İftiraya Uğrayan Sahabî: Sa’lebe -2
HAKSÖZ Sayı: 421 - Nisan 2026

Yazımızın devamında Addab Mahmud el-Hamş’ın “İftiraya Uğrayan Sahabe Sa’lebe b. Hatib” adlı kitabından alıntılar yapmaya devam edeceğiz. Elbette bütün vereceğimiz bilgilere rağmen sonunda konu ile ilgili kararı siz vereceksiniz. Benim görevim sadece bir yanlışın düzeltilmesidir. Rabbim yardımcımız olsun.

Yazar, eseriyle ilgili bir kıssayı aktar. Bir gün gittiği bir camide cuma hutbesinde Sa’lebe’ye lanetler yağdıran hatiple konuyu görüşür ve hatibin daha sonraki cumalardan birinde daha öfkeli ve daha şiddetli bir şekilde konuyu dile getirip aşağıda adları geçen eserlere işaret ettiğini görür. İmam Efendi itiraz kabilinden daha önce kendisine konu hakkında sorduğu soru sebebiyle cevap niteliğinde:

“İbn Kesir, Taberi, Beyzavi ve Nesefi gibileri bu kıssaya tefsirlerinde yer vermişlerdir.” diyerek bunları hüccet gösterip konuya dikkat çekerken adeta: “İsimlerini saydığım bu eserlerden sonra sen de kim oluyorsun?”1 dercesine bir meydan okumuş.

Tanınmış birçok yazar da kitaplarında bu konuyu zikretmişler. Bunları okuyanlar da hüccet olarak onları göstermiş ve şahit olarak da onlara dayanmışlardır. Nitekim Gazali de bu kıssayı, İhya adlı eserinde zikretmiştir. Ünü dünyayı aşmış, itimat edilen kitaplar arasında gösterilen bir eserdir Gazali’nin İhya kitabı. Özellikle tasavvuf kesiminin önem verdiği, abidlerin başucu kitabı mahiyetinde olan bir eserdir. Gazali, bu eserinde bu türden hoşa gidecek olan garip hikâyelere fazlasıyla yer vermiştir.

Hafız Irakî, bu ve daha başka konuların farkına varmış olmalıdır ki -Allah en iyisini bilir- Gazali’nin İhya adlı eserinde zikrettiği hadislerin tahricini yaparak o rivayetlerin ne derece sıhhatli olup olmadıklarını da göstermiştir. Irakî’nin söz konusu eserine bakanlar bu gerçeği elbette göreceklerdir.2

Birçoklarının da belirttiği gibi bu kıssa, İslam’ın ilk asırlarından bu yana bilinen ve yaygın olan bir kıssadır. Taberi (310/922), İbn Ebî Hatim (327/938), Taberanî (360/970) gibi zatlar da bu kıssayı, kitaplarında tahric etmişlerdir. Bu insanlar, Hicri 4. asrın ilim adamlarının önde gelenlerinden ve gözdelerindendir. Ben de (Addab) kesin olarak inanıyorum ki onlar da bu kıssanın bâtıl olduğunu biliyorlardı. Çünkü kendileri cerh ve tadil ulemasıdırlar. Rivayetler, onların ileri sürdükleri görüşler üzerine bina edilir.

Ayrıca Beyhakî (458/1065), İbn Abdülberr (463/1070), İbnu’l-Esir, (630/1232) Üsdü’l-Ğabe adlı eserinde, Heysemi (807/1404), Mecmau’l-Zevaid eserinde, Hafız İbn Hacer Askalanî (858/1454) kitaplarının birçok yerinde bu rivayete yer vermiştir. Nitekim İmam Süyutî de (911/1505) kitaplarında buna yer vermiştir. Bu isimler dışında gerek mütekaddimin ve gerekse müteahhirin ulemasından birçokları da kitaplarında bu kıssaya yer vermişlerdir. Aynı zamanda kitaplarında bu kıssanın bâtıl olduğuna dair dikkat çekenler olmuş ve itibar edilmemesi gerektiğini de belirtmişlerdir.

Kaldı ki çağdaş ulemadan da bu konuya dikkat çekenler olmuştur. Bunlardan Mısır allamesinden muhaddis Ahmed Muhammed Şakir, allame muhaddis Muhammed Hafız et-Teccanî gibi isimleri verebiliriz. Bu arada bu konuya muhaddis şeyh Nasıruddn Elbani de dikkat çekmiş, bu rivayetin bâtıl olduğuna ilişkin Zaîfu’l-Camii’l-Sağir adlı eserinde de bunu belirtmiştir. Nitekim Şeyh Mukbil b. Hadî el-Vadıî de “es-Sahih el-Müsned min Esbabi’l-Nüzul” adıyla yazmış olduğu eserinde, bu kıssanın bâtıl, asılsız olduğuna dikkat çekmiştir.3

Öncelikle tefsir kitaplarının tamamının, sahih kıssalar açısından güvenilir kaynaklar olmadığı konusuna dikkat çekilmeli ve okurlar uyarılmalıdır. Meğerki müfessir tahric ettiği kıssayı, muhaddis olan imamlardan tahric etmiş olduğunu zikretmiş ve sahihliğine de hükmetmiş olsun. Bu, müstesnadır. Yeter ki kıssanın bizzat Resulullah (s) zamanında gerçekleşmiş olduğu kesin bir bilgiye dayanmış olsun. Çünkü rivayetlerin kimisine dayanılarak şer’î hükümler ortaya konmuştur; hâlâ da konmaktadır.

Bu kıssanın tefsir kitaplarında şüyu bulması, özellikle de bu tefsirlerden mutemet kabul edilen tefsirlerde de yer alması, okurlara, o kıssanın sahih olduğu/olabileceği vehmini vermektedir. Dahası ulemadan ve üniversite hocalarından oluşan bir kesim: “Bu kıssa, İbn Kesir gibi bir zatın tefsirinde yer alıyor değil midir? Kendisi tefsirinde bu kıssaya yer vermiştir ve kıssa hakkında da herhangi bir açıklamada da bulunmamıştır. İbn Kesir, kıssanın/hikâyenin bâtıl olup olmadığını bilmiyor muydu? Cahil miydi? Mademki cahil değildir. O halde ne diye bu kıssayı (Tefsiru’l-Kur’an’il-Azim) adlı eserinde zikretmişti?” diyecek kadar ileri gidenler olmaktadır.4

Daha önceden de belirttiğimiz gibi İbn Cerir Taberî, Tarih adlı eserinin takdiminde, eserine aldıkları rivayetler hakkında, sadece kendisinin bir nakilci olduğunu, bunun dışında başka bir şey yapmadığını açık ve net olarak zaten dile getirmiştir. Taberi’nin o açıklaması iki faydayı içermektedir.

Birincisi: Bizzat İbn Cerir Taberi’nin kendisi, Tarih’inde reddi gereken, insanın yüzünü buruşturmasına neden olan rahatsızlık verici bilgilere yer verdiğini zaten kabul ediyor. Kişinin izlemiş olduğu metodu açısından, onun kınanmaması gerekir.

İkincisi: Taberi’nin Tarih’inde olayın yer almış olması, Taberi açısından da onun sahih olduğuna zaten delalet etmez. Kaldı ki zaten hadis sahih değildir.

Dolayısıyla birileri çıkıp olay veya kıssa ya da haber, Taberi’nin Tarih’inde yer alıyor diye, onun sahihliğini bize dayatamaz. Çünkü söyleyenine varan bir senedi olmadıkça o rivayet hüccet yani delil ve kanıt sayılmaz.5

Sa’lebe’nin Siyer, Megazi ve Teracim Kitaplarında Yer Alan Kıssası

İbn İshak’ın matbu olan siyerinde Salebe b. Hatib’in ne adı ne de kıssası geçer. Belki de bunun sebebi, Bedir Gazvesinden ve Nebimizin (s) son dönemlerinden söz eden cüzlerinin kaybolmasına dayanıyor olabilir.

Ancak İbn Hişam’a (218/833) gelince, ilk defa o, Siret adlı eserinde, Muhacir ile Ensar arasında oluşturulan kardeşlikten söz ederken Sa’lebe’nin de adını zikretmektedir. Çünkü bu sırada Medinelilerden, Medine’de bulunan Yahudilerle antlaşmaları bulunanlardan kimi münafıkların buradaki Yahudilerle birlikte hareket ettiklerinden söz etmektedir.

İbn Hişam, Siret’inde (1/522), (Ensar’dan münafık olanların Yahudilerle toplantı yaptıklarından söz ederken) aynı zamanda Beni Dabia’dan Ebu Habibe b. el-Ezar adını veriyor ve bunun Dırar mescidini yapanlardan olduğunu verirken, bu arada Sa’lebe b. Hatib ve Muteb b. Kuşeyr’in de adlarına yer veriyor. Ki bu son iki isim, “Allah’a söz veren ve eğer Allah, fazlından bize ikram ve ihsanda bulunursa biz de mutlaka sadaka olarak ihsanda bulunacağız ve salihlerden olacağız…” diye söz konusu kıssanın nihayetine kadar böyle bir bilgiye yer veriyor.

Daha sonra İbn Hişam diyor ki: “Muteb b. Kuşeyr ve Hatib’in iki oğlu Sa’lebe ile Haris -ki bu ikisi Ümeyye b. Zeyd oğullarındandır ve her ikisi de Bedir ehlindendir. Münafıklardan değildirler. Bu bilgiyi bana veren ve kendilerine güvendiğim ilim ehlinden kimselerdir. İbn İshak da Sa’lebe ile Haris’in adlarını, Bedir’de adları geçenler arasına nispet etmiştir.”

“Daha sonra İbn Hişam söz konusu eserinde, Sa’lebe b. Hatib, Muteb b. Kuşeyr ve Nebtel b. Haris’in adlarını Dırar Mescidi binasının yapımında zikrediyor ve fakat sessiz kalıyor, bir açıklamada bulunmuyor.

Bilemiyorum, sessiz kalması, daha önce adlarını o ikisinin münafık olmadıklarını belirtmesi sebebiyle midir? Yoksa bir başka nedeni var mıdır? Bunu biliyor değilim demektedir.”

İbn Sa’d da Tabakat adlı eserinde Sa’lebe b. Hatib b. Amr b. Ubeyd b. Ümeyye b. Zeyd idi, diye böylece tanıtırken, devamla: “Annesi Ümame Bint Samit b. Halid b. Havt b. Habib b. Amr b. Avf” diye tanıtıyor. Devamla diyor ki: “Sa’lebe’nin, Ubeydullah, Abdullah ve Umeyr adlarında oğulları vardır.” İbn Sa’d bu bilgileri vermeye devam ederken, şu ifadelere de ayrıca yer veriyor: “Sa’lebe b. Hatib’in o gün için gerek Medine’de ve gerekse Bağdat’ta bir arkası vardı. Resulullah (s) Sa’lebe b. Hatib ile Mahzumoğulları antlaşmalısı olan Huzaa kabilesinden Muteb b. el-Hamra ile kardeş yapmıştır. Sa’lebe, Bedir ve Uhud gazvelerinde hazır bulunmuştur.”

İbn Sa’d’ın belirttiğine göre, Resulullah (s) tarafından kendisine ganimetten de pay ayrıldı. Çünkü Bedir’de bulunanlara karşı Resulullah’ın böyle bir uygulaması vardı. Nitekim kardeşi Haris de Uhud, Hendek, Hudeybiye ve Hayber’e şahit olanlardandır yani onlarla birlikte o olaylarda yer alanlardan biridir. Hayber Gazvesinde şehit edilmiştir.

İbn Hibban da “es-Sükat” adlı eserinde onun hal tercümesini verirken, Bedir ashabından olduğunu ve Osman (r) döneminde vefat ettiğini zikrediyor. Ancak söz konusu kıssa ile ilgili herhangi bir bilgiye yer vermiyor.6

Begavi de “Mucemu’l-Sahabe” eserinde onun hal tercümesine yer vermiştir. Burada Sa’lebe’nin, “Ey Allah’ın Resulü! Allah’a dua buyurun, bana rızık olarak mal versin.” dediğini, bunun üzerine Resulullah’ın (s) da: “Şükrünü eda edebileceğin az bir mal, şükrünü edaya güç yetiremeyeceğin çok maldan daha hayırlıdır.” diye buyurduğunu zikrediyor ve fakat bu bilgilerden sonra başka hiçbir söz söylemiyor. Bu kadarla yetiniyor.

Taberani de Mucemu’l-Kebir adlı eserinde onun hal tercümesine yer vermiş ve: “Sa’lebe b. Hatib, Ensar’dandır ve Bedir ehlindendir.”7 demiştir.

İbn Abdülberr de el-İstiab adlı eserde, Sa’lebe hakkında bilgi verirken, kıssayı yazıyor ve fakat burada sessiz kalıyor. Herhangi bir açıklamaya yer vermiyor.8

İbn Abdülberr, “ed-Dürer” adlı kitabında, belki de Sa’lebe hakkında, “Zekât vermeye mâni olan ve hakkında ayet nazil olan kişi diye konuşanlar -Allah en iyisini bilir ama- ifadeleri sahih yani doğru değildir.”9 demektedir.

Yine Nebi’den (s) rivayetle gelen iki haberden birinde: “Bedir ve Uhud gazvelerinde bulunanlar hiçbiri ateşe/cehenneme girmez.10 buyurulurken, diğer rivayette de Resulullah (s) Rabbinden hikâye ile şunu aktarır: “İstediğinizi yapın, artık bundan böyle ben sizi bağışladım.11

İbn Hazm da Ümeyye b. Zeyd oğullarını sayarken, diyor ki: “Sa’lebe b. Hatib de o kabiledendir ve Bedir ashabındandır.”12

İbnu’l-Esir de Sa’lebe’nin Ensar’ın Evs kolundan olduğunu ve Bedir’de bulunduğunu, Muhammed b. İshak ile Musa b. Ukbe’nin bunu dile getirdiğini söylemiştir. Bu zatın, Nebiden (s), Allah’ın kendisine rızık olarak mal vermesi için dua etmesini isteyen kişi olduğunu dile getirmiş.13 Söz konusu hadisi, isnadıyla birlikte zikretmiş sonrasında da demiş ki: Bu rivayeti üç zat -İbn Mendeh, Ebu Nuaym ve İbn Abdülberr- tahric etmişlerdir. Her üçü de: “Sa’lebe’nin Bedir Gazvesine şahit olanlardan yani katılanlardan olduğunu söylemişler, İbn el-Kelbi de Sa’lebe’nin Bedir Gazvesine katıldığını ve Uhud gününde şehit edildiğini söylemiştir.”

Ancak burada verilen bilgide yani hal tercemesinde, İbn Kelbi, “Sa’lebe’nin öldürülmesi olayında ya yanılgı içindedir ya bu kıssa sahih değildir veya onun anlattığı bu kıssadaki kişi başka biridir. Çünkü gerçeğin böyle olmasında bir şüphe yoktur.”

Ancak Hafız İbn Hacer Askalanî: “İki kişinin yani Sa’lebe b. Hatib ile Salebe b. Ebi Hatib’in hal tercemelerini vermiş. Burada Sa’lebe b. Hatib’in hal tercemesinde diyor ki: Sa’lebe b. Hatib b. Amr b. Ubeyd b. Ümeyye İbn Zeyd el-Evsi el-Ensari’dir. Bu zat hakkında Musa b. Ukbe ve İbn İshak, onun Bedir ehlinden olduğunu zikretmişlerdir. Nitekim İbn el-Kelbi de bu şekilde zikretmiş ve fakat o, Uhud gününde öldürüldüğünü, şehit edildiğini ilave etmiştir.”14

İbn Hacer, ayrıca söz konusu eserinde konu hakkında başka bilgiler de vermekte, fakat verilen kimi bilgiler arasında çelişkiler var. Yazar Addab bunlara dikkat çektikten sonra Hafız İbn Hacer’in dile getirdiklerinin birkaç noktada değerlendirmesini yapıyor ve diyor ki:

Birinci nokta: Hafız İbn Hacer aktardığı rivayetlerin birinde diyor ki: “Burada bu haberin sahih olduğunu sanmıyorum.” Kaldı ki İbn Hacer, Keşşaf hadislerini tahric adıyla yazdığı eserinde, bu kıssa ile ilgili hadis hakkında: “Bu, ciddi manada zayıftır.15 İbn Hacer, Fethu’l-Bari adlı Buhari şerhinde de bu rivayet hakkında: “Zayıftır, hüccet olarak alınamaz.”16 demektedir.

İkinci nokta: Addab’ın adı geçen eserinde zikredilen ve İbn Abbas yoluyla aktarılan hadisin de bâtıl olduğu belirtiliyor. Addab’ın da dediği gibi: “Taberani’nin de Hafız İbn Hacer’in de işaret ettiği tarzda isnadıyla hadisi tahric ettiği gibi, adının Sa’lebe b. Hatib olduğunu belirtmiş olduğu halde ben (Addab): Nasıl oluyor da asılsız bir hadise dayanarak Hafız İbn Hacer, rivayetler arasında mugayeret/zıtlık ve terslik olduğunu söyleyebilir? Çünkü Hafız İbn Hacer, Kelbi rivayetiyle diğerleri arasında bir mugayeretten söz ediyor. Oysaki zaten hiçbiri sahih değil ki mugayeretten söz edilmiş olsun.

Üçüncü nokta: Mademki İbn Hacer, kıssanın sahih olmadığını belirtiyor. O halde hakkında bir delil gösterilmeyen bir konuda neden dolayı varsayımlarla hareket ediyor?

Dördüncü nokta: İster münafık ister Müslüman olsun, elde makul ve makbul bir delil olmaksızın, herhangi bir kimsenin münafık veya Müslüman olduğu nasıl sabit olur ki? Hafız İbn Hacer, bir yerde kıssanın ciddi manada zayıf olduğunu ve bunun hüccet olarak gösterilemeyeceğini söylediği halde, ne diye pamuk ipliğine bağlı ya da örümcek ağına benzer bir rivayetten söz ediyor? Zehebi, “Tecridu Esmai’s-Sahabe” adlı eserinde (1/66) Bedir ehlinden olduğunu, münker bir rivayete dayanılarak nasıl sahih kabul edilebileceği noktasında buraya dikkat çekmiş.

İbn Seyyidinnas da “Uyunu’l-Eser” (1/275) eserinde “Benu Ümeyye b. Zeyd ailesinden Bedir Gazvesine şahit olanlardandır.” demektedir.

İmam Süyutî de “el-Hasais el-Kübra” (2/173) adlı eserinde kıssayı, Allah Resulünün (s) duasına icabet olunduğuna ilişkin delil olarak gösterirken, sükût geçmiş. Oysa kitaplarının kimisinde bu kıssanın zayıf olduğuna işaret etmiştir.17

Yukarıda anlatılan rivayetlerden anlaşıldığı gibi Sa’lebe b. Hatib, sahabedendir, Bedir ehlindendir. Bu bilgi konusunda Siyer ve Megazi ehlinin neredeyse icmaı vardır.

İbn Kesir, tefsirinde susarken, el-Bidaye ve’n-Nihaye eserinde bunun zayıf olduğunu belirtmiştir. Süyutî ise zaten kendi kendisiyle çelişen biridir. Bunun kanıtı da eserleridir.

Ayrıca konunun tefsir kitaplarında yer almasını da ele alan yazar, konu hakkında kaynaklarına inerek delilleriyle bunları zikretmiştir. Zamanımın elvermemesi nedeniyle bu kadarıyla yetindim.

Kıssa tümüyle uydurmadır. Hatta sahabe içerisinde 28 kadar Sa’lebe adını taşıyan kişiler olduğuna da ayrıca dikkat çekilmiştir. Dolayısıyla tamamen asılsız ve iftiraya dayalı böyle bir kıssanın Namaz Platformu için delil gösterilmesi de ayrıca üzücü bir durumdur. Bir doğruyu anlatırken, o doğruyu şüpheli, bâtıl olan rivayete dayalı olarak -ki kıssanın bâtıl olduğunda asla şüphe yoktur- delil olarak gösterilmesi pek de uygun olmasa gerek.


1- Addab, İftiraya Uğrayan Sahabe Sa’lebe b. Hatib, s. 17.

2- Addab, a.g.e, s. 19.

3- Addab, a.g.e, s. 21-22.

4- Addab, a.g.e, s. 23-24.

5- Addab, a.g.e, s. 26.

6- Addab, a.g.e, s. 41-42. Addab bu bilgileri verirken, konu ile ilgili kaynakları, cilt ve sayfa numaralarını da ayrıca kaydetmiştir.

7- Taberani, Mucemu’l-Kebir, 2/82. Addab, a.g.e, s. 43. Bu konuda söz konusu eserde bir hayli rivayete yer verilmiş, kaynaklar da belirtilmiştir. Biz bu eserden sadece tespit ettiklerimizden bazılarını vermekle yetiniyoruz. Kitabın farklı yerlerinde de bilgiler sunmaya çalışacağız.

8- İbn Abdülberr, (el-İstiab Ala Hamişi’l-İsabe, 1/200), Addab, a.g.e, s. 43.

9- Bak: İbn Abdülber, (el-Dürer Fi İhtisari’l-Megazi ve’s-Siyer, s. 122-123), Addab, a.g.e, s. 43.

10- Hadis, Buhari, Müslim, Muvatta, Müstedrek, Sahabeyi tanıma bahsi. (Hadis: 5028), Ahmed b. Hanbel, Müsned gibi hadis kaynaklarında geçen sahih rivayetlerdendir.

11- Buhari, Cihad ve Siyer, Hhadis: 3007 ve 3081, Müslim, Fezailu’s-Sahabe bahsi, Hadis: 2494. Rivayet birçok hadis kaynaklarında yer almakta olup rivayetin sıhhati konusunda herhangi bir problem yoktur. (H.Ü.)

12- İbn Hazm, Cemheretu Ensabi’l-Arab, s. 334.

13- İbn Esir, Üsdü’l-Ğabe, 1/283-285.

14- İbn Hacer Askalani, el-İsabe, 1/198; Addab, a.g.e, s. 44.

15- Biz bununla ilgili bilgiyi Keşşaf tefsiri çevirimizde Tevbe, 9/75. ayetin dipnotunda verdik. İsteyenler oraya da bakabilirler. Zemahşeri, Keşşaf, 4. Cilt, Ekin Yayınları, Çev. Harun Ünal. Addab, a.g.e, s. 45.

16 İbn Hacer, Feth, 5/35.

17- Süyutî, el-Havi li’l-Fetava, 2/96 ve Lübab en-Nükûl, s. 121.

Harun Ünal Arşivi