Topun Gölgesinde Büyüyen Putlar
HAKSÖZ Sayı: 424 - Temmuz 2026

Dünya Kupası, Sermaye, Milliyetçilik ve Dinî Araçsallaştırma Üzerine

Futbol, özünde son derece sade bir şeydir: yuvarlak bir top, iki kale, doksan dakika ve insan bedeninin becerisi. Gücünü de tam buradan; kendi başına bir oyun olarak var olabilmesinden alır. Ne var ki modern dünyada futbol neredeyse hiçbir zaman kendi sadeliği içinde bırakılmaz. Onu ele geçirmek isteyen iki büyük güç odağı sürekli devrededir: sermaye ve kimlik siyaseti. Biri futbolu dev bir pazara dönüştürür; diğeri ise onu aidiyet, seferberlik ve duygusal mobilizasyon aracına çevirir. İkisi de aynı şeyi yapar: oyunu kendi bağlamından koparıp başka hesapların hizmetine sokar.

2026 Dünya Kupası bu kuşatmanın küresel ölçekteki en görünür sahnelerinden biridir. Sınırlar, vizeler, güvenlik aygıtları, sponsorlar, astronomik bilet fiyatları ve siyasi ittifaklar, futbolu yalnızca sahada oynanan bir oyun olmaktan çıkarıp çok karmaşık yapılı bir güç alanına dönüştürüyor. Aynı anda daha yerel bir hatta, Türkiye’de ve Avrupa’daki gurbetçi çevrelerde futbol; millî gururun, kimlik siyasetinin ve zaman zaman dinî mobilizasyonun taşıyıcısı hâline geliyor. Böylece karşımıza tek bir tablo çıkıyor: bir yanda küresel sermaye tarafından kuşatılmış futbol, öte yanda milliyetçilik ve dinî söylemlerle ideolojik bir taşıyıcıya dönüştürülen futbol.

Burada söz konusu olan şey yalnızca bir spor organizasyonunun yozlaşması değildir. Mesele, insanın neyi merkeze aldığı, neye hayranlık duyduğu, neyi kutsadığı ve ne uğruna sustuğu meselesidir. Futbolun etrafında kurulan dev düzen, yalnızca ekonomi-politik bir sorun değil; aynı zamanda ahlaki ve itikadi bir sorundur. Çünkü bazen bir oyunun başına gelenler, bir çağın ruhunu ele verir.

Bir Kupa, Bir Duvar, Bir Pazar

Hepimizin malumu; futbol uzun süre “halkın oyunu” diye anıldı. Bu tanımın içinde yalnızca romantik bir nostalji yoktu; sınıfsal bir gerçeklik de vardı. Futbol, yoksul mahallelerin, işçi semtlerinin, göçmen çocukların, sokak aralarının ve mütevazı tribünlerin oyunuydu. Dünya kupası ise bu oyunun en büyük buluşması olarak, dünyanın dört bir yanından insanları aynı heyecanda bir araya getiren küresel bir şölen gibi sunuluyordu. Ne var ki 2026 Dünya Kupası, bu anlatının ne kadar aşındığını, hatta büyük ölçüde tersine döndüğünü gösteren bir eşik anı hâline geldi. Çünkü bugün karşımızda duran şey yalnızca dev bir spor organizasyonu değil; sınırların, sermayenin, güvenlik aygıtlarının ve seçici ahlâkın iç içe geçtiği küresel bir pazar düzenidir.

2026 turnuvası, 48 takımlı yeni formatıyla tarihin en büyük ve en kazançlı dünya kupası olarak sunuldu. Üç ev sahibi ülke (ABD, Kanada ve Meksika), 16 şehir, 104 maç, milyonlarca taraftar ve ekran başında milyarlarca izleyici… Amnesty International’ın Mart 2026’da yayımladığı raporuna göre FIFA bu turnuvadan yaklaşık 11 milyar dolar gelir elde etmeyi planlıyor. Fakat bu büyüklük, yalnızca turnuvanın sportif olarak genişlediğini göstermiyor. Aynı zamanda futbolun etrafında kurulan ekonomik ve siyasi tahakkümün de büyüdüğünü gösteriyor. Çünkü burada asıl mesele, yalnızca sahada kimin oynadığı değil; sahaya kimin ulaşabildiği, ulaştığında ne kadar sömürüldüğü ve bütün bu düzenin hangi ahlaki ikiyüzlülükle meşrulaştırıldığıdır.

Futbolun Evrenselliği Sınır Kapısında Bitiyor

Dünya kupası organizasyonunun en güçlü vaadi, futbolun sınırları aşan ortak bir dil oluşudur. Fakat 2026 turnuvası, bu vaadin daha başlamadan sınır kapılarında kırıldığını gösterdi. Somalili hakem Omar Abdulkadir Artan, FIFA’nın seçtiği 52 hakemden biriydi ve ülkesinin ilk dünya kupası hakemi olma onurunu taşıyordu. Buna rağmen Miami’ye girişinde “güvenlik taraması endişeleri” gerekçesiyle ülkeye alınmadı ve geri gönderildi. FIFA da Artan’ın artık turnuvada görev alamayacağını duyurdu, oysaki bir hafta önce vize sorununun çözüldüğü duyurulmuştu.

Bu olay tek başına bile yeterince öğreticiydi: Dünyanın en büyük spor organizasyonu, kendi seçtiği hakemi bile sınır kapısında koruyamıyor; son sözün devlette olduğunu kabul ediyordu. FIFA, ev sahibi ülkenin göç ve kabul süreçlerine karışmadığını, kimin ülkeye alınacağına nihai olarak ev sahibi hükümetin karar verdiğini söyledi.

Burada insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Ev sahibi ülke ABD değil de küresel hiyerarşide daha aşağıda görülen bir ülke olsaydı FIFA aynı edilgen tavrı mı takınırdı? Kendi seçtiği hakemin sınırdan çevrilmesini, taraftarların ve gazetecilerin keyfî vize uygulamalarıyla karşılaşmasını aynı sakinlikle “ev sahibi ülkenin kararı” diye geçiştirir miydi? Bunun kesin cevabını vermek kolay değil. Fakat FIFA’nın güçlü devletlerle kurduğu pragmatik ilişki düşünüldüğünde, kurumun ilkelere değil güç dengelerine göre konuştuğu kuşkusu hiç de yersiz görünmüyor.

Amnesty’nin raporuna göre, Trump yönetiminin seyahat yasakları nedeniyle bazı ülke taraftarları -1 Ocak 2026’dan önce geçerli vizesi olmayanlar- ülkeye girip kendi takımlarını destekleyemeyecek. Gazeteciler de bu tablonun dışında değil. Basın mensuplarının geniş çaplı retler veya tek girişlik vize sınırlamalarıyla karşı karşıya kaldığını hepimiz gördük.

Burada ortaya çıkan manzara nettir: FIFA turnuvayı “dünyanın oyunu” diye satar; ama o dünyaya kimin gireceğine devletler karar verir. Futbolun evrenselliği, pasaport kontrolünde sona erer.

Su Molaları, Su Şişeleri ve Susuzluğun Ticarileştirilmesi

2026 Dünya Kupası etrafındaki tartışmaların en sembolik başlıklarından biri su meselesi oldu. Sıcak hava koşulları gerekçesiyle maçlara zorunlu serinleme molaları yerleştirildiğini gördük. İlk bakışta bu, oyuncu sağlığını önceleyen makul bir tedbir gibi görünebilir. Fakat aynı turnuvada taraftar tarafına bakıldığında tablo tersine dönüyor: Stadyumlarda suya erişim, güvenlik, sponsorluk ve tüketim mantığıyla birlikte düzenleniyor. Gerekçe “güvenlik” olarak sunuldu; ancak stadyumlardaki içecek satışının uzun süredir sponsor şirket (Coca Cola) tekelleriyle örüldüğü hatırlandığında, bu güvenlik gerekçesinin ticari boyuttan bağımsız okunması güçleşiyor.

Oyuncu için sağlık protokolü işletilirken, taraftar için kontrol edilebilir ve gerektiğinde satışa bağlanabilir bir tüketim protokolü kuruluyor. En temel ihtiyaçlardan biri bile serbestçe karşılanacak bir hak değil, organizatörün belirlediği sınırlar içinde yönetilen bir kaleme dönüşüyor.

Buradaki mesele tek başına su molası değildir. Asıl mesele, modern turnuva rejiminin oyuncu sağlığı, yayın akışı, sponsor görünürlüğü ve seyir ekonomisini aynı anda yöneten bir gösteri makinesine dönüşmesidir. Oyunun ritmi bile artık yalnızca saha içi mantıkla değil, turnuvanın daha geniş organizasyonel ve ticari mimarisiyle birlikte düşünülmektedir. Unutmayalım; sadece su molalarının reklam getirisi 600 milyon dolar.

Taraftarın Cebine Uzanan Turnuva

2026 Dünya Kupası’nda bilet fiyatları, yıllar önce çizilen “halkın turnuvası” imajını fiilen imkânsız hâle getirdi. Dinamik fiyatlandırma sistemiyle bazı maçların biletleri binlerce dolara çıktı; ikincil piyasada rakamlar daha da yükseldi. Örneğin bazı maçlarda son dakika biletlerinin dört haneli dolar seviyelerinden başladığı görüldü. Adaylık dosyasında öngörülen rakamlar unutulup gitti.

Sömürü sadece biletle de sınırlı değil. Örnek olarak New Jersey’de stadyuma giden tren ücretlerinin olağan tarifelerin kat kat üstüne (12 dolardan 98 dolara) çıkarılması, turnuvanın yalnızca koltuğu değil, koltuğa giden yolu da fiyatlandırdığını gösterdi. Otel fiyatlarındaki artış, sponsor odaklı tüketim düzeni, stadyum içindeki ürün tekelleri ve taraftarın her hareketini bir harcama fırsatına dönüştüren organizasyon mantığı, dünya kupasını bir spor şöleninden ziyade çok katmanlı bir para çekme mekanizmasına dönüştürüyor. Bir zamanlar “halkın oyunu” diye anılan futbol, artık giderek daha fazla ödeyebilenlerin turnuvası hâline geliyor.

Türkiye-ABD maçında Ali Koç’un tuttuğu locanın 179.000 dolar olduğunu okuyunca insanın nutku tutuluyor.

Güvenlik Adı Altında Denetim

Organizasyonun bugünkü yapısı yalnızca sponsorluklar ve bilet ekonomisiyle değil, aynı zamanda güvenlik rejimleriyle de okunmalıdır. Vize süreçleri, havaalanı sorguları, taraftar hareketliliğinin sıkı denetimi, turnuva çevresinde olağanüstü güvenlik dilinin kurulması ve göç/denetim aygıtlarının turnuva yönetiminin doğal parçası hâline gelmesi, modern mega-etkinliklerin artık yalnızca spor organizasyonu değil, aynı zamanda bir yönetim ve kontrol rejimi olduğunu gösteriyor.

Buradaki temel çelişki açıktır: Futbol, “insanları birleştiren evrensel dil” olarak sunulurken; turnuvanın fiilî örgütlenmesi ayrıştırıcı, dışlayıcı ve denetleyici bir mantıkla işliyor. Futbolun birleştirici söylemi ile turnuvanın pratikte ürettiği siyasi gerçeklik arasındaki uçurum giderek büyüyor.

Infantino, Güç ve Kurumsal Omurgasızlık

FIFA Başkanı Gianni Infantino ile Donald Trump arasındaki yakın ilişki, FIFA’nın yıllardır tekrarladığı “siyasetten bağımsızlık” söylemini fiilen boşa düşürüyor. Trump Tower’da kiralanan ofisler, sık görüşmeler, sembolik ödül törenleri ve turnuva etrafında geliştirilen özel siyasi temaslar, kurumun siyasetin üstünde değil, tam tersine güçle uyum içinde çalışan bir yapı olduğunu gösteriyor.

Bu durum yeni değil. Katar’da da Rusya’da da bugün ABD’de de değişmeyen şey, FIFA’nın güçlü devletlerle ve güçlü liderlerle kurduğu pragmatik ilişkidir. İlke, adalet ya da tutarlılık değil; turnuvanın sorunsuz akması, gelirlerin korunması ve organizasyonun ticari değerinin zedelenmemesi önceliklidir. FIFA’nın temel sorunu yalnızca geçmiş yolsuzluk skandalları değil; güç karşısında eğilip bükülen kurumsal omurgasızlığıdır.

FIFA “Football Unites the World” diyebilir. Fakat 2026 Dünya Kupası’nın ortaya koyduğu gerçeklik başka bir şey söylüyor: Bu turnuva dünyayı eşit biçimde birleştirmiyor; dünyayı pasaportuna, cebine ve siyasi kullanışlılığına göre ayırıyor. Kimini sınırda bekletiyor, kimini stadyuma kadar getirip sömürüyor, kimi için insan hakları dili kuruyor, kimi için susuyor. Futbolun evrensel dili, sermayenin ve devletlerin çıkarları karşısında giderek daha fazla parçalanıyor.

Futbolun Millî-Dinî Seferberliğe Dönüştürülmesi

Futbolun küresel ölçekte sermaye tarafından kuşatılması, meselenin yalnızca bir yüzü. Aynı oyunun daha yerel bir hatta, millî kimlik ve dinî mobilizasyon üzerinden de araçsallaştırıldığı görülüyor. Burada coğrafya değişiyor, aktörler değişiyor; fakat mantık aynı kalıyor: doksan dakikalık bir oyuna, taşıyamayacağı kadar büyük bir anlam yükü bindirmek.

Bir millî takım maçı doğası gereği duygusal bir andır. İnsanlar bayrak sallar, marş söyler, aynı renge bürünür. Bunun kendisi başlı başına sorunlu değildir. Sorun, bu doğal aidiyet duygusunun sistematik biçimde büyütülerek bir kimlik inşası projesine dönüştürülmesidir. “Şahlanıyoruz”, “kırmızı çizgi”, “fetih” gibi bir dilin maç gecelerinde devreye girmesi tesadüf değildir; bu dil, odağı toplumun gerçek sorunlarından alıp doksan dakikalık bir rekabeti varoluşsal bir “biz” davasına çevirir.

Bu sahiplenmenin ne kadar ilkesiz ve performansa bağlı olduğu kullanılan dilde de görülür. “Bizim çocuklar” söylemi çoğu zaman yalnızca başarı anlarında devreye girer; takım kazandığında oyuncular bir anda milletin evladı ilan edilir, kaybettiğinde ise aynı isimler kolayca “ruhsuz”, “yetersiz”, “bizden değil” ya da dolaylı biçimde “onun bunun çocuğu” muamelesi görür. Aidiyet bile skora endekslenmiştir. Başarı varsa sahiplenme vardır; başarısızlık varsa öfke, dışlama ve mesafe devreye girer. Böylece millî takım etrafında kurulan “biz” dili, sahici bir bağlılıktan çok, skora bağlı bir duygusal mülkiyet biçimine dönüşür.

Burada mesele yalnızca aşırı duygusallık değildir; aynı zamanda modern bir asabiyet biçimidir. Futbol milliyetçiliği, özellikle millî takım söz konusu olduğunda, kör grupçuluğun ve dışlayıcı aidiyetin yeni bir versiyonuna dönüşebiliyor: “biz”i kutsayan, “öteki”ni küçümseyen, skoru ahlakın önüne geçiren bir aidiyet rejimi.

Bu ilkesiz sahiplenmenin örnekleri yalnızca futbolda değil, başka branşlarda da görüldü. Başarı geldiğinde sporcu bir anda “bizden” sayılıyor; fakat sporcu kendi kimliğini, dünya görüşünü ya da siyasi aidiyetini açık biçimde ortaya koyduğunda aynı çevrelerde ciddi bir bocalama yaşanabiliyor. Demek ki mesele yalnızca başarıyı sevmek değil; başarı üzerinden, sporcunun kimliğini de kendi arzusuna göre yeniden yazmak istemek.

Futbol Sahada, Cami Yerinde Kalmalı

Bu noktada mesele dinî bir boyut kazanmaya başlıyor ve burası belki de en hassas kısım. Çünkü futbolun millî heyecanı yalnızca tribünde, meydanda ya da ekranda üretilmiyor; zaman zaman dinî mekânların ve dinî dilin içine de taşınıyor. Bu durum sadece Almanya gibi yoğun Türk göçmen nüfusuna sahip ülkelerle sınırlı değil; Türkiye’de de millî maç atmosferi etrafında benzer bir dinî-millî seferberlik dili kurulabiliyor. Sabah namazına özel çağrılar, millî takım için toplu dualar, namaz sonrası kahvaltı ve ardından birlikte maç izleme programları, görünüşte sıcak ve birleştirici bir cemaat pratiği gibi sunulsa da daha yakından bakıldığında ibadet ile millî coşkunun birbirine eklemlendiği problemli bir zemine işaret ediyor.

Elbette camilerin sabah namazı, kahvaltı, sohbet ya da cemaat buluşmaları düzenlemesi başlı başına kıymetli olabilir. Sorun caminin insan toplaması değildir. Sorun, bu birlikteliğin özellikle millî maç gününe bağlanması ve ibadetin, farkında olarak ya da olmayarak futbol etrafında örülen bir duygu rejiminin parçası hâline gelmesidir. Eğer aynı gayret maçtan bağımsız biçimde, düzenli ve sahici bir cemaat pratiği olarak kurulsa ortadaki tablo bambaşka görünürdü.

Ama mevcut hâliyle ciddi bir soru ortaya çıkıyor: İbadet burada kendi başına bir amaç mı yoksa bir nevi millî coşkuya hazırlık ritüeli mi? Bu soruyu daha da keskinleştiren şey, zaman zaman açıkça kurulan dildir: “Sabah namazında dua edelim, maçı alalım!”, “Millî takım için sabah namazında buluşuyoruz!” vb. çağrılar, ibadeti Allah’a yöneliş olmaktan çıkarıp millî maç sonucuna bağlanan bir manevi moral desteğine dönüştürme riski taşır.

Bunun birkaç sorunu var. İlki ihlâs meselesidir. İbadetin değeri, Allah rızası dışında hiçbir saike bağlanmamasındadır. İkincisi kimlik karışıklığıdır. Cami, teorik olarak milliyet, ırk ve sınıf ayrımı gözetmeksizin herkesi aynı safta eşitleyen bir mekândır; fakat millî maç gecesi özel olarak millî bir kimlik kutlamasının zeminine dönüştüğünde, ibadethane fiilen bir milliyetçilik istasyonuna indirgenir. Üçüncüsü ise manipülasyon riskidir. Gerek Türkiye’deki muhafazakâr kitlelerin duygusal seferberlik eğilimi gerekse gurbetçi cemaatlerin aidiyet ihtiyacı ve kimlik kırılganlığı, dinî ritüellerle harmanlanmış millî coşku üzerinden yumuşak bir mobilizasyon aracına dönüştürülebilir.

Burada futbolun hani meşhur ifadeyle afyon işlevi görünür hâle gelir. Çünkü mesele sadece eğlenmek değildir; bir oyunun, toplumsal sıkışmışlığı, hasreti, öfkeyi, dışlanmışlığı ve kimlik açlığını emerek geçici bir kolektif teselli sunmasıdır. Futbol, gerçek yaraların yerine ikame edilen duygusal bir uyuşturucuya dönüştüğünde, artık sadece bir oyun olmaktan çıkar.

Mesele futbolu ya da camiyi hedef almak değildir; ikisinin de kendi doğal alanında kalmasını savunmaktır. Futbol sahada kalsın; bir beceri ve eğlence alanı olarak. Cami ibadet mekânı kalsın; millî gurur, siyasi mobilizasyon vb. hiçbir dünyevî gündemin hizmetine koşulmadan. Bu ikisi birbirine eklemlendiğinde ortaya çıkan şey ne sağlıklı bir spor kültürü ne de sahici bir dindarlıktır; ikisinin de özünü boşaltan, duygusal açıdan etkili ama içerik bakımından zayıf bir kolektif afyondur.

Modern Putlar Artık Taştan Değil, Ekrandan Yapılıyor

Futbolun sermaye ve devlet tarafından kuşatılması ile kimlik ve dinî-millî mobilizasyon tarafından araçsallaştırılması, aynı tablonun iki yüzüdür. Fakat bütün bu tabloyu yalnızca siyaset, ekonomi ya da sosyoloji diliyle okumak yetmez. Çünkü burada olup biten şey, aynı zamanda insanın neyi merkeze aldığına, neyi kutsadığına, ne uğruna sustuğuna ve neyin peşinden sürüklendiğine dair daha derin bir soruyu gündeme getiriyor. Başka bir ifadeyle, futbolun ele geçirilmesi meselesi, en nihayetinde bir itikat ve ahlak meselesine dönüşüyor.

Bütün bu tablo, dünya kupası organizasyonunun yalnızca ekonomik ve siyasal değil, aynı zamanda teolojik ve ahlaki bir eleştiriyi de hak ettiğini gösteriyor. Çünkü modern çağın putları artık taştan ve ağaçtan yapılmıyor. Put, sadece önünde secde edilen heykel değildir. Put; insanın kalbini işgal eden, ölçüyü bozan, hakikatin yerine geçen, insanı Allah’tan, adaletten ve sahih olandan uzaklaştıran her şeydir. Bu anlamda modern dünyanın putları çok daha sofistike ve çok daha görünmezdir: para, şöhret, güç, ekran, görünürlük, eğlence, tüketim, performans ve başarı kültü.

Dünya kupası bu modern putların parlatıldığı küresel bir sahne hâline gelmiştir. Para burada sadece dolaşan bir araç değildir; organizasyonun temel mantığına dönüşmüştür. Şöhret, futbolcunun sportif niteliğini aşarak bir kült nesnesine dönüşür. Güç, devletlerin ve kurumların kendilerini parlatma alanı hâline gelir. Ekran, gerçekliğin önüne geçen yeni bir merkez olur. Eğlence ise çoğu zaman hakikatin üstünü örten bir uyuşturucu işlevi görür. Dünya kupası bu nedenle yalnızca bir turnuva değil; modern insanın neyi merkeze koyduğunu, neyi kutsadığını ve ne uğruna sustuğunu gösteren dev bir aynadır.

Put artık taştan yapılmıyor; ekrandan yapılıyor. Tapınak artık çöldeki bir mabet değil; stadyum, yayın platformu, reklam kuşağı ve sosyal medya akışı oluyor. Secde artık klasik anlamıyla görünmüyor; ama hayranlık, teslimiyet, taklit, özdeşleşme ve merkezileştirme biçim değiştirerek sürüyor. Modern insan putları devirmedi; yalnızca onları daha estetik, daha teknolojik ve daha küresel hâle getirdi. FIFA’nın ürettiği dev gösteri de bu yeni putperestliğin en görünür sahnelerinden biri hâline geldi.

Gazze Yanarken, Stadyum Işıkları Daha Parlak Yanıyor

Müslüman bir vicdan açısından mesele burada daha da derinleşir. Çünkü dünya kupası gibi küresel gösteriler, sadece ekonomik ve siyasi güç ilişkilerini değil, çağın ahlaki önceliklerini de açığa çıkarır. Bir yanda işgal, savaş, sürgün, açlık ve toplu kıyımlar sürerken; diğer yanda milyarlarca dolarlık turnuva ekonomisinin ürettiği karnaval atmosferi büyümektedir. Bu karşıtlık, “Dünyada hem acı hem eğlence var!” gibi yüzeysel bir cümleyle geçiştirilemez. Asıl soruyu sormalıyız: Gösteri, acıyı nasıl görünmez kılıyor? Eğlence, vicdanı nasıl uyuşturuyor?

Elbette insanın oyuna, dinlenmeye ve sevince ihtiyacı vardır. İslam, hayatı kasvet üzerine kurmaz. Fakat burada mesele oyunun meşruiyeti değil; oyunun ölçüsüz biçimde merkezileştirilmesidir. Eğer bir turnuva, insanı ümmetin acılarından, mazlumun feryadından, adalet sorumluluğundan ve hakikat duygusundan uzaklaştıran bir gösteri rejimine dönüşüyorsa artık mesele yalnızca spor değildir. O noktada eğlence, meşru sınırlarını aşarak hakikati örten bir perdeye dönüşmeye başlar.

Bugün modern sistem, savaşları sona erdirmediği gibi, çoğu zaman onların ürettiği acıları daha büyük gösterilerle görünmez kılmayı da başarıyor. Bir yanda bombalanan şehirler, yerinden edilen halklar, aç bırakılan çocuklar; öte yanda sponsor kampanyaları, dev ekranlar, yıldız kültü ve “küresel birlik” sloganları… Bu manzara, çağımızın ahlaki yarılmasını bütün çıplaklığıyla gösteriyor. Dünya kupası tam da bu yarılmanın en görünür sahnelerinden biri hâline geliyor.

Futbola Değil, Putlaştırmaya İtiraz

Burada itiraz futbolun kendisine değildir. Müslümanca tavır burada ne kör bir romantizm ne de kaba bir yasakçılık olabilir. Asıl mesele, eşyayı yerli yerine koyabilmektir.

Futbol bir oyun olarak kalabildiği sürece sorun değildir. Sorun, futbolun insanın kalbinde ve toplumsal hayatta hak etmediği bir merkezî konuma yükseltilmesi, bir kutsallık kazanması ve küresel piyasa tarafından insanın duygularını sömürmek için kullanılmasıdır. Bir oyunun, insanı adaletten, merhametten, ümmetin derdinden, ahlaki sorumluluktan ve tevhid şuurundan uzaklaştıracak kadar büyütülmesi; modern putçuluğun tipik tezahürlerinden biridir. Bu yüzden itiraz futbola değil, futbol üzerinden kurulan sahte kutsallığa yönelmelidir.

Mesele “Futbol izlemek doğru mu yanlış mı?” sorusu da değildir. Asıl soru şudur: Futbol senin hayatında nerede duruyor? Seni dinlendiren bir ara mı yoksa hakikatten koparan bir merkez mi? Sana estetik haz veren bir oyun mu yoksa vicdanını uyuşturan bir meşgale mi? Eğer futbol, adaleti unutturuyor, hakikati bastırıyor, ibadeti araçsallaştırıyor, kimliği putlaştırıyor ve insanın kalbinde hak etmediği bir taht kuruyorsa orada artık yalnızca bir spor meselesiyle karşı karşıya değiliz demektir.

Karşımızdaki tablo açıktır: Futbol artık sadece sahada oynanan bir oyun değildir; etrafında devletlerin, şirketlerin, medya aygıtlarının, kimlik anlatılarının ve hatta dinî duyguların dolaştığı dev bir alana dönüşmüştür. Kimi zaman doların, kimi zaman bayrağın, kimi zaman da kutsal dilin hizmetine giren bu alan, insanı oyundan çok daha büyük bir şeye çağırır: hayranlığa, teslimiyete, özdeşleşmeye ve unutmaya.

Top yine top olarak kalsın. Ne devletin propaganda afişine dönüşsün ne piyasanın sınırsız iştahına ne de millî-dinî coşkunun taşıyıcısına. Çünkü bazen bir oyunu kurtarmanın yolu, ona yüklenen sahte kutsallıkları söküp atmaktan geçer. Tevhid de burada başlar: oyunu yerli yerine koymakta, kalbin merkezini korumakta ve topun gölgesinde büyüyen putları görebilmekte.

Murat Kurt Arşivi