşadıklarımız bize hep bu hakikati hatırlatmıyor mu? Evet, Afganistan bu hakikati hatırlatmıştır. Bangladeş bu hakikati hatırlatmıştır. Suriye adeta tüm zerreleriyle bu hakikate şahitlik etmiştir. Allah Teâlâ bizi rahmetinden ümit kesenlerden değil; O’nun nuruyla, rahmetiyle, yardımıyla zorlukların üstesinden gelmeye çalışanlardan eylesin!

