Hayâ Ahlâkı: Hayata Çağrı ve Mahremiyet Eğitimi
HAKSÖZ Sayı: 424 - Temmuz 2026

“Ey iman edenler! Allah ve resulü sizi, size hayat verecek şeye çağırdığında icabet edin…” (Enfâl, 8/24)

Yüce Allah ve resulü ölüme değil, hayat veren şeye davet eder. Peki, ayette geçen “hayat veren şey” nedir?

Hayat veren şey her şeyden önce imandır. Çünkü hayatla aynı köke ait olan hayâ, imanın bir parçasıdır.1 Öte yandan küfür, şirk ve nifak ise insanı bekleyen sonsuz izzeti öldüren virüslerdir. Vahiyle indirilen hikmetin bilgisi kalbe yeniden hayat verir, şirk hastalıkları ise kalbi imansız bırakır, imansız kalan kalp ölür.

Bu dünyayla sınırlı olan biyolojik canlılık bizi ölümsüz kılmaz. Bizi ölümsüz kılacak olan imanımızdan neşet eden hakikate şahitliğimizdir. Ahlaki çöküşe sürükleyen günahlar ise dünyada insanı yaşayan ölü yapar, ukbâda ise sonsuz ölümlere mahkûm eder.

El-Hay; hayatın kaynağı olan Yüce Allah, yolunda ölenlere, öldürülenlere ölümsüzlük vadetmiştir.2 Bu vaadi hak edebilmemiz için, hayâ ahlakıyla benliğimizi her an yeniden inşa etmemiz gerekir.

Resulullah (s), bu gerçeği şöyle ifade etmiştir: “Her dinin (kendine özgü) bir ahlâkı vardır; İslâm ahlâkı(nın özü) hayâdır.”3

1) “Öldüren Şey”e Davet

“Dirilerle ölüler bir değildir. Şüphesiz Allah dilediğine işittirir; sen kabirlerde olanlara işittiremezsin.” (Fâtır, 35/22)

Yanlış tercihleri sebebiyle imandan ve hidayetten kendilerini mahrum bırakan kâfirler kabirlerdeki ölüler gibidir. Kur’an’da şeytanın davetinin hayata değil, manevi ölüme, helâke ve yok oluşa götürdüğü birçok ayette vurgulanır. Öte yandan şeytanın yok oluşa daveti karşı konulamaz bir mahiyette değildir. Çünkü insanın fıtratında her tür şeytani tuzağa karşı koyacak bir donanım vardır.4 Fakat insanoğlu teşhircilik, hayâsızlık gibi günahları ahlak edindiğinde fıtrî yeteneklerini kaybeder. Başka bir ifadeyle takva elbisesinden mahrum kalır. Takva elbisesinden mahrum kalan insanın ilk sınavını ‘yaratılış kıssası’ üzerinden beyan eden ayetlerden okuyabiliriz.

Kalpleri kılıflı olan, hakikate kulaklarını ve gönüllerini kapatan kâfirler, kabirdeki ölü gibidirler; işitmez, anlamazlar. “Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bu yüzden akletmezler.” (Bakara, 2/171)

Ayetlerde imanla hayat, küfürle ölüm arasında benzerlik kurulmuştur.5 Kur’an’ın beyanlarında hikmetten, hakikatten yoksun imansız hayat, ölüm gibidir. Kur’an’da kâfirlerin “ölü gibi” tasvir edilmesi, biyolojik ölüm değil; kalbin, aklın ve vicdanın işlevsiz hâle gelmesi, yani manevi ölümdür.

Şeytani güçlerin, içki, kumar, şöhret gibi günahları süsleyerek dostlarını çağırdıkları şey, aslında ateştir. Ateşi su diye pazarlayan şeytanın dostları gerçek hayata değil, geçici hazlara davet ederler:

“Onlar ateşe çağırırlar; Allah ise izniyle cennete ve bağışlanmaya çağırır.” (Bakara, 2/221)

İnsanı manevi çöküşe sürükleyen, sonunda da ateşe iten şeytanın davetine uyanları bekleyen sonsuz bir yalnızlık6 ve cehennemde sonsuz ölümdür.

Kendilerine sunulan hidâyet ve tövbe imkânını değerlendirmeyen fâsıkların, günahkârların kalpleri zamanla ölür. “Kalplerin ve kulakların mühürlenmesi”7 mecazı da kâfirlerin ölü gibi olduklarına ilişkin olarak okunabilir. Çünkü mühürlenmiş bir kalp taşıyan zalimler artık nefes alan ölüler gibidir, karanlık dünyalarında vicdanları ışıksız kalır ve çırpındıkça çırpınırlar, battıklarını da anlayamazlar. Şairin ifadesiyle ölümsüz gerçeği yok sayanlar “hayat süren leşler”8 gibidirler.

2) İnsanı “Cennet”ten Çıkaran Teşhircilik

“Ey Âdemoğulları! Şeytan, anne babanızı ayıp yerlerini birbirine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları inanmayanların yoldaşları yaptık.” (A’raf, 7/27)

Yaratılış kıssası, iki kişiyle sınırlı olan, olup bitmiş ve tekrarlamayacak bir olgudan değil, kıyamete kadar geçerli olacak hakikatten söz ediyor. Çalışmamızda odaklandığımız konu bağlamında insanın ilk sınavından çıkarılması gereken dersi, “Teşhircilik insanı cennetten çıkarır.” şeklinde özetlemek mümkündür.

İnsanın varoluş sahnesine adım atması, gözle değil sözle başlamıştır. Henüz sözü anlayacak ne kulağı ne de beyni ne de dili yokken, insana, “Rabbiniz değil miyim?” hitabı soru olarak yöneltilmiştir.9

İnsanın ilk sınavı da “Sakın şu ağaca yaklaşmayın.” uyarısıyla gözden başlamıştır. Şeytanla sınavında henüz hiçbir tecrübesi olmayan Âdem ve eşi, davetin ölüme değil hayata olduğunu zannederek ağaca yaklaşmış, ondan tatmıştır. Cennette yasak olan bakmak değildir. Yasak olan ayet, hikmet, muhabbet gözlüğü olmadan bakmaktır. “Ağacı şeytanın gör dediği yerden görmesi”, insanın çevresini yanlış yorumlamasına ve tuzağa düşmesine yol açmıştır. Bu teşhir tuzağına düşürmek için şeytanın ilk saldırısıdır.

İnsan beden ve ruh, tabiat ve fıtrat olmak üzere iki boyutlu bir varlıktır. Bu nedenle olsa gerek, ayette, “bâtınî libas” ve “zâhirî libas”10 olmak üzere iki hakikatten söz edilmektedir. Bedeni örten fiziki elbisenin yanında insanı nefsindeki fücura karşı koruyan takva ahlakı da manevi bir libastır.

İnsan, mahiyetini bilemeyeceğimiz bir tür fıtrat örtüsüyle yaratılmıştır. Günah işlemek, insanı hayâdan; “hayat veren şeyden” mahrum bırakmıştır. Cennetteki ilk günahından sonra çıplak ve savunmasız kalan insanlar örtünme refleksiyle ne buldularsa ayıp yerlerini kapatmaya çalışmıştır. Bu da gösteriyor ki örtünme fıtrî bir ihtiyaçtır.

Embriyonik yaratma sürecinde ise Âdemoğullarından her biri ana karnında gizli ve örtülü olarak rızıklandırılıp dururken çırılçıplak yeryüzüne indiler. Sonra da giyinip kuşanıp süslenecek elbise ile koruma ve tesettüre hatta güzelleşme ve süslenmeye imkân buldular.

Fıtri bir ihtiyaç olarak örtünme lüks, şatafat, karşı cinsin şehvetini kışkırtacak şekilde haksız rekabete konu olduğunda, “Takva libası daha önemlidir.” şeklinde ikinci bir uyarı gelmektedir. Takva fıtrattan gelen güzel hasletleri korumak, hayâ duygusunu muhafaza etmektir. Dışımızdaki elbise, içimizdeki takva libasının şahidi olmalıdır.

Takva elbisesi de mecazi bir kullanıma örnektir. Nefsimizin başköşesinde yer alması gereken takva, insanı gizli ve açık kötülüklerden korur. Beden çıplak kaldığında dış etkilere karşı nasıl çaresiz kalıyorsa özü itibariyle hanif vasfı taşıyan fıtrat da çıplak kaldığında kişi fücura karşı savunmasız kalır.

Vikâye kökünden türeyen takva, güzel hasletleri korumakla ilgili bir amacı lafzın genlerinde taşımaktadır. Bu nedenle takva elbisesi, sadece bedeni değil, kalbi ve niyeti de korur. Takva elbisesi yırtılmış kişi aslında manen çıplaktır. Bu durumda yapması gereken şey, onu yeniden örtecek, savunma mekanizmasını güçlendirecek olan Rabbine dönmesidir.

Şeytanın stratejik tuzağı bellidir. Şeytan, insanı aldatmak için vesveseye hakikat kostümü giydirir. Suya çağıran ama ateşe iten İblis, “Ben sizin iki melek olup burada kalmanızı, ebediyen konforunuzun bozulmamasını istiyorum.” der. Tuzağa düşen insan için günah normalleşir, utanma duygusu zamanla yok olur, böylece takva libası her tarafından dökülür ve onarılamaz hale gelir.

Cennette “fıtrî tesettür” ile onurlarını, mahremiyetlerini koruyan “iki insan” bundan mahrum kalınca telaşa kapıldılar. Avretleri göründüğünde yaprakla örtünmeye çalıştılar. Çünkü insan fıtratı örtünmeyi sever. Eğer tersi oluyor, teşhircilikten hayâ etmiyorsa insanın hanif fıtratı, güncel bir ifadeyle “fabrika ayarları” bozulmuş demektir. Bu durumda, manevi bir dikiş iğnesi olan nasûh ile, yani samimi bir tövbe ile takva elbisesinin onarılması gerekir.

Âdem ve eşinin “ağaç”tan yedikten sonra açılan avret yerlerini örtme telaşı, hanif fıtratın tamir olamayacak kadar bozulmadığının delili olarak okunabilir. Avretin açılmasını Âdem ve eşi doğru yorumlamış, fıtratlarını korumak için istiğfara yönelmişlerdir. İkisi de takva elbisesini samimiyet iğnesiyle11 tamir etmiş, yani “yol”a geri dönmüşlerdir.

Peki bu tuzağa düşmemek için ne yapmak gerekir?

Kısaca, algılarımızı vesveseyle değil hakikatle inşa etmek gerekir. Şeytani stratejilere karşı hikmetle mücadele etmek gerekir. Bu mücadelenin başlayacağı yer kalptir. Kalbimizi zan yerine ilimle, bâtıl yerine hakla, vesvese yerine hikmetle doldurursak Allah’ın izniyle, şeytani güçlerin tuzaklarına düşmeyiz.

3) “Gökten İndirilen Libas” Hakikati

A’raf suresi 26. ayete göre örtü tıpkı vahiy gibi gökten indirilen bir ayettir. Ayette giyinmek hem bedenin korunması hem de ruhun tezkiyesi açısından birlikte ele almıştır. Bu işareti doğru yorumlamak gerekir. “İndirmek fiili” Kur’an’da demir12 ve yağmur için13 de kullanılmıştır. Bu bağlamda örtünmek sıradan bir eylem değil bir ibadettir. Hayvanların libası doğuştan elde edilmiş tabiî bir nimet iken insanın elbisesi gökten rahmet olarak inen yağmur gibi, vahiy gibidir. Öyleyse örtünmek deyip geçmemek gerekir. Tesettürün bir kumaşa indirgenmemesi gerekir. “İndirdik” vurgusu, tesettürün ulvî bir amaca hizmet ettiğini, hayâ duygusunu koruma altına alma amacı taşıdığını beyan etmektedir. “Gökten inen libas” hayâ ahlakını koruyan, şeytani tuzaklara karşı bir savunma mekanizmasına hizmet edecektir.

Kur’an’da yirmi ayette yirmi üç defa geçen libas,14 hem hakiki hem de mecazi anlamda kullanılmıştır. Libasın mecazi anlamı, fıtratı şeytani güçlerin saldırılarına karşı koruyan içimizdeki İslam’dır.

A’raf suresi 26. ayette libas kelimesi iki defa geçmekte, biri maddî elbise (yuvârî sev’âtikum), diğeri ise manevi “takva elbisesi”dir. Unutulmamalıdır ki takva olmadan giysi, yalnızca dışı örter ama insanı manevi çıplaklıktan koruyamaz. Libasın mecazi anlamlarından biri de eşlerin ayıplarını bir istismar, bir dedikodu malzemesine dönüştürmemesi gerektiğidir.

Libasın indirilmesi, tesettürün görsel bir şölen aracı değil göksel bir nimet olduğuna delil olarak da okunabilir. Hayâ duygusu insanın fıtratında vardır. Örneğin, bebeklerde bile hayâ duygusu vardır, yüzleri kızarır, gözleri yaşarır… İnsanı hayvanlardan ayıran temel özelliklerden biri de hayâ duygusudur. Bu bağlamda tesettür insanı ahsen-i takvim, teşhir ise esfel-i sâfilin yapar. Hayâ duygusunu kaybeden insan ete, kemiğe, kana, hayvana indirgenmiştir.

“Libası indirdik.” vurgusunun bir hikmeti de nimeti her şeyin sahibi olan Yüce Allah’a borçlu olduğumuz hissini kuvvetlendirme hikmetine matuftur. Çünkü biz insanlar, kıyafet malzemelerini Rabbimizin yarattığı tabiattan temin etmekteyiz. Yine bu malzemeleri kıyafete dönüştürecek olan akıl nimetini Yüce Allah’a borçluyuz. Örtünme duygusu bir ihtiyaç olarak fıtratımızda olmasaydı buna yönelik insani bir faaliyet ortaya çıkmayacaktı.

Bedenimizi ve hayâ ahlakıyla imanımızı koruyan bir örtü olan libasa gökten indirilmiş bir nimet gözüyle bakmak onu basite indirgemeyi, sıradanlaştırmayı da önlemektedir. Rabbimizin “indirdik” vurgusu, “yarattı, kullanabilme yeteneği ilham etti” şeklinde anlaşılabilir. Giysi yapma yeteneği ve elde ettiğimiz ürün, Allah’ın nimetinin sembolüdür; çıplaklık, Âdem kıssasında günahın sembolü iken giyinmek Allah’ın lütfudur.

Libasın hakiki anlamı; bedeni dış etkilere karşı koruyan kıyafettir. Kur’an’da insanın yaratılışından itibaren “örtünme” olgusu hem fizyolojik hem de ahlâkî bir ihtiyaç olarak ele alınmıştır. Dışımızdaki örtü bedenimizi dışardaki, maddi ve manevi tehlikelere karşı koruyan bir zırhtır. İçimizdeki örtü olan takva elbisesi ise fücura karşı nefsimizi koruyan savunma silahıdır.

Nefsimizdeki fücurun -içimizdeki şeytani patlamaların- önüne geçecek bu manevi zırhın korunmasının yollarından biri de tesettürdür. Hayâ ahlakının sembolü olan takva libası, sadece avret yerlerini örtmez, aynı zamanda bizi utanmazlıktan ve hadsiz eylemler yapmaktan da korur.

Meşruiyetini, gücünü takva ahlâkından, manevî sorumluluk bilincinden almayan elbise bizi teşhirin sonuçlarından koruyamaz. Örneğin, başı örtülü bir anne ‘Miss Turkey’ adlı “soyunma yarışması”nda birinci olan kızını tebrik etmek için sekiz milyar insanın önünde öpüyorsa onda takva elbisesi yok demektir.

Ayette geçen libasın iki sıfatı vardır: örtmek ve süslemek.15 Çirkin olan giyinmek değil açılmaktır. Şeytan ve dostları giyinmeyi kötü, açılıp saçılmayı güzel bir eylem gibi pazarlar ve bedenin güzelliklerini hadsiz bir şekilde teşhir etmeye teşvik ederler. Oysa elbise insanı çirkin yapmaz, bedenin çirkinliklerini örten bir süs malzemesidir. Tesettür ise manevi bir estetik kaygının, fıtrata uygun bir tercihin dışımızdaki şahididir. Es-Settâr olan Allah, çirkinlikleri örten, tövbe edenlerin günahlarını örten, iffetini korumak için örtünenleri seven bir ilahtır.16

4) Göze Hayâ Barajı ve Mahremiyet Eğitimi

Kendine ve çevresine ayet gözlüğü takarak bakan bir mümin kibir ve istiğna hastalıklarından kurtulacaktır. Çünkü kibir ve istiğna öldürür, Allah’ın ayetlerini, işaretlerini doğru okumak ise diriltir. Hayâ ahlakına sahip olduğumuzda, nefsimize ve çevremize ulvî bakış yeteneği kazanırız. Hakikate şahitlikle başlayan zikir, fikir ve ibadetle elde ettiğimiz furkan yeteneği, bize “Sahibi ben değilim, şahidiyim.” şuurunu kazandırır.

Ve Allah’ın sonsuz kudretine, varlığına ve birliğine dair kendi içimizde ve çevremizde gördüğümüz ayetlerle karşılaştığımızda, hayranlığımızı şöyle dile getirmeliyiz: “… Rabbimiz bütün bunları boşuna yaratmadın…” (Âl-i İmran, 3/191)

Çevremize Ayetullah gözlüğü ile baktığımızda, pasif bir seyirci olmaktan çıkar, hakikati idrak eden erdemli bir insana dönüşürüz. Ayetullah gözlüğü, bizi eşyaya talan edilecek, sömürülecek, istismar edilecek basit bir meta olarak bakmaktan kurtarır ve bize emanet eksenli bakmayı öğretir.

Hikmet Gözlüğü

Kendine, diğer insanlara ve canlılara hikmet gözlüğü ile bakanlar vehim hastalıklarından kurtulur. Çünkü suret hakikatin kendisi değil, vehmidir. Bu vehimden kurtulmak için, her şeye hikmetli bakmak gerekir. Gördüklerimizi, öğrendiklerimizi hikmet hamurunda eritmek, onlara vahyin rehberliğinde demirci ustası gibi şekil vermek gerekir.

Parmağa değil onun gösterdiğine bakanlar, anlamsız bakan bir gözün egemenliğinden kurtulur. Seküler kültürler insanı basit bir seyirciye dönüştürmek için teşhirciliği sanat bahanesiyle kışkırtır.

Basiret Gözlüğü

Gönül gözünün üstündeki perdeleri yırtıp atmak için biyolojik gözümüzü israf etmemek lazımdır. İsrafı, taşkınlığı, bakıştaki aşırılığı önlemek için, “Nazar bil kadem” yani önüne bakmak, bakışı kısmak gerekir.

Bir insanın nefsine ve nesline biyolojik gözle bakması keskin bakış, doğru karar için yeterli değildir. Bunun için el-Basîr olan Allah’ın gösterdiği yerden bakmak gerekir. Allah’a iman edenler nazardan basara yol bulmak için gözle gönül arasındaki hikmet köprüsünden geçerler. Bu bizi pasif bir seyirci olmaktan çıkarır, hakikatin şahidine dönüştürür ve teşhircilik hastalığından kurtarır.

Muhabbet Gözlüğü

“Bakılması yasak olandan gözünü çevir.” ayeti17 bizi, akli melekleri öldüren şehvet hastalıklarından kurtarır. Nefsine, nesline muhabbet gözlüğü takarak bakanlar, gözden gönüle hicret ederler. Şehvet gözle sınırlı, yüzeysel bir bakıştır ve geçici mutluluk kalıcı hasar bırakır. Ama muhabbet gözlüğüyle bakmak, yaratılanla kurduğumuz ilişkide onu emanet olarak görmeyi öğretir. Muhabbet gözlüğüyle bakmak emek ister, çaba ister. Çünkü toprağın altına emanet edilenin yeşerip serpilmesi için sabırla beklemek gerekir. Öte yandan şeytani güçler içki, kumar gibi günahlar üzerinden kolay olana yönlendirir, kolay elde edilene18 özendirirler. Oysa cennete giden yol, ‘akabe’den -sarp yokuşta tırmanmaktan- geçmektedir.

5) Söze Hayâ Barajı ve Mahremiyet Eğitimi

“Ey Peygamber eşleri! Siz [öteki] kadınlar gibi değilsiniz, eğer Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincine [hakkıyla] sahip olursanız! O halde, edalı bir şekilde konuşmayın ki kalplerinde maraz olanlar [size karşı] bir arzuya kapılmasın. Daima yerinde ve uygun şekilde konuşun.” (Ahzab, 33/32)

Ayet-i kerime sınırların iyi niyetlerle korunamayacağını, tedbirlerle mahremiyetin güvence altına alınabileceğini beyan etmektedir. Buna göre, sağlıklı bir sosyal diyalog için kalbi hastalıklı, kötülüğe meyilli kimselere karşı tedbirli olmak vaciptir.

Ayette doğal bir şekilde konuşmak değil yılışık ve şehveti kışkırtacak şekilde konuşmak yasaklanmaktadır. Sağlıklı diyaloğun gerçekleşmesi için, sözlerimizin yapmacıktan uzak, vakar ve ciddiyetle, maruf ve makul bir tarzda, sınırları hesaplanmış bir şekilde19 söylenmesi gerekir.

Hayâ ahlakının amacı olan mahremiyet eğitiminde sözün fıkhını vahye göre inşa etmeliyiz. Bu bağlamda karşı cinsle iletişim kurarken kendi doğal konuşma tarzımızı değiştirmemeliyiz. Normalde nasıl konuşuyorsak öyle konuşmalıyız.

6) Mekâna Hayâ Barajı ve Mahremiyet Eğitimi

“Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere izin almadan ve selâm vermeden girmeyin…” (Nûr, 24/27)

Ayette izin ve selam şartı, teşhircilik fitnesine karşı, fizikî girişten önce güven oluşturma amacına matuftur. Evler insanların mahremi, gizlinin korunduğu, avretin açılma riski bulunduğu için ayette, izinsiz giriş yasaklanmıştır. Ayet, özel alanına girmeden önce, selam şartı getirerek kişilerin rızasını dikkate almayı emretmektedir.

7) Zamana Hayâ Barajı ve Mahremiyet Eğitimi

“Ey iman edenler! Ellerinizin altındakiler ve içinizden henüz ergenliğe ulaşmamış olanlar, üç vakitte sizden izin istesin…” (Nûr, 24/58)

Kur’an’ın mahremiyet ilkelerini günümüzde dijital ortamlardan yararlanırken de hatırlamalıyız. Teşhir yerine vakarlı, erdemli görünürlük şuuru inşa etmeliyiz. Çocuklara dijital hayâ kavramını öğretmek alınabilecek tedbirlerden biridir. Üç özel vakitte anne-babasının odasına girişi izne bağlayan ayet, dijital ortamlara girişin fıkhını üretirken de bize yol göstermelidir. Tüm insanlığa açık alanlarda mahremiyetimizi korumak için aklımıza gelen her şeyi paylaşmamalı, dilimize dökülen her şeyi tuşlara aktarmamalıyız. Mahremiyet bilincimizi diri tutmak için, hangi alanda etkinlik kurarsak kuralım, hayâ ahlakına göre hareket etmeliyiz.

Hayâ ahlakının inşası ailede başlar. Ergenlik dönemine giren çocuklar artık anne-babayla belli vakitlerde görüşmek için izin barajına tâbi tutulmalıdır.20 Çünkü mahrem alanların, bedenin mahrem yerlerinin teşhiri normalleşmemelidir. Bu manada ergenlik mahremiyet bilincinin inşa edilmesi gereken önemli bir eşiktir. Günümüzde teşhircilikten kendimizi ve neslimizi korumak için dijital ortamlarda da geçerli olacak “izin barajı” fıkhını inşa etmek öncülerimizin, âlimlerimizin üzerine düşen bir sorumluluktur.

Nûr, 27. ayet başkasının gizli alanına girmek için izin talep etmeyi şart koşmaktadır. Nasıl başkasının evine izin almadan, selam vermeden giremiyorsak izinsiz birinin fotoğrafını çekmek, mahrem görüntüleri paylaşmak, izinsiz tıklamak da izin almadan başkasının evlerine girmeyi yasaklayan ayetlerin kapsama alanına girmektedir.

Herkesin her duyduğu haberi hikmet süzgecinden geçirmeden bir görüntüyü paylaşması, Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyan, hayâ ahlakına sahip müminlere yakışmaz. Çünkü günahın işlenmesi de teşvik edecek şekilde dijital ortamlarda paylaşılması da günahtır. “Herkes paylaşıyor” diyerek fahşânın yayılmasına hizmet etmek Hesap Günü bir mazeret olarak ileri sürülemez.

8) Teârüfe Hayâ Barajı ve İzinsiz Dokunma Yasağı

“Zinaya yaklaşmayın; çünkü o bir fâhişedir ve çok kötü bir yoldur.” (İsrâ, 17/32)

Hudûdullah eğitimi teşhirciliğe karşı alabileceğimiz tedbirlerin başında gelir. Aslında ilk sınavında da Yüce Allah bu gerçeğe dikkati çekmek için, “Sakın yaklaşmayın.” demiştir. Ayet-i kerime “bedene hayâ barajı” olarak yorumlayabileceğimiz beyanlar içermektedir. “Fuhuşa yaklaşma, yanarsın!” mesajı, nefsimizi ve neslimizi terbiye ederken, bize değerlerimizi koruyabileceğimiz sınırları hatırlatmaktadır. Ayete göre, bir fuhuş çeşidi olan zina kötü bir yol -süreklilik ve alışkanlık kazanan bir çizgi- olarak tanımlanıyor. Sadece zina değil, zinaya yaklaştıran teşhirci fiiller de yasaktır. Ayet, önleyici ahlâkî sınır (seddü’z-zerâi‘) inşa eder. Fâhişe, gizli günah değil, insan fıtratındaki hayâ perdesini yırtan kötü bir yoldur.

Gıybet, tecessüs ve zan da Hudûdullah eğitiminde dikkate alınması gereken hikmetli sınırlardır. Aşağıdaki ayette yakın ilişkili olan üç kötü huy etkili bir üslûpla yasaklanmıştır: Gerçek bilgi ve kanıta değil, tahmine dayalı hüküm (zan), insanların gizliliklerini araştırmak (tecessüs) ve insanları arkalarından çekiştirmek (gıybet).

“Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; çünkü bazı zanlar günahtır. Gizlilikleri araştırmayın, birbirinizin gıybetini yapmayın; herhangi biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Tabiî ki bundan tiksindiniz! Allah’a itaatsizlikten de sakının. Allah tövbeleri çokça kabul etmektedir, rahmeti sonsuzdur.” (Hucurât, 49/12)

Bu üç kötü alışkanlık teşhirciliği besleyen bir muhtevaya sahiptir. Ayet hayâ ahlakını koruma altına alan bir tedbir olarak görülebilir. Başkasının evine izin almadan girmek21 bir tecessüs eylemi olabilir. Başkalarının gizli tuttuğu bir dolabı izinsiz açmak, tecessüs yapmak bir tür teşhirciliğin önünü açan, hayâ duygusunu zedeleyen kötü davranışlardır. Başkasının bedenine, mahremine gizlice bakmak, dikizlemek bir tecessüs eylemi olarak değerlendirilebilir. Bakışın denetlenmemesi, teşhirciliğin yaygınlaşmasına, hanif fıtratı koruyan hayâ duygusunun zarar görmesine yol açabilecektir.

Sözün Özü: Hayâ Diriltir, Teşhir Öldürür

Yüce Allah Kur’an’la bizi hayata davet etmektedir. Şeytani güçler ise ölüme davet ederler. Şeytanın davetine koşan insanlar fıtrî değerlerinden mahrum kalır, sonunda kendilerini bile unuturlar. Hayâ duygusunu yok sayan, tahrif eden insanın manevi ihtiyaçlarını inkâr eden şirk kültürleri, soyunma ile estetik arasında doğru bir ilişki olduğu varsayımıyla tasavvurları zehirlerler.

Şeytanın algı operasyonlarına karşı, bize hayat veren değerlerimizi korumalıyız. Bunun için, nefsimizde ve neslimizde hayâ duygusunu diri tutmalıyız. Sınırlarımız olduğu gerçeğini unutmamalıyız. Sınır tanımaksızın, hayâsızca soyunmayı teşvik eden kültürler, insanı sömürmek, metaya dönüştürmek, ruhsuz bırakmak ve sonunda çöpe atmak için tuzak kurarlar. Bu, şeytani bir algı operasyonudur.


Dipnotlar:

1- “İman, yetmiş küsur parçadır. Hayâ da imandan bir parçadır.” Sahih-i Müslim, ‘Îmân’, 57. Hadislerle İslâm, Diyanet Yayınları, Cilt 3, s. 217.

2- İlahi vahiyle teşekkül eden İslam’ın hayat telakkisine göre Allah yolunda öldürülenlere ölü demek yasaktır. Bkz. Âl-i İmran, 3/169; Yasin, 36/26 vd.

3- Sünen-i İbn Mâce, ‘Zühd’, 17. Hadislerle İslâm, a.g.e., s. 217.

4- “Benim sizin üzerinizde bir zorlayıcı gücüm yoktu. Sadece sizi çağırdım, siz de bana uydunuz.” (İbrahim, 14/22)

5- “Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve ona insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimse…” (En’am, 6/122)

6- “Şeytan, insanı yalnız ve yüzüstü bırakandır.” (Furkân, 25/29)

7- “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir.” (Bakara, 2/7)

8- “İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su / Bir hayata çattık ki hayata kurmuş pusu / Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek / Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?” (Necip Fazıl Kısakürek, Sakarya Türküsü)

9- A’raf, 7/172.

10- Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, l-b-s maddesi.

11- Samimiyet anlamına gelen nasuh ile aynı kökten gelen “minsah” Arapçada “dikiş iğnesi” demektir. Bkz. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, n-s-h maddesi.

12- Hadid, 57/25.

13- Yağmurun indirildiğini vurgulayan ayetler için bkz. Bakara, 2/22; Şuara, 26/173; Lokman, 31/34; Şura, 42/28.

14- Bkz. Bakara, 2/42, 187; Âl-i İmran, 3/71; En’am, 6/9 (iki defa), 65, 82, 137; A’raf, 7/26 (iki defa, hakiki ve mecazi anlamda), 27; Nahl, 16/14, 112; Kehf, 18/31; Enbiya, 21/80; Hacc, 22/23; Furkân, 25/47; Fâtır, 35/12, 33; Duhân, 44/53; Kâf, 50/15; Nebe, 78/10.

15- Bedeni süsleyen anlamındaki rîş; kuşların teleklerine ve tüylerine verilen isimdir. Ayette geçen libasın iki sıfatından biri olan rîş, giyinmekle insanî zarafet arasında doğru orantı olduğunu göstermektedir.

16- Bir hadiste Resulullah (s), Yüce Allah’ın “setîr” olduğunu, yani iffeti, örtünüp korunmayı sevdiğini ifade etmiştir. Sünen-i Ebû Dâvûd, ‘Ḥammâm’, 1; Sünen-i Nesâî, ‘Ğusl’, 7.

17- Nur, 24/30.

18- Kumar olarak çevirdiğimiz meysir lafzı, “kolay elde edilen kazanç” demektir. Kur’an’ın 44 yerinde meysirle aynı kökten türeyen ve kolaylık manasına gelen kelimeler kullanılmıştır. Bunlardan üçünde kumar, yani kolay kazanç manasında kullanılmıştır. Bkz. Bakara, 2/219; Maide, 5/90-91.

19- Edalı, cilveli sözün alternatifi, “kavlü sedîd”, yani sınırları hesaplanmış, hikmetli sözdür. Bkz. Ahzab, 33/70.

20- “Çocuklarınız ergenliğe ulaştıklarında, kendilerinden öncekiler gibi izin istesinler…” (Nûr, 24/59)

21- Nur, 24/27.

Fevzi Zülaloğlu Arşivi