16 yıllık bir bekleyişin sonunda, 2026 hac kurası sonuç ekranına baktığımda, “Kesin kayıt hakkı KAZANDINIZ.” ibaresi yazıyordu. Bir gün gecikmeli olarak öğrendiğim hac sonucunda neyi kazandığımı, büyük harflerle yazılmış olmasına rağmen tam manasıyla anlayamamış; bu durumun şaşkınlığını okulda, öğretmenler odasındaki bilgisayar ekranının önünde birkaç dakika öylece kalarak yaşamıştım. Kazandığım şeyin o âna kadar okuduğum, öğrendiğim, yaşamaya çalıştığım İslam dininin en önemli ibadetlerinden birisi olduğunun bilincinde olsam da her yıl kura döneminde küçük küçük heyecanlarla takip ettiğim ve sonucunda kaybettiğim kurayı bu sefer kazanmış olmanın verdiği şaşkınlıkla kendimi bir boşlukta hissediyordum. Bu büyük harfle yazılmış “KAZANDINIZ” ifadesini ilk dakikalarda zihnimde Allah'ın daveti olarak algılıyor, titriyordum. Ardından yüreğimdeki yankısıyla birlikte okul koridorlarında yürürken sadece 'Lebbeyk Allahumme Lebbeyk' diyebiliyordum kısık bir tonda. Okulda olduğum için heyecanımı öğrencilerime ve etrafımdaki insanlara belli etmeden yaşıyordum. Ara ara birkaç damla gözyaşım süzülse de derslerime girip çıkıyor, asli görevimi yerine getiriyordum. Tarih 6 Kasım 2025.
Hacca Hazırlık: Okumalar, Notlar, Bekleyiş
Önümde 6 aylık bir hazırlık dönemi vardı. Bu 6 ayda adeta sınava hazırlanan bir öğrenci gibi ÖSS-KPSS tadında, oldukça ciddi bir okuma yoğunluğu, notlar, tekrarlar, gözden geçirmeler ve çalışmalar yapmam gerektiğini düşünüyordum. Planlamamı çok iyi yapmalı ve bu 6 aylık süreci tam manasıyla doldurmalıydım.
Hac ile ilgili belli başlı kült eserler, iyi bir siyer okuması, Diyanet’in bastığı eserler ve sosyal medya kanallarında yayınladığı içerikler, programlar, belgeseller, sohbetler ve animasyon görselleri, o dönemi daha iyi hissettirip zihnime nakşedecek dizi ve filmler listemde yer alıyordu.
Kur'an'dan hac ve umre ile ilgili ayetleri bir araya getirerek tefsir; Resulullah’ın (sav) konu ile ilgili uygulama ve açıklamalarını bir araya getirerek hadis okumaları da yapmalıydım. Yani piyasada ne var ne yok okumalı, izlemeli, zihnime işlemeli ve anlamalıydım. 39 yaşımda bana nasip olan bu ibadeti bihakkın eda edebilmem için elimden geldiğince, ne yapmam gerekiyorsa yapmalı; zihnen, ilmen ve bedenen fit bir şekilde kutsal topraklara gitmeliydim.
Ayrıca tüm bunlar kadar önemli bir husus daha vardı. Hac veya umre maksadıyla kutsal toprakları ziyaret etmiş olan eş dost arkadaş, büyük küçük kim varsa onların yaşadıklarını dinleyip hatta bazı tecrübelerini not etmeliydim. Tamamlayıcı unsur olarak da harita çalışmalıydım; özellikle Mekke'nin önemli yerleri, yol güzergâhları, konumlar zihnimde iyice yer edinceye kadar. Fakat kalacağım otelin yerini önceden öğrenme şansım olmadığı için otelin konumuna göre farklı planlar yapacak şekilde hazırlanıp bu konuyu da kaderime razı bir hâlde Allah’a bırakıyordum. Bedensel hazırlık için yürüyüşler, zihnî hazırlık için küçük küçük sohbetler ve en önemsiz olduğunu düşündüğüm son iki günde tamamladığım valiz hazırlığımla süreci nihayete erdiriyordum.
Diyanet’in İstanbul 81. kafile 6. grubu olarak 17 Mayıs İstanbul'dan Cidde'ye gidiş, 8 Haziran Medine'den İstanbul'a dönüş olarak 18 günlük Mekke, 5 günlük Medine seyahati önümde duruyordu.
Arafat’tan Mina’ya: Haccın İçinde
Hac ibadeti başından sonuna kadar her birinin birer anlamı ve sebebi olan menâsikler silsilesi şeklinde ilerleyen, dışarıdan bakanların belki de anlamsız gibi görebileceği ama ihtiva ettiği derin manalar, zihinsel farkındalıklarla birlikte düşünüldüğünde bir arınma, dirilme, uyanma ve tertemiz yeni bir sayfa açma fırsatı verecek bir ibadet olduğu önceden yeterince anlaşılamıyormuş. Hem bireysel arınma hem küresel buluşma imkânlarıyla hakikaten dünyada eşi benzeri, ikinci bir örneği bulunmayan bir ibadetmiş. Adım adım ilerleyen bu süreç insana her şeyi öğretiyor, yolunu aydınlatıyormuş.
Ümmetin tüm coğrafyalarının, bütün renklerinin, boy ırk millet kabile mezhep farkı gözetmeksizin herkesin katıldığı uluslararası bir kongre, bir miting ya da çalıştay olarak düşünebileceğimiz bu 5 günlük ibadet, içinde inanılmaz bereket ve fırsatlar da sunuyor, kurtuluş reçeteleri barındırıyordu. Bir hadisinde “Mebrur olan bir haccın karşılığı ancak cennettir.” buyuran sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa (sav) ‘mebrur’ yani kabul olunmuş bir haccın içinin nasıl doldurulması gerektiğini de bize bildiriyordu: “Haccı benden alın, benim yaptığım gibi yapıp tamamlayın.” Peki, vefatından üç ay kadar önce hac yapan Resulullah’ın (sav) yaptığı gibi bir hac nasıl olacaktı?
6 aylık hazırlık çok işime yaradı. İlk kez geldiğim bu kutsal topraklardaki ilk günlerimde hacdan önce üç umre, nafile tavaflar ve Kâbe ziyaretlerimle bir miktar tecrübe kazandım. Özellikle Hz. Âdem, Hz. İbrahim, Hz. İsmail ve Hz. Muhammed (sav) gibi resullerin ayak izlerini takip edip kokularını içe çekerek hatıralarını yâd etmek çok farklı duygular yaşatıyormuş. Doya doya yaşıyor, yaptığım her ibadeti anlamaya çalışıyordum. Çoğu zaman bireysel hareket etsem de grupla yapılan ibadetlere de katılıyordum.
Terviye günü yani Zilhicce 8'de ihrama girip ihram namazı kıldık ve niyet getirdikten sonra telbiyelerle Arafat'a doğru yürümeye başladık. Tabiî bir noktaya kadar klimalı otobüslerle geliyoruz. Arafat'a gelince gecenin ardından Zilhicce 9 yani arife günü sabah namazı ile başlayan teşrik tekbirleri ile devam ettik. Öğle ve ikindi namazlarını cem-i takdim ederek birlikte kılıp vakfeye durduk. Vakfe duaları ile elleri semaya kaldırdık. Güneşin batışına kadar kalbimizde dualar ve yakarışlar... Arınmak için her şeyi yapıyor; gönlümüzü, ruhumuzu Rabbimize arz ediyoruz. Her şeyin bilgisine sahip olan Allah'a “Ben de günahımın farkındayım, affet ya Rab!” diye yalvarıp yakarıyoruz. Güneşin batışı ile meş'ar-il harama yani Müzdelife'ye doğru yine otobüslerle hareket ediyoruz. Akşam ve yatsı namazlarını cem-i tehir ile birleştirip kılıyor ve ardından Müzdelife vakfesinde yine ellerimizi semaya açıyoruz. Bu sefer zihnimizle Rabbimize yaklaşmaya çalışıyoruz.
Zilhicce 10, yani bayramın birinci günü Mina'ya doğru -ayette söylendiği gibi- “insanların sel gibi aktığı yerden” akarak Akabe’ye yürüyoruz. Büyük bir taş bloka, yani büyük şeytana, yedi taş atmak için hazırız. Taşları attıktan sonra otele geliyoruz. Daha sonra kurbanların kesildiği haberiyle birlikte saç tıraşı olup ihramdan çıkıyoruz. Kâbe’ye ziyaret tavafına, ardından da haccın sa'yini yapmak için Safa ve Merve tepelerinin bulunduğu yere doğru yöneliyoruz. Bayramın ikinci ve üçüncü günleri zeval vaktinden sonra cemarât bölgesine gidip küçük, orta, büyük şeytanlara yedişerden toplam 42 taş atıyoruz ve attığımız taş sayısı toplam 49 oluyor. Diyanet’ten ayrı başka ülkelerden gelen bazı Müslümanlar bayramın üçüncü günü, geceyi Mina bölgesinde geçirenler ise bayramın dördüncü günü de yedişer taş atıyor ve onlar toplamda 70 taş atmış oluyor. Şeytanların taşlanmasının ardından Mekke’den ayrılmadan önce veda tavafıyla haccı tamamlıyoruz. Allah kabul etsin. Haccımız mebrur, sa'yimiz meşkur, günahlarımız mağfur, ibadetlerimiz makbul olsun. Âmin.
Sadece bu davranışların dümdüz ifası ile, manalarına odaklanmadan, gerçek bir arınmaya ve yepyeni bir sayfa açmaya niyetlenmeden, hakiki şeytanlara taşları isabet ettiremeden hac ibadeti mebrur olur mu bilemiyorum. Dışarıdan bakıldığında evet, Resulullah (sav) da bizimki kadar konforlu olmasa da hemen hemen bu şekilde haccını yaptı, tamamladı. Ama içini nasıl doldurdu? Bizim konforlu haclarımız ne kadar kabul olunmuştur, bunu elbette Allah bilir. Eksiğimiz, hatamız oldukça fazla ve “Rabbimiz merhamet etsin!” demekten başka ne söylenebilir ki? Nasıl ki hakkıyla eda edilemeyen namazın yüzümüze çalınma ihtimali var ve başa kakarak verilmiş bir infakın hiçbir değeri yoksa öylece yürümek, belli bir süre Arafat ve Müzdelife’de beklemek, dualarla niyazlarda bulunmak, şeytanları temsil eden duvarları taşlamak, tavaf-sa'y yapıp veda etmek de yeterli olmayabilir. Tabiî ki Allah bizi çağırdı huzuruna, bizi görmek istedi, bu menâsikleri yapmamızı, huzurunda el pençe divan durmamızı, gözyaşlarıyla yalvarıp yakarmamızı istedi ve biz de bu davete “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk” dedik, hazır ola geçtik. Yapılması gereken ne varsa hepsini yaptık ama benim şahsen vicdanım “Tamam, oldu!” diyemiyor. Burada şahsım adına konuşuyor, hiç kimsenin ibadetine dil uzatmıyorum. Bu konuda yanlış anlaşılmaktan Allah’a sığınır, günahlarım için tövbe istiğfar ederim. Sadece ibadetimin kabulü konusunda endişemi paylaşıyor ve yaptıklarımızı Allah’ın rızasını kazanmak konusunda yeterli görmemek gerektiğini düşünüyorum.
Bu noktada Diyanet’in hocalarına da haklarını teslim etmek istiyorum. Her grup 40 küsur kişiden oluşuyor ve hocalar yeri geldiğinde tek tek hacılarla ilgileniyor. Her menâsik sebepleriyle, manasıyla izah ediliyor; mekânlar tanıtılırken tarihî arka plan da kısaca aktarılıyor. Daha bilinçli ibadetler oluşması adına çabalar sarf ediliyor. Yaşlılarla ilgileniliyor. Allah ecirlerini artırsın.
Resmî kayıtlara göre 2026 yılında; Türkiye'den yaklaşık 85 bin, dünyadan ise 165 ülkeden yaklaşık 1,7 milyon Müslüman hac görevini tamamladı. Tüm ibadetlerde olduğu gibi hac ibadetinde de öncelikle bireysel çabalar, samimiyet ve takva, ibadetin ruhunu oluşturup Allah katında karşılığının hangi ölçüde olacağını belirleyecektir. Hacılar olarak bizler Arafat'ta, Müzdelife'de dua dua gözyaşları ile yakarırken milyonlar da tüm dünyada bizlerin dualarına âmin dedi ve tüm Müslümanlar olarak hep birlikte Allah'a teslim olduk.
Özellikle hacılar bu süreci bizzat yaşayarak hayatlarında yeni bir sayfa açmaya niyetlenirken, hacılarla birlikte bu dönemi hissederek yaşayan bütün dünya Müslümanları da kendi hayatlarında bir şeylerin değişmesini murat etmiş olmalı. Bireysel olarak tamamız. Peki ya dünya? Dünyada ne değişti ya da ne değişecek?
Kâbe’de Gazze’yi Aramak
Mekke'ye gelmek için yola çıktığım ilk andan itibaren ve geldikten sonraki ilk günümde, bence olağanüstü olan yaşadıklarım, beni gün gün notlar almaya, günlük tutmaya yöneltti. Daha önce yaşamadığım duygular yaşıyor, çok heyecanlanıyordum.
Kâbe civarında kalabalığa her daldığımda yarım yamalak İngilizce, biraz Kürtçe, tek tük kelime Arapça fakat çokça beden dilini kullanarak ümmetin farklı dil, ırk ve renklerindeki Müslümanlarıyla temas kurmaya, dertleşmeye ve kucaklaşmaya çalıştım.
Her gün şemsiye, çanta, yelek ve elbiselerde bulunan ülke bayrakları ve isimlerine odaklanıyordum. Gerçekten de dünyanın her yerinden Müslümanlar var ama gözüm bir bayrak arıyor, bir bayrağı odaklamaya çalışıyorum: Filistin bayrağı. Bir tane olsun ne yazı ne bayrak var. Filistinli bir kardeşimle kucaklaşıp, ağlaşıp, dertleşip sarılamıyor, özür beyan edemiyor, helallik isteyemiyordum. Allah'ın evinde onun misafiri olarak Filistinli bir kardeşimle beraber el açıp dua etmek istiyordum; fakat yok.
Bir gün izlediğim kısa bir video, Mekke sürecimde beni derinden sarstı.
Gün gün notlarıma, bugün de bulamadım, bugün de göremedim yazarken, 25 Mayıs günü sabah namazı vaktinde denk gelip izlediğim o video Gazze’den bir mesajdı: “Ey Beytullah'ın hacıları! Allah'ın resulüne söyleyin Gazze üç yıldır hac yapamadı.” Mesajın muhatabı olarak paylaşım beni çok etkiledi. Dakikalarca ağladım, Kâbe avlusuna yığılıp kaldım. Benim günler süren arayışım meğer beyhudeymiş. Değil bu yıl, üç yıldır Gazze’den tek bir Müslüman bile hac yapamamış. Hani uluslararası İslam kongresiydi, hani ümmetin bütün coğrafyalarından insanlar vardı, hani çalıştaydı, dertleşme ve buluşma noktasıydı. Meğer hac ümmetin hüznünü de barındırıyormuş.
Ümmetin en izzetli, en şerefli, en değerlileri haccedemiyor; cihad meydanını terk etmiyordu. Ümmet bu haldeyken haccımız mebrur olacak mı? Mebrur bir hac elde etsek bile iflah olabilecek miyiz? Allah'tan ümit kesilmez diyerek duadan başka yapacak hiçbir şeyim olmadığını anlıyorum. Gazze’nin emanetini boynumun borcu bilerek alıyor, her fırsatta dile getiriyor, dua ediyorum. Ve eminim ki sadece ben değil yüz binlerce hacı Gazze’ye, Doğu Türkistan’a ve ümmetin kanayan tüm yaralarına dualarında yer verecek, ağlayıp inleyecekti.
Mekke günlerimde telefonumun ekran görüntüsünü tanıştığım Müslüman kardeşlerime gösteriyordum. Ekranımda şehit olduğu günden beri Yahya Sinvar’ın bir fotoğrafı var. Kısa tanışmanın ardından fotoğrafı gösterdiğim Müslümanlara, “Bu kim tanıyor musun?” diye sorduğumda neredeyse yarı yarıya tanımayanlar çıkıyordu. Elbette imkânlar, iletişim, medya haber kanalları her ülkede aynı güce ve yayılım ağına sahip değil. Per perişan halde yarı aç yarı tok günleri geçirmeye çalışan Müslümanlar dünya gündeminden uzak kalmış olabilir.
Tanıyanlarla kısaca yâd ediyoruz, tanımayanlara da tanıtmaya çalışıyorum. Bu çağın da nice yiğitler doğurabildiğini söylemeye çalışıyorum. Ama Filistin dedikten sonra herkesin gözündeki yaş yüzündeki hüzün hissediliyordu.
Bir de Doğu Türkistan var elbette. Yıllardır yapılan zulümler, asimilasyonlar, toplama kamplarında tutulan, tüm değerleri yok edilip aşağılanmaya çalışılan mazlum bir halk var. Hani nerede bu halk? Özbekler var, Tacikler var; Türkmenistan, Kazakistan, Pakistan, Kırgızistan, Hindistan’dan hacılar var. Rusya'dan bile Müslüman var, görüyorum. Avrupa ülkelerinden Müslümanlar görüyorum ama Doğu Türkistan yok. Sadece Medine’de bir yerde tevafuken İstanbul Sefaköy’de yaşayan bir Uygur amca ile karşılaşıyor ve sarılıp kucaklaşıyorum.
Veda haccıyla ilgili rivayetlerde Resulullah’ın (sav), Arafat’ta, İslam'ı kabul etmiş her coğrafyadan gelen 114 bin civarında insana hutbe irat ettiği aktarılır. Bir an, baştan ruhunu kaybettiğimiz ibadetlerimizi Allah'a arz ettiğimizi, sadece Rabbimizin rahmetine sığınmaya çalıştığımızı düşünüyorum. Ümitsizliğe kapıldığımı hissedince tövbe ediyorum, dua ediyorum.
Bu çağın hakikatleri sızım sızım sızlatan bir tokat gibi yüzüme çalınıyor. Hakkını verebildiğimiz bir Arafat ve diğer menâsikler olduğunda, ancak o zaman ümmetin içinde bulunduğu zilletten kurtulacağını düşünmeye başlıyorum, sonra tekrar acaba yanlış düşünüyorum olabilir miyim diye istiğfar ediyorum. Tüm eksiklerimize rağmen muhtelif çabalar ve münferit ibadetlerimizi Rabbimize arz ediyoruz, ondan bağışlanma diliyoruz.
Geriye ne kaldı? Menâsiklerin tamamlandığı, yer yer göz yaşlarıyla yalvarıp yakarıldığı, günahlardan tövbe istiğfar edildiği, bol bol taleplerin sıralandığı ve çaresizlik içinde bulunduğumuzun Rabbimize sunulduğu bir hac.
Ümmet olarak üzerimize düşen çok sorumluluk var. Kur'an merkezli vahdeti Resulullah’ın sahih sünnetiyle buluşturup hayata taşımalı ve çokça çalışmalıyız. Tevekkül inancımızı gözden geçirmeli ve bedel ödemeye gelince de gönül hoşnutluğuyla Rabbimiz razı olana kadar her şeyimizi verebilmeliyiz.
Şimdi şurada, Resulullah’ın (sav) yanında, Ravza’da, mescidin bir köşesinde bu satırları yazıyorum. Onun gül kokusunu içime çekerken Gazze’nin emanetini ve selamını da iletiyorum:
Ya Resulullah, Gazze seni çok seviyor. Sana selamları var. Verdikleri sözden geri dönmediler. Cihad meydanını bir an olsun terk etmediler. Bu uğurda her şeylerini ve en değerlilerini seve seve feda ettiler. “Ya zafer ya şehadet!” dediler. Allah razı olana kadar da geri adım atmayacaklar. Bu sebeptendir ki üç yıldır hacı gönderemiyorlar, mazeretlerini arz ediyorlar. Ben aracıyım ama beni de onlarla haşretmesi için Rabbime niyaz ediyorum. Ben de Gazze’yim.

