Medea Benjamin & Nicolas JS Davies
İmparatorluklar güçlenirler ve yıkılırlar. Sonsuza dek varlıklarını sürdüremezler. İmparatorlukların gerilemesi, ekonomik dalgalanmaların kademeli olarak değişmesiyle gerçekleşir, ancak aynı zamanda kritik dönüm noktalarıyla da belirlenir ve tanımlanır. 1956'daki Süveyş Krizi ile ABD'nin bugün İran'a karşı yürüttüğü savaş arasında birçok fark vardır, ancak daha geniş bağlamdaki benzerlikler, ABD'nin, İngiliz İmparatorluğunun o tarihî krizde karşılaştığı türden bir "imparatorluğun sonu" anıyla karşı karşıya olduğunu göstermektedir.
1956'da Britanya İmparatorluğu, sömürgelerinin çoğunda bağımsızlık hareketlerine karşı direniyordu. Kenya'daki İngiliz Mau Mau toplama kamplarının dehşeti ve Britanya'nın Malaya'daki acımasız gerilla savaşı 1950'ler boyunca devam etti ve tıpkı bugünkü Amerika Birleşik Devletleri gibi, Britanya'nın da dünyanın dört bir yanında askerî üsleri bulunmaktaydı.
Britanya'nın Mısır üzerindeki emperyal egemenliği, 1875'te Fransızlar tarafından inşa edilen Süveyş Kanalı'ndaki Mısır'ın yüzde 44'lük payını satın almasıyla başladı. Yedi yıl sonra Britanya, Mısır’ı işgal etti, Süveyş Kanalı’nın yönetimini devraldı ve 70 yıl boyunca erişimi kontrolü altında tuttu.
1952'de Mısır Devrimi'nin İngiliz kontrolündeki monarşiyi devirmesinin ardından, İngilizler 1956'ya kadar Mısır'daki üslerini kapatmayı ve Süveyş Kanalı'nın kontrolünü 1968'e kadar Mısır'a iade etmeyi kabul ettiler.
Ancak Mısır; İngiltere, Fransa ve İsrail tarafından giderek daha fazla tehdit ediliyordu. 1955 Bağdat Paktı ile İngilizler, Avrupa'daki NATO'yu örnek alarak Sovyet karşıtı ve Mısır karşıtı bir ittifak olan Merkezî Antlaşma Örgütü'nü (Central Treaty Organization) kurmak için Türkiye, Irak, İran ve Pakistan'ı bünyesine kattı. Aynı zamanda İsrail, Gazze Şeridi'ndeki Mısır güçlerine saldırıyor, Fransa ise Cezayir'in bağımsızlık savaşını desteklediği için Mısır'ı tehdit ediyordu.
Mısır Cumhurbaşkanı Nasır, Suudi Arabistan, Suriye ve bölgedeki diğer ülkelerle yeni ittifaklar kurarak karşılık verdi. ABD ve SSCB'den silah temin edemeyince Çekoslovakya'dan büyük miktarda Sovyet silahı satın aldı.
Mısır'ın yeni ittifaklarından rahatsız olan ABD, Büyük Britanya ve Dünya Bankası, Mısır'ın Nil üzerindeki Asvan Barajı projesine sağladıkları finansmanı geri çekti. Buna karşılık Nasır, Süveyş Kanalı Şirketini millileştirip İngiliz ve Fransız hissedarlarına tazminat ödeme sözü vererek dünyayı şaşırttı.
İngiliz liderler Süveyş Kanalı'nın kaybedilmesini kabul edilemez buldular. Maliye Bakanı Harold Macmillan, günlüğüne şöyle yazdı: “Nasır 'bu işten sıyrılırsa' işimiz bitti demektir. Tüm Arap dünyası bizden nefret edecek ve dostlarımız düşecek. Bu, İngiliz nüfuzunun ve gücünün sonsuza dek sonu olabilir. Bu yüzden, son çare olarak burada ve yurtdışında güç kullanmalı ve kamuoyuna meydan okumalıyız.”
İngiltere Başbakanı Anthony Eden, Mısır'ı işgal etmek, Manş Denizi'ni ele geçirmek ve Nasır'ı devirmek için Fransa ve İsrail ile gizli bir plan yaptı. ABD, Mısır'a karşı askerî harekâta karşı çıktı ve Başkan Eisenhower 5 Eylül 1956'da düzenlediği basın toplantısında, "Biz bu anlaşmazlığın barışçıl bir şekilde çözülmesine bağlıyız, başka bir şeye değil." dedi. Ancak İngilizler, savaş başladığında ABD'nin nihayetinde kendilerini destekleyeceğini düşündüler.
İsrail, Gazze Şeridi ve Sina Yarımadası'nı işgal etti, ardından İngiltere ve Fransa hem İsrail'den hem de Mısır'dan Süveyş Kanalı'nı koruma bahanesiyle Kanal'ın kuzey ucundaki Port Said'e asker çıkardı.
Ancak İngiltere ve Fransa, Kanal’ın kontrolünü tamamen ele geçirmeden önce, ABD hükümeti müdahale ederek onları durdurdu. ABD, İngiliz döviz rezervlerini satmaya başladı ve İngiltere'ye acil bir IMF kredisi verilmesini engelleyerek bir mali krize yol açtı. Aynı zamanda SSCB, Mısır'ı savunmak için asker göndermekle tehdit etti ve hatta İngiltere, Fransa ve İsrail'e karşı nükleer silah kullanma olasılığına işaret etti.
BM Güvenlik Konseyi, İngiltere ve Fransa'nın veto edemeyeceği usule uygun bir oylama yaparak "Barış İçin Birleşme" süreci kapsamında Genel Kurul'un Acil Özel Oturumunu topladı. 997 Sayılı Karar, ateşkes, ateşkes hatlarına geri çekilme ve Kanal'ın yeniden açılmasını talep etti ve bu 64'e 5 oyla onaylandı.
Dört gün sonra Başbakan Eden ateşkes ilan etti. İngiliz ve Fransız kuvvetleri altı hafta sonra geri çekildi ve Kanal beş ay içinde temizlenerek yeniden açıldı. Mısır daha sonra Kanal’ı etkin bir şekilde yönetti. Ayrıca İngiliz ve Fransız gemilerinin Kanal’ı kullanımını engellemedi.
Süveyş Krizi, İngiliz hükümetinin artık daha az güçlü ülkelere kendi iradesini dayatmak için askerî güç uygulayamayacağını nihayet anladığı bir dönüm noktasıydı. Bugün Amerikalıların İran konusunda olduğu gibi, İngiliz kamuoyu da hükümetlerinden çok daha ilerideydi: Kamuoyu yoklamaları, Mısır'a karşı güç kullanımına yüzde 44'ünün karşı çıktığını, sadece yüzde 37'sinin onayladığını gösterdi. Başbakan Eden, BM'nin ateşkes emri konusunda tereddüt ederken, Trafalgar Meydanı'nda 30 bin kişi savaş karşıtı bir mitingde toplandı.
Eden istifa etmek zorunda kaldı ve yerine Harold Macmillan geçti. Macmillan, İngiliz kuvvetlerini Asya'daki üslerden çekti, dünya genelindeki İngiliz kolonilerinin bağımsızlığını hızlandırdı ve Britanya'yı ABD'nin küçük ortağı olarak yeniden konumlandırdı. Bu yeni rol, İngiliz denizaltılarını ABD nükleer füzeleriyle donatmayı da içeriyordu ki bu günümüzde Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması'nın (NPT) ihlalidir. Ancak Macmillan'ın halefi, İşçi Partisi lideri Harold Wilson, daha sonra Britanya'yı Vietnam'dan uzak tutacaktı.
Britanya, Amerika Birleşik Devletleri ve Britanya Milletler Topluluğu (eski sömürgelerinde Britanya etkisini koruyan bağımsız devletler birliği) ile olan ilişkileri sayesinde imparatorluk sonrası bir geleceğe başarılı bir geçiş yaptı. İç politikada ise ücretsiz eğitim ve sağlık hizmetleri, kamuya ait konut ve kamu hizmetleri, millileştirilmiş sanayiler ve güçlü sendikaları içeren karma bir kapitalist-sosyalist ekonomiye geniş siyasi destek vardı.
Macmillan, 1959'da "Hiç bu kadar iyi bir dönem yaşamadınız!" sloganıyla yeniden seçildi. Bir karikatüristin alaycı bir şekilde ona "Supermac" lakabını takmasıyla bu lakap kalıcı oldu.
Britanya'nın muhafazakârları, tıpkı bugün Trump ve onun karmakarışık ekibi gibi, kökten emperyalistti. Ancak emperyalist dünya görüşlerinin, Süveyş Krizi'nin derslerini almalarını engellemesine izin vermediler. Dünyanın değişmekte olduğunu ve Britanya'nın artık güç kullanarak egemen olamayacağı bir dünyada, yeni bir rol bulması gerektiğini görebiliyorlardı.
Günümüzdeki Amerikalıların çoğu, Vietnam, Irak ve Afganistan'daki başarısız ve felaketle sonuçlanan ABD savaşlarından benzer dersler çıkardı. Ancak tıpkı Eden'in Mısır'ı işgaline karşı çıkan İngilizler gibi, Amerikalılar da çağdışı, ırkçı ve emperyalist varsayımlarla körleşmiş liderlerin gizli planları yüzünden defalarca savaşa sürüklendiler.
Trump, şu anda İngiltere ve Fransa'yı Süveyş işgalinden vazgeçmeye zorlayan türden bir uluslararası baskıyla karşı karşıyadır. BM Genel Kurulunun bir başka ‘Acil Özel Oturumu’ ve yeni bir ‘Barış İçin Birleşme’ kararı gereklidir.
Ancak nihayetinde, bu krizin çözümü ve ABD'nin günümüzün çok kutuplu dünyasındaki geleceği, ABD'li politikacıların Macmillan ve meslektaşlarının 1956'da ve sonraki yıllarda yaptığı türden tarihî bir politika değişikliğini yapıp yapamayacaklarına bağlı olacaktır.
Macmillan muhalif bir politikacı değil, Süveyş fiyaskosuna derinden karışmış, Britanya'nın muhafazakâr hükümetinin kıdemli bir üyesiydi. İsraillilerle gizli komplo kurmak onun fikriydi. Başkan Eisenhower, Beyaz Saray'da onu bizzat uyararak ABD'nin Mısır'ı işgal etme girişimini desteklemeyeceğini belirtmişti. Ancak aynı toplantıda bulunan İngiliz Büyükelçisinin aksine, Macmillan, işler kötüye gittiğinde Eisenhower'ın eski müttefiklerinin yanında duracağını varsaymıştı.
Belki de her şeyi bu kadar yanlış anlamanın şoku, Macmillan ve meslektaşlarını dünyaya yeni bir gözle bakmaya, İngiliz dış ve sömürge politikasını kökten yeniden tasarlamaya sevk etti.
İran krizi, ABD emperyalizmi için en az Süveyş Krizi'nin İngiliz İmparatorluğuna etkisi kadar felaket niteliğindedir. Sorun şu ki acaba bugün Washington'da bu krizin ciddiyetini kavrayıp gerekli politika değişikliğini yapabilecek birileri var mı?
İngiltere'nin Süveyş örneğini takip etmek, dünya genelindeki ABD askerî üslerini kapatmak; ABD dış politikasının ana aracı olarak yasadışı askerî tehdit ve güç kullanımından vazgeçmek, bunun yerine uluslararası anlaşmazlıkları çözmek için çok taraflı diplomasiye ve BM eylemine güvenmek anlamına gelir.
Peki, Trump yönetiminde veya Cumhuriyetçi Parti'de Macmillan nerede? Ya da Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana ilerici bir dış politika formüle etmeye bile çalışmayan Demokrat Parti'deki Harold Wilson nerede? İkinci döneminde Obama'nın Küba ve İran'a yönelik geç kalmış girişimleri, yeni bir yol izleme yolunda attıkları tek adımdı.
Mevcut krizin olumlu tarafı, 1990'lardan beri ABD dış politikasını domine eden ve şimdi Trump'ı İran'la kazanılması imkânsız bir savaş ile tarihî bir diplomatik yenilgi arasında "Yapsan da kötü yapmasan da kötü!" bir seçime sokan neo-muhafazakâr emperyal projenin nihai çöküşünü işaret edebilmesidir.
Amerikalılar, bu krizin, her iki partideki neo-muhafazakârların on yıllardır engellediği ABD siyaseti, ekonomisi ve uluslararası ilişkilerinde radikal bir yeniden düşünme sürecini tetiklemesi konusunda ısrar etmelidir. Trump'ın Basra Körfezi'ndeki çıkmazı, bu çirkin, suçlu neo-muhafazakâr dönemin de sonudur. Amerikalılar ve tüm komşularımız için daha barışçıl bir geleceğe geçişin başlangıcı olmalıdır.
Palestine Chronicle / 12 Mayıs 2026 / Çeviren: Barış Hoyraz

