Yirmi öyküden oluşan etkileyici bir eser: “Çantamdaki Ejderha”. Bu hikâyeler Günay Bulut’un kaleminin ürünü ve Temmuz Yayınları tarafından yayımlandı. Kitapta yer alan öyküler bireysel acılarla toplumsal kırılmaların, inanç merkezli direnişle içsel hesaplaşmaların iç içe geçtiği güçlü bir anlatı dünyası kuruyor.
28 Şubat sürecinin travmatik izlerinden Gazze’de yaşanan insanlık dramına, annelik ile kariyer arasında sıkışan modern kadının iç çatışmalarından kuşaklar arası yüzleşmelere uzanan bu hikâyeler, bir kadının çantasından dökülen hatıralar üzerinden yas, sabır, tevekkül ve iyileşmenin derinliklerine inen çarpıcı ve çok boyutlu bir yolculuk sunuyor.
Eseri tematik açıdan ele aldığımızda, öne çıkan başlıklar şu şekildedir:
1) Travmalar ve 28 Şubat Süreci
Çantamdaki Ejderha kitabında 28 Şubat süreci, sadece siyasi bir dönem değil, karakterlerin ruhunda ömür boyu taşıdıkları bir ‘görünmez mühür’ ve toplumsal bir dışlanmışlık hikâyesi olarak derinleşmektedir.
‘Anladım’ öyküsünde 28 Şubat süreci, sistematik bir dışlanma ve ikna odaları üzerinden somutlaşır; üniversite kapısındaki kayıt kuyruğundan ‘bir cımbızla seçilir gibi’ alınan genç kızlar bu odalara götürülür. Burada onlara, eğitim haklarını kazanabilmeleri için inançlarından ve ‘Orta Çağ referanslarından’ vazgeçmeleri, bu yönde belgeler imzalamaları dayatılır. Bu odalar, yalnızca fiziksel bir mekân değil, sistemin kimin ‘makbul’ olup kimin olmadığını belirlediği bir eşik hâline gelir. Karakter ise okuldan hastaneye, emniyetten orduya kadar tüm kamusal alanın kendisine kapatıldığını, ‘Bin yıl sürecek!’ denilen bir devrin içinde yapayalnız ve ‘yersiz yurtsuz’ bırakılacağını derinden hisseder.
Öykülerde dindar gençlerin ve kadınların maruz kaldığı dil, ağır ithamlar ve derin bir yabancılaştırma üzerinden şekillenir; ‘İran ajanı’, ‘irticacı’ ya da ‘şeriatçı’ gibi yaftalar bu baskının en görünür araçları hâline gelir. ‘Kod Adı CA’ öyküsünde, tıp fakültesine yetecek puanı olmasına rağmen ailesine yük olmamak için öğretmenliği seçen bir gencin, bizzat ailesi içindeki ‘çağdaş’ dayısı tarafından dahi ‘gerici’ olarak suçlanması, toplumsal baskının ne denli içselleştirildiğini gözler önüne serer. Medyadan yargıya kadar uzanan bu ‘başörtüsü avı’ ise inançlı kadınları, kendi vatanlarında ‘vahşi bir canavara yataklık yapıyormuş’ gibi hissettiren bir ruhsal kuşatmaya dönüşür.
Ayrıca kitapta yasaklar ile fiziksel hastalıklar arasında hüzünlü bir bağ kurulur. ‘Kod Adı CA’da karakter, vücudundaki kanser hücrelerinin yayılışını, 28 Şubat yasaklarının tüm yurda bir tümör gibi yayılışıyla özdeşleştirir. Benzer şekilde ‘Bölünmüşlüğümü Anlayamazsın Anne’ öyküsünde, bir kızın okul kapısında başörtüsünü çıkarmak zorunda kalması, onda fiziksel bir çöküşe ve ‘gece başka gündüz başka’ olma halinin yarattığı ruhsal bir bölünmüşlüğe yol açar. Karakterin yaşadığı titreme nöbetleri ve halsizlik, maruz kaldığı sistemin ruhunda açtığı yaranın bedensel yansımasıdır.
Öykülerde travmanın sürekliliği, ‘kaza bohçası’ metaforu üzerinden çarpıcı biçimde görünür kılınır; çünkü yaşananlar yalnızca geçmişte kalmaz, yıllar sonra bile en beklenmedik anlarda yeniden açığa çıkar. ‘Bazen Olur Böyle’ öyküsünde, bir akademisyenin Tanpınar’ı anlatırken ekrana düşen Filistinli bir çocuk görüntüsü ya da bir siren sesiyle 27 yıl öncesine, okul kapısındaki o dehşet anına savrulması, geçmişin aslında geçip gitmediğini, yalnızca bir köşede pusuya yattığını gösterir. ‘Tuhaf Kılıklı Adam’ öyküsünde ise haksız bir suçlamayla yıllarca hapis yatan bir memurun, suçsuzluğu kanıtlanıp görevine dönse bile yaşadığı korku nedeniyle kendini dış dünyadan izole etmesi anlatılır ve adaletin geç gelmesinin ruhlarda açtığı kalıcı yaraları onarmaya yetmediği gözler önüne serilir.
Tüm bu baskılar karşısında karakterler, annelerinden miras kalan ‘Zalimin önünde ağlanmaz!’ vasiyetine tutunarak vakur bir direniş sergiler. ‘Anladım’ öyküsünün sonunda, bütün kapılar yüzüne kapansa bile “Rabbin sana veda etmedi ve darılmadı.” ayetinin tesellisiyle, dünyanın geçici iktidarı karşısında ahiretin ebediyetine yönelen bir teslimiyet öne çıkar. Bu duruş, yalnızca bir protesto biçimi değil; aynı zamanda kelimelere ve duaya sığınarak ruhu koruma çabasının ifadesidir.
2) Annelik, Ev İçi Roller ve Kimlik Çatışması
Çantamdaki Ejderha kitabında annelik, ev içi roller ve kimlik çatışması, kadınların yalnızca fiziksel bir yorgunluk değil, aynı zamanda derin bir ruhsal bölünme yaşadığı bir tema olarak ele alınır.
Profesyonel kimlik ile annelik arasına sıkışmış kadınlar, kariyerleri ile ‘iyi bir anne/eş’ olma beklentisi arasında sürekli bir denge kurmaya çalışırlar. Örneğin, ‘Çantamdaki Ejderha’ öyküsündeki kahraman, iş yerinde önemli grafikler ve toplantılarla meşgulken zihninde evdeki hasta çocuğunun ateşini ve sirkeli bezlerle yaptığı müdahaleyi taşır. Profesyonel hayatın mesafeli dünyasında, toplantıda yapacağı sunum için lazer kalemini ararken bir anda çantasından etrafa dökülen ilaçlar, anahtarlar, akbil ve bunların yanında çocuğunun “siyah ejderha” oyuncağı; kadının iş dünyasına sığdırmaya çalıştığı annelik kimliğinin ve sırtında taşıdığı görünmez yüklerin çarpıcı bir simgesidir.
Öykülerde toplumsal idealleri ya da kariyer hesapları, kadınların, çocuklarının bakımı ve aile huzuru uğruna çoğu zaman profesyonel hayallerinden vazgeçmek zorunda kalmasıyla ve toplumsal ideallerini sınırlandırması ile sönümlenir hâle gelir.
‘Bu Bayram Benim Hakkım’ öyküsündeki anne, çocuklarını daha iyi eğitebilmek adına en makbul meslek sayılan öğretmenliği bırakıp ‘evine ve eşine adanmışlığın sükûnetini’ seçmiştir.
Benzer şekilde, ‘Bölünmüşlüğümü Anlayamazsın Anne’ hikâyesinde kahraman, hukuk eğitimini yarım bırakmış ve zamanını tamamen çocuklarına adamıştır. Ancak bu vazgeçiş, beraberinde ‘bir baltaya sap olamamışlık’ suçlamalarına karşı çocuklarının başarısıyla savunma geliştirme gibi bir içsel çatışmayı da getirir.
Kitapta kadınların ev içindeki rolleri, sadece fiziksel işlerle sınırlı kalmayıp evin tüm düzenini ve çocukların eğitimini yöneten ağır bir ‘zihinsel yük’ olarak tasvir edilir.
‘Soğanlar Pembeleşene Kadar’ öyküsünde kadın, bir yandan Raskolnikov’un zihinsel marazlarını düşünürken diğer yandan yanan tencereyi kurtarmaya, çocukların ödevlerine yardım etmeye ve evin bitmek bilmeyen taleplerine yetişmeye çalışır. Bu yoğunluk içinde kadının kendine ait bir alan bulma çabası, mutfak tezgâhında soğanlar pembeleşene kadar geçen o daracık zamanda bir kitap okuma özlemine dönüşür.
Tüm bu rollerin sonucunda kadınlar kendilerini hiçbir yere tam olarak ait hissedemezler. Kitapta bu durum, “Bölünmüşlüğümü anlayamazsın anne!” feryadıyla somutlaşır; bir yandan toplumun ve sistemin dayattığı rolleri oynamak zorunda kalan, diğer yandan inançları ve hayalleri için direnen bir ruhun parçalanmışlığı vurgulanır. Bu bölünmüşlük, kadının “Ben nerede hata yapıyorum? Nereye aitim?” sorularıyla sürekli bir kimlik muhasebesi yapmasına neden olur. Hani ‘şahitlik’ görevini öğrenmiştik ve birbirinin velisi olan ‘mümin ve mümine’ insanlar olarak bu görevi yerine getirecektik ya; ama bu konunun fıkhıyla ilgili İslami bilinçlenme sürecimizde ne kadar nitelikli müzakereler yapılabilmişti?
3) Aile Bağları ve Kuşaklar Arası Miras
Öykülerdeki anne ve baba figürleri hem birer güvenli liman hem de karakterlerin içsel hesaplaşmalarının merkezi olarak tasvir edilmektedir. Özellikle ebeveynlerin kaybından sonra ortaya çıkan kişisel eşyalar ve anılar, geçmişle kurulan bağın en güçlü sembolleri olarak öne çıkar. Evlatların yaşadığı çatışmaların zamanla bir tür yüzleşme ve helalleşme sürecine evrildiği görülmektedir.
‘Kusursuz Zincir’ öyküsünde anne-kız arasındaki çatışma, annenin vefatından sonra bulunan bir bileklik ve defterler aracılığıyla bir ‘helalleşmeye’ dönüşür. Sürekliliği olan mahalli kültür örfünden kopup modernitenin hâkim olduğu şehirlere uzanan idraklerin travmaları hep ‘yeni nesil’ söylemleri içinde uygulamalı örneklerle tedavi olacak sosyal hastalıklarımızın önemli bir yanı.
‘Derin Sükût’ ve ‘Yetimliğin İlk Günü’ öykülerinde, çocukları için gurbette çalışan Nazif Efendi gibi fedakâr baba figürleri veya sert mizaçlı ama şefkati geç anlaşılan babalar dikkat çeker.
4) İmtihan, Tevekkül ve Manevi Direniş
Kitapta yer alan öykülerde imtihan, tevekkül ve manevi direniş, karakterlerin karşılaştıkları felaketler karşısında ayakta kalmalarını sağlayan temel yaşam felsefesidir.
Öykülerde kanser teşhisi ve ‘nasip’e rıza, hastalığın özellikle kanser üzerinden yalnızca fiziksel bir yıkım olarak değil, aynı zamanda manevi bir arınma ve geçicilik bilinciyle kurulan bir köprü olarak ele alınmasıyla belirginleşir.
‘İmtihan’ öyküsünde, dört yıl sonra nükseden hastalığını öğrenen kadın, raporların ağırlığını “Neyse ne. Ne varsa nasipte, yaşayacağız.” diyerek tevekkülle karşılar. Doktorun bu durumu ‘vurdumduymazlık’ mı yoksa ‘teslimiyet’ mi olduğunu sorguladığı noktada, karakter zamanın sahibinin kendisi olmadığını bilerek Allah’a tevekkül eder. ‘Kod Adı CA’ öyküsünde de kanser hastası karakter ömrünü öğrencilerine ve inancına adamış olmanın huzuruyla, hastalığı bir ‘aklanış’ süreci gibi kabul eder.
Sosyopolitik baskılar ve adaletsizlikler karşısında karakterlerin gösterdiği direniş ise doğrudan bir karşı koyuştan ziyade manevi bir dik duruş olarak aktarılır. ‘Anladım’ öyküsünde, üniversite kapısındaki ikna odalarında baskı gören genç kız, vefat eden annesinin “Zalimin önünde ağlanmaz! Allah var, gam yok!” vasiyetini bir zırh gibi kuşanır. Bu duruş, dünyevi tüm kapıların kapandığı anda ahirete talip olmanın getirdiği bir özgürleşme halidir. Benzer şekilde, ‘Bazen Olur Böyle’ öyküsünde yaşanan travmalar, “Rabbimizin sebatımızı yokladığı bir imtihandan başka bir şey değildi.” şeklinde nitelendirilir; bu da karakterin kimseye kırgınlık duymadan iyileşme yoluna girmesini sağlar.
Savaşın en acımasız yüzüyle karşılaşan Gazze öykülerinde de tevekkül, en yüksek seviyesine ulaşır. ‘Bir Küçük Çanta’ öyküsünde Zehra Hanım, Muhammed’in ve diğer yakınlarının şehadet haberini gurbette aldığında, nefesi kesilse de bir çocuk gibi ‘Elhamdülillah, Hasbunallah!’ diyerek Rabbine sığınır. ‘Filistin’de Bir Gün’ öyküsünde küçük Yasin, babasını kaybettiği o dehşetli saldırının ardından hastane odasında Şeyh Ahmed Yasin’den şifa ayetleri dinleyerek ve acılarını dindirecek olanın sadece Allah olduğu bilinciyle teselli bulur.
Öykülerde karakterler, en zor anlarında belirli Kur’an surelerine ve ayetlerine sığınarak içsel sükûnete ererler.
‘Kod Adı CA’ öyküsünde karakter, hastalığının en ağır evresinde Kehf suresinin okunmasını ister ve bu ayetlerin sükûnetiyle uykuya dalar. ‘Anladım’ öyküsünde kampüs kapısından dışarı atılan genç kız, “Rabbin sana veda etmedi ve darılmadı!” ayetinin tesellisiyle yeniden güç bulur. Karakterler, kalbin yükünü ‘ol deyip oldurana’ teslim ederek yolu Yaradan ile yürümeyi, kızgınlıkların yürüyüşlerini durdurmasına izin vermemeyi esas alırlar.
5) Filistin ve Küresel Adalet Arayışı
Öykülerde bireysel dertler ve kişisel kırılmalar, Gazze’de yaşanan insanlık dramı üzerinden evrensel bir boyuta taşınarak zulmün coğrafyadan bağımsız ortak bir acı dili olduğu vurgulanır.
‘Bir Küçük Çanta’, ‘Filistin’de Bir Gün’, ‘Gazze’de Zaman’ öykülerinde, Gazze’deki kuşatma ve 7 Ekim sonrası yaşanan kayıplar üzerinden direniş, şehadet ve vatan sevgisi temaları işlenir. Kendi ülkesinde yasaklarla karşılaşan kadın ile vatanında bombalar altında kalan Filistinli çocuk arasında kurulan duygusal bağ şirkin, azgınlığın ve zulmün her yerde aynı olduğu hissini pekiştirir.
Çantamdaki Ejderha; 28 Şubat’ın soğuk ikna odalarından Gazze’nin tozlu enkazlarına uzanan geniş bir coğrafyada, mutfak tezgâhındaki soğan kokularıyla ruhun derin sükûtunu harmanlayan; bazen çantadan çıkan bir siyah ejderhayla bazen de şehitten kalan bir küçük çantayla geçmişin ‘kaza bohçalarını’ aralayan; sırtındaki ağır küfeleri sarsılmaz bir tevekkülle taşıyıp her şeye rağmen “Rabbin sana veda etmedi.” tesellisiyle her sabah yeniden ayağa kalkanların hüzünlü, dirençli ve vakur zaferidir.
Kitapta hastalıklar, kayıplar ve haksızlıklar birer son değil; insanın kendi acizliğini, zayıflığını ve gücünün hudutlarını tanıdığı birer hakikat anlayışına dönüşmektedir.
Çantamdaki Ejderha, sıradan bir hayatın yüklerini taşıyan kadınların çantasından dökülen hatıraları simgelerken, bu hatıralar aracılığıyla insana direniş, inanç, yas ve iyileşme süreçlerinde eşlik etmektedir. Ayrıca maruf olan zeminde müşkülleri görüp teşhis etmenin, felaha ermenin ya da çözüm arayışlarının ilk hamleleri olduğunu hatırlatmaktadır.

