Geçen Nisan ayının ortalarında dünya gündemi İran ve Güneybatı Asya coğrafyasıyla kaplıyken, Türkiye’deki kamuoyu daha çok önce Siverek’te sonra Maraş’ta meydana gelen toplumsal olayları konuştu ve tartıştı. Aynı günlerde başka şehirlerde de benzer saldırı niyetindeyken yakalanan, ergenlik çağında ama fıtrata uygun eğitimden mahrum kalmış bunalımdaki bazı çocukların cürümleri ve bu cürümlerin nedenleri değerlendirildi.
ABD ve Avrupa’dakilere benzer biçimde Türkiye’deki okullarda da öğrencilere ve bazı öğretmenlere yönelik saldırılar, Gazze’deki on binlerce çocuğun katledilmesi, İran’da bir okulun kasten bombalanıp tam 168 masum kız çocuğunun öldürülmesi kadar gündem tuttu. Yaşananlar TV ekranlarında, sosyal medya mecralarında, haber sitelerinde ve köşe yazılarında farklı açılardan işlendi.
Bu tarz serkeşlikleri önlemek için çıkarılacak Meclis’teki yasa tasarısına daha etkili maddelerin konulması gerekliliği ele alındı. Ama sorun yasal sınırlandırmalardan çok; çocukların ve gençlerin kimliksel ve vicdani boşluklarının nasıl doldurulup eğitilecekleri ile ilgiliydi.
Maraş’taki okul saldırısında Sütçü İmam Üniversitesinde Elektronik ve Otomasyon Bölüm Başkanı olan kardeşimiz Celal Kurşun’un aynı okulda okuyan çocukları da vardı ve Rabbimiz o çocukların hayatlarını bağışladı. Celal kardeşimiz konuyla ilgili Haksöz-Haber sitesinde kaleme aldığı yazısında 14-17 yaş grubu çocukların sosyal medyayı kontrolsüz olarak kullanmalarıyla ve uygunsuz arkadaş ilişkileriyle yakalandıkları bu cinnet ve cinayet saplantısını ve kişilik bozukluklarını dünyevileşmeyi, bireyselleşmeyi, bilinemezciliği, ateizmi veya teizmi, hazcılığı hatta cinsel sapıklıkları üreten Batılı dünya görüşünün şeytani yaklaşımlarına bağlıyor.
Problem sadece Batılı kültür değerleriyle etkilenmeden ibaret değildir. En başta problem bizim gibi vesayet altındaki halkı Müslüman olan ülkelerde ilkokuldan askerlik eğitimine, medya çeşitlerine kadar çoluk-çocuğumuz dâhil hepimizin Batılı eğitim formlarına maruz kalmamızdadır.
Temel ibadetlerimiz olan “savm” ibadeti yani “oruç”, nasıl ki dış saptırıcılara ve ayartıcılara da nefsimizdeki fücura yani kötülüğe meyletme iğvalarına yani tuzaklarına karşı da fıtratımızı, irademizi ve şahsiyetimizi korumak için bir kalkan oluşturuyorsa beş vakit “namaz”ı eda etmemiz de bir yanıyla bizi fahşadan yani her türlü kötülükten uzak tutan bir denetleme ibadetini ifade ediyor. İnsan hayat imtihanını “fücur” ve “takva”1 eğilimleri arasında iradesini “vahyî” ölçülerden ve “fıtrat”tan yana kullanarak kazanabilir. Rabbimiz Rum suresinde bu konuyu aydınlatıyor:
“Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah'ın yarattığı fıtrata / varlıklarda geçerli olan kanununa çevir. Allah, insanları ona göre yaratmıştır. Allah'ın yarattığında değişme yoktur. Doğru din budur, ama insanların çoğu bunu bilmez.”2
Rum suresindeki bu ayet-i kerime, “yüzümüzü hanif olarak hak dine çevirmek” ile “fıtrata yani onun yaratılışına çevirmek” eylemini bütünleştirip bu keyfiyeti “hak / doğru dinin” yolu olarak göstermektedir.
Kur’an-ı Kerim’de 12 yerde kullanılan “hanif” kelimesi sapkınlık ve sapıklıktan hakka / doğruya yönelmeyi ifade eder. Hanifler fıtratlarını bozmadan yaşama azmi gösterenlerdir.
İlk yaratılış durumu veya ilk yaratılış formu “fıtrat”ı ifade eder. Fıtrat bir nevi bütün insanların kaderidir ve biz buna “Allah’ın boyası”3 da diyebiliriz. Resulullah’ın (s) insanın bu durumuyla ilgili beyanını en başta İmam Buhari bizlere aktarır:
“Her çocuk fıtrat üzere / Allah’ın kendisini yarattığı durum üzere doğar. Sonra anne-babası onu Yahudileştirir, Nasranileştirir veya Mecusileştirir.”4
Dikkat edilirse “Müslümanlaştırır” demiyor; çünkü “fıtrat” ile “Müslümanlık” eşdeğer olarak aynı anlamda kullanılıyor.
Doğduğunda çocuğun en doğal ortamı ailesidir. Onu kollayıp büyütecek, fıtratındaki potansiyele göre onu Kur’an ahlakı ile eğitecek olan en başta dede, anneanne veya babaannelerle oluşan büyük ailesi veya sadece çekirdek ailesidir.
Çocuk gelişiminde özellikle 0-6 yaş dönemi kritik bir safhadır. Konuyla ilgili "mermer blok" metaforu kullanılır. Bu benzetmeye göre insan, doğuştan getirdiği potansiyellerle işlenmemiş bir mermer blok gibidir; aile ise bu bloğun içindeki gizli "insanlık heykelini" ortaya çıkaran, ona ahlaki ve sosyal sınırlarını veren usta bir heykeltıraş rolündedir. Dolayısıyla yetiştirilen çocuğun kalitesi, ebeveynlerin fıtrî ve İslami eğitim birikimi ve ustalığına bağlıdır.
Ancak çocuk yetim ve öksüz pozisyonda dünyaya gelmiş ise veya Gazze’deki, Arakan’daki katliamlar gibi nedenlerle bu pozisyona düşmüş ise Mâun suresini5 okuyan bilinçli İslam ümmeti üyelerine düşen görev, o çocuğa sâlihlerin ve sâlihaların yönettiği tutarlı bir eğitim ve bakım ortamını sağlamaktır.
Kadın ve erkeğin çalışmak zorunda kaldığı çekirdek aileler için de bu tür yuvalara ihtiyaç vardır. Ancak gözlemlerimiz odur ki Diyanet’in açtığı 4-6 yaş grubu yuvalar dışında Müslümanların açtığı kreşlerde büyük ölçüde Batılı eğitim müfredatı ve oyun tipleri yürürlüktedir. Ayrıca bu husus, çocuğuna evde bakmaya çalışan ama iyi bir istişari İslami eğitimle beslenmemiş birçok annenin ve yardımcısı olarak babanın da düştüğü hatadır. Onların, çocukları için sınırsıza yakın imkânlar sunma israfı ve terbiyede geniş serbestlik anlayışları, genellikle büyüyen çocuklarını maruf örften ve adaptan uzaklaştırıcı alanlara sürüklüyor. Çocuklarımız tabiî ortam ve İslami ilişkilerden çok yabancılaştırıcı evrensellik iddiasındaki Batılı formlara göre oluşturulmuş pedagojik kitapların telkinleri, küresel oyunlar, şeytani teknolojik ağlar tarafından kıskaca alınıyor.
Prof. Celal Kurşun kardeşimiz bu konuyla ilgili bahsettiğim yazısında şunları söylüyor: “Toplum olarak belli bir yaş aralığı itibariyle gafil avlandığımız doğrudur. Çünkü teknolojiyi, sosyal paylaşım ağlarını ve hele de yapay zekâyı genç kuşak kadar kullanmayı bilmeyen özellikle 40 yaş ve üstü ebeveynler kendilerini çokça çaresiz hissediyor ve bilinmezliğe açılan sanal ve dijital âlemde çocuklarını aramaya dahi aman bulamıyor. Bulanlarsa verilen tavizlerden dolayı geri dönüşü olmayan bir çıkmazda aynı çaresizlikle bocalayıp duruyor.”
Modern dönemde çocuklarımızın veya gençlerimizin yaratılış esaslarını oluşturan fıtri kapasitesini örtmeye veya onları fücur yönüne doğru ayartmaya çalışan şeytan, küresel küfür güçleri ve şeytanlaştırıcı cahiliye alabildiğine donanımlı ve etkili. Çocuklarımızın sorunlarına çare ararken seküler dünyanın şeytani refah, zevk ve tüketim telkinlerine, haram mekanizmalarına karşı nasıl bir tutum içinde olduğumuza ve bu cahilî söylem ve eğilimleri cevaplamak için kendimizi ne kadar donatıp yenilediğimize de bir bakmamız gerekir.
Mükellefiyetlerimizle İlgili Sorularımız
Şeytani saldırı ve saptırmalara karşı, fıtratıyla İslam’ın bir tohumu olma potansiyelini taşıyan çocuğumuzun yaratılışının esası olan fıtri değerlerini sürdürüp geliştirmesi amacıyla rüşt yaşına varıncaya kadar birebir ilgimizi ailenin “teşavur” yani istişari ortamında6 hangi nitelik ve süreklilikte devam ettiriyoruz? Zamanın ruhuna aldanıyorlar ve çözülüyorlar diye gençlerden yakınmak veya onları Nuh’un (a) gemiye binmeyen isyankâr oğlu mesabesinde görmek ve bırakmak yerine; onlarla mükellefiyet yaşlarının tamamlanacağı İmam Ebu Hanife’ye göre 25, İmam Şafi’ye göre 40 yaşına kadar onlarla yani çocuklarımızla istişari bir diyalog ve arkadaşlık imkânlarını sürdürebiliyor muyuz? Bu iş ve ilgi keyfiyeti için hem İslami temel ölçüler hem değişen dünya şartlarını takip hem eğitim psikolojisi açısından donanım ve yeterliliklerimizi geliştiriyor muyuz?
İblis’in Âdemoğullarına karşı kıyamet gününe kadar sürecek mücadelesi Â’raf suresinde hatırlatılır:
“Mademki benim yoldan çıkmamı istedin, ben de gidip senin doğru yolunun üzerinde pusu kuracağım. Sonra önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından kendilerine sokulacağım. Böylece çoklarını şükreder bulmayacaksın.”7
Yani şeytan cürümler için psikolojik mücadelenin bütün unsurlarını değişik açılardan kullanacak, ahiret hayatı konusunda şüpheye düşürecek, dünyevi arzuları süsleyip vazgeçilmez gösterecektir. Nefsimizdeki fücurun tahribat kışkırtıcılığını da bu bağlamda düşünmemiz gerekir.
Çağlar boyunca bu tür sapmalar ve saptırıcılar karşısında insanoğlunun ve büyüyen çocuklarımızın imtihanı Âdem’den (a) bu yana devam ediyor. Ancak kötülüklerin insanı avlama ve fıtratından kopartma ve esir alma araçları çağımızda sesli, yazılı, görsel ayartmalarla ve dijital görüntülerle insani özellikleri örtme ve insanı esir alma konusunda daha güçlü ve daha deneyimli.
Rabbimiz İsra suresinde şeytan ile imtihan safhalarımıza şöyle değiniyor:
“Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sarsıntıya uğrat, atlıların ve yayalarınla onların üstüne yaygarayı kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve onlara çeşitli vaatlerde bulun. Şeytan, insanlara aldatmadan başka bir şey vadetmez. Doğrusu (sâlih) kulların üzerinde senin (yani şeytanın) hiçbir zorlayıcı gücü (hâkimiyeti) yoktur. Vekil olarak Rabbin yeter.”8
Demek ki ve yeter ki bizi fahşadan alıkoyan namaz ve dua gibi sâlih amelleri içtenlikle yerine getirelim. Allah’a yakınlığımızı unutmayalım.
Kitab-ı Kerim “Allah'ın yarattığında değişme yoktur.” buyuruyor. İnsan fıtratı yaratılışından beri aynıdır. İnsanı biçimlendirmeye çalışan şeytani düzenler ve şeytani araçlar her çağın şartları içinde yenilenir. Onlar fahşa ve ifsad biçimlerini yeniliyorlarsa iman eden muvahhidler de içtihat, kelami çalışma, eğitim formları ve dayanışma tarzlarını yenilemelidirler. Enfal suresindeki “Onların güçlerine karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın.”9 emri, ilahi bir buyruktur. O vakit İslam’ın kavranmasında bütünlükçü İslami bakış açısına sahip Seyyid Kutub’un dediği gibi “sahife fıkhı”nı bırakın,10 İslami donanım ve yorumlarınızı yeni şartlara göre yeniden inşa edin.
Bu bağlamda çocuklarımızı daha anaokulu yaşında ve sonra da 12 yıllık zorunlu eğitim formu altında elimizden alan Milli Eğitim’in AB normlarına göre işlenen müfredatı, düne nispetle kısmen iyileştirilse de hem resmî ideolojinin hem pozitivizmin çerçevesi yürürlüktedir. Ayrıca çocuklarımıza “T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük” dersleri zorunludur. Bazı derslerin teknik bilgi-beceri sağlama iddiası yanında, öğrencilerin fıtratlarıyla barışık merhamet, Allah korkusu ve İslami tavır aşılayacak “Kur’an-ı Kerim”, “Siyer” ve Temel Din Bilgileri” dersleri ise seçmelidir. Resmî okullar doğrudan resmî ideolojiyi; dijital sosyal mecralar ise Batılı modayı ve hayat tarzını telkin ederken ana-babalara, çocuğun büyük ailesine veya cemaatine hayati ve önemli işler düşüyor.
İstişari aile meclisimizde sürekli Kur’an müfredatına ve maruf olan İslami birikimlerimize göre bir okuma, anlama, kavrama ve yaşama talimimiz olmalı; halkı Müslüman olan bir ülkede bu temel müfredatın ülke okullarında da yer alması için taleplerimiz sürekli gündemde tutulmalıdır.
Gazze’nin çocukları aç, çıplak, güvensiz ve geleceği belirsiz bir ortamda… Ama enkazlar altında gönüllü öğretmenlerinden veya ebeveynlerinden fıtratlarını geliştirecek tarzda eğitim alıyorlar. Hırsızları ve çeteleri yok, küçük mücahidleri var; nazlananları, isyankârları, cürüm işleyenleri yok. Başlarına bir musibet geldiğinde dillerinde ancak “Hasbünallah ve ni'mel vekil.”11 sözü vardır. Rabbimiz bu güzelliği, bu eğitim diriliğini bizlere ve çocuklarımıza da bahşetsin.
Tahrim suresinde iman edenlere görevleri bildirilir: “Kendinizi ve ehlinizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.”12 Rabbimiz bizi her türlü zulme, fesada ve fahşaya karşı hududullahı koruyan murabıtlardan; şahit ve iffetli mücahidlerden, mücahidelerden ve muslihundan eylesin.
4- Buhârî, Cenâiz, 92; Ebû Dâvud, Sünne, 17; Tirmizî, Kader, 5.
5- “Gördün mü dini (o hesap ve ceza gününü) yalanlayanı! İşte o, yetimi itip kakan, yoksula yedirmeyi özendirmeyen kimsedir. Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki onlar namazlarını ciddiye almazlar.” (Maun, 107/1-5)
10- Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler, muhtelif çevirilerinde.

