Gazze’deki soykırım sadece bir başlangıç. Yeni dünya düzenine hoş geldiniz. Teknolojik olarak gelişmiş barbarlığın çağına. Güçlüler için kurallar yok, sadece zayıflar için var. Güçlülere karşı çıkın, onların kaprisli taleplerine boyun eğmeyin; üzerinize füzeler ve bombalar yağsın. İran’a karşı savaş, Güney Lübnan’a yapılan yoğun bombardıman ve Gazze’deki acılarla bu çılgınlığı her gün izliyoruz.
Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşlar etkisiz hale getirildi, başka bir çağın işe yaramaz uzantılarına dönüştürüldü. Bireysel hakların kutsallığı, açık sınırlar ve uluslararası hukuk ortadan kalktı. İnsanlık tarihinin en psikopat hükümdarları, şehirleri küle çevirenler, esir halkları infaz alanlarına sürenler ve işgal ettikleri toprakları toplu mezarlarla ve cesetlerle dolduranlar, intikamla geri döndüler ve devasa bir ahlaki uçuruma sebep oldular.
Bir avuç yargıcın -ki yakında tasfiye edilecekler- yurt içinde ve Uluslararası Adalet Divanı gibi uluslararası kuruluşlarda gösterdiği birkaç cesur çabaya rağmen, hukuk küçümseyici bir şekilde ihlal ediliyor. Yurt dışında vahşet. Yurt içinde vahşet.
BBC muhabiri Lucy Williamson, İsrail’in -“barışa” giden yol olarak kullandığı bir yıkım planı bağlamında-Gazze’yi model alarak Güney Lübnan’ı yok ettiğini bildiriyor.
Sadece birkaç hafta içinde Lübnan’da 1 milyondan fazla kişi yerinden edildi.Bu, kişi başına düşen mülteci sayısı açısından zaten dünyada birinci sırada yer alan bu ülkenin toplam nüfusunun beşte biri. Buna Gazze’de yerinden edilen 2 milyon ve İran’da yerinden edilen 3 milyon kişiyi de ekleyin. Toplamda 6 milyon insan evsiz kaldı.
Savaşın Gerekçeleri ve Gerçek Niyetler
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, kırk yıldır ABD'nin İran'la savaşa girmesi için lobi faaliyetleri yürütüyor. Önceki Cumhuriyetçi ve Demokrat yönetimler, büyük ölçüde Pentagon içindeki şiddetli muhalefet nedeniyle bunu reddetti; Pentagon, İran'ı varoluşsal bir tehdit olarak görmüyordu.
Ancak Donald Trump, -her ikisi de ateşli Siyonistler olan- damadı Jared Kushner, emlak geliştiricisi ve golf arkadaşı Steve Witkoff'tan oluşan beceriksiz müzakere ekibinin teşvikiyle bu tuzağa düştü. ABD ile İran arasındaki son görüşmelere katılan İngiltere'nin ulusal güvenlik danışmanı Jonathan Powell; Kushner ve Witkoff'u “İsrail'in ajanları” olarak nitelendirdi.
Savaşı protesto etmek için Ulusal Terörle Mücadele Merkezi direktörlüğü görevinden istifa eden Joseph Kent, istifa mektubunda “İran, ülkemiz için acil bir tehdit oluşturmuyordu ve bu savaşı İsrail’in ve onun güçlü Amerikan lobisinin baskısı nedeniyle başlattığımız açıktır.” diye yazdı.
İran'a karşı 28 Şubat'ta başlayan savaşın kamuoyuna sunulan gerekçeleri sürekli değişkenlik göstermiştir. İran'ın nükleer programını durdurmak mı? İran'ın balistik füze programını engellemek mi? Yoksa Marco Rubio'nun dediği gibi, İsrail saldırıya geçmeye karar verdiğinde ABD varlıklarının güvenliğini sağlamak için ABD'nin İran'a önleyici saldırılar düzenlemesi mi? İran hükümetinin kitlesel sokak protestoları sırasında yüzlerce hükümet karşıtı protestocuyu öldürerek ölümcül bir baskı uyguladığı için mi? Rejim değişikliği için mi? İran'ın sözde devlet destekli terörizmini durdurma girişimi mi? Yoksa bunlar başka bir şey için uydurulmuş bahaneler mi?
Kuşkusuz, İsrail ve ABD rejim değişikliği istiyor. Ancak burada ABD ve İsrail'in görüşleri ayrılıyor gibi görünüyor. İsrail, Irak, Suriye, Libya ve Lübnan'da olduğu gibi, İran'ın fiziksel olarak parçalanmasını, ülkenin savaşan etnik ve dinî gruplara bölünmesini, İran'ın başarısız bir devlete dönüşmesini de istiyor gibi görünüyor.
İran’daki Persler, nüfusun yaklaşık yüzde 61’ini oluştururken, çeşitli azınlık grupları ise geri kalan yüzde 39’u oluşturmaktadır. Bu etnik gruplar arasında Azeriler, Kürtler, Lurlar, Beluçlar, Araplar ve Türkmenler ile Sünniler, Hristiyanlar, Bahailer, Zerdüştler ve Yahudiler gibi dinî azınlıklar yer almaktadır. İran'ın birbirine düşman etnik ve dinî bölgeler halinde parçalanması, İsrail'i bölgedeki egemen güç haline getirecek ve ona, komşularını doğrudan işgal etmeseler bile, vekilleri aracılığıyla kontrol etme ve boyun eğdirme olanağı verecektir; bu, Büyük İsrail'e dair uzun süredir var olan arzunun bir parçasıdır. Ayrıca, yabancı devletlerin dünyanın en büyük ikinci gaz rezervine ve küresel toplamın yüzde 12'sini oluşturan petrol rezervlerine sahip İran'ı kontrol etmesini de mümkün kılacaktır.
Holokost, Hafıza ve Siyasi Araçsallık
İsrail’in Filistinlilere, Lübnanlılara ve şimdi de İranlılara karşı yürüttüğü haçlı seferi, Holokost sırasında 6 milyon Yahudi’nin katledilmesiyle gerekçelendirilmektedir. Ancak, neredeyse tüm Holokost araştırmacılarının Gazze’deki soykırımı kınamayı reddetmiş olması, Küresel Güney’de, özellikle de Filistinliler arasında gözden kaçmamıştır. Holokost’u araştırmaya ve anmaya adanmış kurumların hiçbiri, bariz tarihsel paralellikleri kurmamış veya bu toplu katliamı kınamamıştır.
Birkaç istisna dışında, Holokost araştırmacıları asıl amaçlarını ortaya koymuşlardır.Bu amaç, insan doğasının karanlık yüzünü ve hepimizin içinde barındırdığı kötülük yapma eğilimini incelemek değil, Yahudileri ebedi kurbanlar olarak kutsallaştırmak ve etnik-milliyetçi İsrail devletini yerleşimci sömürgecilik, apartheid ve soykırım suçlarından aklamaktır.
Holokost'un ele geçirilmesi, Filistinli kurbanları sırf Filistinli oldukları için savunmamak, Holokost araştırmalarının ve Holokost anıtlarının ahlaki otoritesini çökertmiştir. Bunların, soykırımı önlemek için değil, onu gerçekleştirmek için; geçmişi araştırmak için değil, bugünü manipüle etmek için araçlar olduğu ortaya çıkmıştır.
Holokost'un İsrail ve Siyonist destekçilerinin münhasır mülkiyeti olmayabileceğine dair en ufak bir kabul bile hızla bastırılır. Los Angeles'taki Holokost Müzesi, tepkiler üzerine “‘BİR DAHA ASLA’SADECE YAHUDİLER İÇİN BİR DAHA ASLA ANLAMINA GELEMEZ!” yazan bir Instagram gönderisini sildi. Siyonistlerin elinde ‘BİR DAHA ASLA’ tam da bunu ifade eder: ‘BİR DAHA ASLA’ sadece Yahudiler içindir.
Sömürgecilikten Soykırıma: Süreklilik
Aimé Césaire, ‘Sömürgecilik Üzerine Söylem’ adlı eserinde, Hitler’in sadece “beyaz adamın aşağılanmasına” öncülük ettiği ve o zamana kadar “sadece Cezayir’deki Araplar, Hindistan’daki ‘coolies’ (vasıfsız, düşük ücretli ve sözleşmeli işçiler)ve Afrika’daki zenciler için ayrılmış olan sömürgeci prosedürleri” Avrupa’ya uyguladığı için olağanüstü acımasız göründüğünü yazıyor.
Tazmanya’daki Aborjin nüfusunun neredeyse tamamen yok edilmesi, Almanların Herero ve Namaqua halklarına yönelik katliamı, 1943 Bengal kıtlığı -O dönemki İngiliz Başbakanı Winston Churchill, Hinduları “canavarca bir dine sahip canavarca bir halk” olarak nitelendirmişti.- ve Hiroşima ile Nagazaki’deki sivil hedeflere atılan atom bombaları, “Batı medeniyeti” hakkında temel bir gerçeği ortaya koymaktadır:
Soykırım bir istisna değildir, Batı “medeniyetinin” DNA’sında kodlanmıştır.
Şair Langston Hughes, “Amerika’da zencilere faşizmin ne olduğunu anlatmaya gerek yok. Biz biliyoruz. İskandinav üstünlüğü ve ekonomik baskı teorileri bizim için uzun zamandır gerçektir.” demişti.
Naziler, Nürnberg yasalarını oluştururken, bunları siyahların haklarını elinden almak için tasarlanmış yasaları örnek aldılar. Amerika’nın, ABD topraklarında yaşamalarına rağmen Amerikan yerlilerine ve Filipinlilere vatandaşlık vermeyi reddetmesi, Yahudilerin vatandaşlıklarını elinden alan Alman faşistleri tarafından taklit edildi. Irklar arası evliliği suç sayan Amerikan ırklar arası evlilik yasakları, Alman Yahudileri ile Aryanlar arasındaki evlilikleri yasadışı hale getirmenin itici gücü oldu. Amerikan hukuk sistemi, yüzde bir oranında siyah atası olan herkesi -sözde “tek damla kuralı”- siyah olarak sınıflandırıyordu. Naziler ise ironik bir şekilde daha esnek davranarak üç veya daha fazla Yahudi büyükbabası olan herkesi Yahudi olarak sınıflandırdı.
Bu nedenle Meksika, Çin, Hindistan, Avustralya, Kongo ve Vietnam gibi ülkelerdeki sömürgecilik projelerinin milyonlarca yerli kurbanı, Yahudilerin kendi mağduriyetlerinin benzersiz olduğu yönündeki anlamsız iddialarına kulak asmamaktadır. Onlar da soykırımlara maruz kalmışlardır, ancak bu soykırımlar Batılı failler tarafından önemsizleştirilmekte ya da hiç kabul edilmemektedir.
İsrail ve Aşırı Sağcı Devlet Modeli
İsrail, Hristiyan faşistlerin ve aşırı sağın kendileri için kurmayı hayal ettikleri etnik-milliyetçi devleti somutlaştırmaktadır; bu devlet, siyasi ve kültürel çoğulculuğu, ayrıca hukuki, diplomatik ve etik normları reddetmektedir. İsrail, insani hukuka sırtını dönmüş ve insanlık için birer kirletici olarak damgalananları toplumundan “temizlemek” için ayrım gözetmeksizin ölümcül güç kullanması nedeniyle aşırı sağ tarafından hayranlıkla karşılanmaktadır.
1944'ten 1945'e kadar Auschwitz'de tutsak kalan ve ‘Auschwitz'de Hayatta Kalmak’ kitabını yazan Primo Levi'yi rahatsız eden, Holokost'un benzersiz olduğu yönündeki bu çarpıtmaydı. Levi, İsrail’in apartheid devletine ve Filistinlilere yönelik muamelesine şiddetle karşı çıkıyordu. Shoah’ı(Yahudi soykırımını -Holokost- tanımlamak için kullanılan İbranice bir kelimedir.)“hayatta kalanlarda nefret olarak devam eden ve herkesin iradesine aykırı olarak intikam arzusu, ahlaki çöküş, inkâr, yorgunluk, boyun eğme gibi binlerce şekilde ortaya çıkan tükenmez bir kötülük kaynağı” olarak görüyordu.
Levi, kurban ile zalim arasındaki çizginin çok ince olduğunu anlamıştı. Hepimiz isteyerek cellat olabiliriz. Yahudi olmak ya da Holokost’tan kurtulan olmak, doğası gereği ahlaki bir şey değildir. Levi, bu nedenle İsrail’de istenmeyen kişi ilan edildi.
Siyonistler, Holokost’ta ve Yahudi devletinde bir amaç ve anlam duygusunun yanı sıra, bayat bir ahlaki üstünlük bulurlar. 1967 savaşından sonra, İsrail’in Gazze’yi, Doğu Kudüs dâhil Batı Şeria’yı, Suriye’nin GolanTepeleri’ni ve Mısır’ın Sina Yarımadası’nı ele geçirmesiyle, Amerikalı sosyolog NathanGlazer’in onaylayarak gözlemlediği gibi, İsrail “Amerikalı Yahudilerin dini” haline geldi. Holokost, onların “ahlaki sermayesi” oldu.
Eşsiz bir acı, eşsiz bir hak doğurur.
İsrail’in hayatta kalma adı altında -“var olma hakkı” adına- işlediği her suç, bu eşsizliğin adı altında meşrulaştırılır. Hiçbir sınır yoktur. Dünya siyah ve beyazdır; Nazizm’e karşı bitmek bilmeyen bir savaştır bu ve bu Nazizm, İsrail’in hedef aldığı kişiye göre şekil değiştirir. Bu kan dökme arzusuna karşı çıkmak, antisemit olmak ve Yahudilere yönelik bir başka soykırımı kolaylaştırmak anlamına gelir.
Bu basitleştirici formül sadece İsrail’in çıkarlarına hizmet etmekle kalmaz, aynı zamanda kendi soykırımlarını gerçekleştiren ve bunları da gizlemeye çalışan sömürgeci güçlerin çıkarlarına da hizmet eder.
Nazi Holokost’unun kutsallaştırılması tuhaf bir karşılıklı çıkar ilişkisi sunar. İsrail devletini silahlandırmak ve finanse etmek, suçlarını kınayacak BM kararlarını ve yaptırımlarını engellemek ve Filistinlileri ve onların destekçilerini şeytanlaştırmak, Yahudiler için kefaret ve desteğin kanıtı haline gelir. Buna karşılık İsrail, Batı'yı Holokost sırasında Yahudilerin çektikleri acılara karşı kayıtsızlığından, Almanya'yı ise bunu gerçekleştirmiş olmaktan aklamaktadır. Almanya, bu kutsal olmayan ittifakı, Nazizm’i, Alman sömürgecilerin şu anda Namibya olarak bilinen Alman Güneybatı Afrika'sında Nama ve Herero halklarına karşı gerçekleştirdiği soykırım da dâhil olmak üzere, Alman tarihinin geri kalanından ayırmak için kullanmaktadır.
İsrailli tarihçi ve soykırım uzmanı Raz Segal şöyle yazıyor: “Böyle bir ‘sihir’, İsrail’in Filistinlilere karşı soykırım uyguladığı tam o anda, Filistinlilere yönelik ırkçılığı meşrulaştırıyor. Dolayısıyla Holokost’un benzersizliği fikri, Holokost’a yol açan dışlayıcı milliyetçiliği ve yerleşimci sömürgeciliğine karşı çıkmak yerine, bunları yeniden üretiyor.”
New Jersey’deki Stockton Üniversitesinde Holokost ve Soykırım Çalışmaları programının direktörü olan Prof. Segal, 13 Ekim 2023’te Gazze’deki savaş hakkında “Soykırımın Tipik Bir Örneği” başlıklı bir makale yazdı.
Aile üyeleri Holokost’ta hayatını kaybeden İsrailli bir Holokost akademisyeninin bu kınaması, oldukça yalnız bir duruştu.
Prof.Segal, İsrail hükümetinin Filistinlilerin Gazze’nin kuzeyini derhal tahliye etmesini talep etmesinde ve İsrailli yetkililerin Filistinlileri kan donduran bir şekilde şeytanlaştırmasında -Savunma Bakanı, İsrail’in “insan hayvanlarla savaştığını” söyledi.- soykırımın kokusunu aldı.
“Önleme ve ‘bir daha asla’ kavramının özü şudur: Öğrencilerimize öğrettiğimiz gibi, bazı uyarı işaretleri vardır ve bunları fark ettiğimiz anda, henüz soykırım aşamasına gelmemiş olsa bile, soykırıma dönüşebilecek süreci durdurmak için harekete geçmemiz gerekir.” dedi Segal.
Prof. Segal dürüstlüğünün bedelini ödedi. Soykırımı kınamayan Minnesota Üniversitesi Holokost ve Soykırım Araştırmaları Merkezinin başkanlığı teklifi geri çekildi.
Prof. Segal ve ben, İsrail devletine yönelik eleştiriyi antisemitizmle eşdeğer gören Uluslararası Holokost Anma İttifakı (IHRA) tasarısının kabulüne karşı Trenton’daki eyalet başkentinde ifade verdiğimizde, Siyonistler tarafından yuhalandık ve mikrofonlarımız komite başkanı tarafından kesildi. Orada, bu tasarının ifade özgürlüğünü kısıtlayacağını savunurken, gerçek zamanlı olarak ifade özgürlüğümüzden mahrum bırakılıyorduk.
Soykırım, antropolog Arjun Appadurai'nin “küreselleşmenin kazananları için dünyayı hazırlamaya yönelik, kaybedenlerin rahatsız edici gürültüsünü ortadan kaldıran” “kapsamlı bir küresel Malthusçu düzeltme” olarak adlandırdığı sürecin bir sonraki aşamasıdır.
İsrail, soykırımını sürdürürken ABD ve Avrupa ülkeleri tarafından sağlanan finansman ve silah desteği, İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası hukuk düzenini fiilen çökertmiştir. Bu düzenin artık hiçbir inandırıcılığı kalmamıştır. Batı artık kimseye demokrasi, insan hakları veya Batı medeniyetinin sözde erdemleri hakkında ders veremez. Bir ulus olarak demokrasi, eşitlik ve insan haklarını desteklediğimiz yönündeki bu aldatmaca artık sona erdi.
Pankaj Mishra şöyle yazıyor: “Gazze, baş dönmesi, kaos ve boşluk hissi uyandırırken, aynı zamanda sayısız güçsüz insan için yirmi birinci yüzyılda siyasi ve ahlaki bilincin temel koşulu haline geliyor; tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nın Batı’daki bir nesil için olduğu gibi.”
Yedi yıl boyunca muhabir olarak çalıştığım İsrail ve Filistin’den haber yapan hiçbirimiz bu soykırımı öngörmemiştik. Yine de Siyonist projenin merkezinde yatan soykırım dürtüsünün -İsrail toplumunun büyük kesimlerinin tüm Filistinlileri ortadan kaldırma ve sürgün etme arzusunun- son derece farkındaydık. Bu soykırım dürtüsü, Siyonizm’in başlangıcından beri oradaydı.
Dilbilim profesörü ve Nazi yönetimi altında yaşayan bir Berlin hahamının oğlu olan Victor Klemperer, günlüğüne şöyle yazmıştı: “Bana göre, M.S. 70’teki (Titus’un Kudüs’ü yıktığı) Yahudi devletine geri dönmek isteyen Siyonistler, Naziler kadar iğrençtir. Kan peşinde koşmaları, eski ‘kültürel kökleri’, kısmen ikiyüzlü, kısmen de kalın kafalı bir şekilde dünyayı geriye döndürme çabalarıyla, onlar tamamen nasyonal sosyalistlerle eşdeğer.”
Şiddetin bir Yahudi erdem, intikamın ise ilahi bir emir olduğunu iddia eden aşırılıkçı haham Meir Kahane hakkında haber yaptım. Ben İsrail’de görev yaparken, İsrail hükümeti onun seçimlere aday olmasını yasaklamıştı.
Kahane, 5 Kasım 1990’da New York’ta suikasta kurban gitti. İsrail’deki Kach Partisi, dört yıl sonra Brooklyn doğumlu bir doktor ve Kach üyesi olan Baruch Goldstein’ın Hebron’daki İbrahim Camii’ne girip ibadet edenlere ateş açarak 29 Filistinliyi öldürmesinin ardından yasaklandı. Yüzbaşı üniforması giyen Goldstein, ibadet edenler tarafından etkisiz hale getirildi ve dövülerek öldürüldü. New York'taki editörlerim tarafından hayatta kalanlarla röportaj yapmam için gönderildim. Yazımı aldıklarında, Goldstein'ın “Filistinlilere yönelik şikâyetlerini haklı gösteren” Yahudi yerleşimcilerle daha fazla röportaj yapmamda ısrar ettiler; bu, dengeleme oyununun bir parçasıydı ama aslında gerçeği gizleme çabasıydı.
Kach, katliama destek veren açıklamalarının ardından, Amerika Birleşik Devletleri tarafından terör örgütü ilan edildi.
Ancak Kahanizm ölmedi. Yahudi aşırılıkçılar ve yerleşimciler tarafından beslendi.
Kach’ın ırkçı hoşgörüsüzlüğü ve Filistinlilere karşı kitlesel şiddet çağrıları, İsrail toplumunun giderek daha geniş kesimlerine yayıldı. 7 Ekim saldırılarının ardından neredeyse evrensel bir kabul gördü.
Bu hoşgörüsüzlüğü, Filistinlilerle barış anlaşması müzakereleri yürüten İzak Rabin'e karşı yarıştığı sırada, AIPAC ile bağlantılı sağcı Amerikalılardan cömert finansman alan Netanyahu'nun düzenlediği siyasi mitinglerde gördüm. Netanyahu'nun destekçileri, Kahane'den esinlenen “Araplara ölüm!” ve “Rabin'e ölüm!” gibi sloganlar attılar. Nazi üniforması giydirilmiş Rabin'in kuklasını yaktılar. Netanyahu, Rabin için düzenlenen sahte cenaze töreninin önünde yürüdü.
Rabin, 4 Kasım 1995 tarihinde bir Yahudi fanatik tarafından suikasta kurban gitti.
1996'da ilk kez başbakan olan Netanyahu, siyasi kariyeri boyunca, oturma odasının duvarına Goldstein'ın portresini asan Itamar Ben-Gvir, Bezalel Smotrich, AvigdorLieberman, Gideon Sa'ar ve Naftali Bennett gibi Yahudi aşırılıkçılarlaittifak yaptı.
Revizyonist Siyonizm'in kurucusu Vladimir Jabotinsky'nin yardımcısı olarak çalışan ve Benito Mussolini tarafından “iyi bir faşist” olarak nitelendirilen Netanyahu'nun babası Benzion, İsrail'i tarihî Filistin topraklarının tamamını ele geçirmeye çağıran Herut Partisinin liderlerinden biriydi. Herut Partisini kuranların çoğu, İsrail devletinin kurulduğu 1948 savaşı sırasında terörist saldırılar düzenledi. Albert Einstein, Hannah Arendt, Sidney Hook ve diğer Yahudi entelektüeller, The New York Times’ta yayınlanan bir açıklamada Herut Partisini “örgütlenme, yöntemler, siyasi felsefe ve toplumsal çekicilik açısından Nazi ve faşist partilere çok benzeyen” bir parti olarak tanımladılar.
Siyonist proje içinde, Amerikan toplumundaki faşizm akımını yansıtan, her zaman şiddetli bir Yahudi faşizmi akımı olmuştur. Ne yazık ki bu faşist akımlar yükselişte.
Gazze’yi yerle bir etme kararı, Kahane hareketinin mirasçıları olan aşırı sağcı Siyonistlerin uzun zamandır hayalini kurdukları bir şeydi. Yahudi kimliği ve Yahudi milliyetçiliği, Nazilerin “kan ve toprak” ideolojisinin Siyonist versiyonlarıdır. Yahudi üstünlüğü, Netanyahu’nun İsrailliler tarafından katledilen İncil’deki Amaleklilere benzettiği Filistinlilerin katledilmesi gibi, Tanrı tarafından kutsanmıştır. Avrupalılar ve Amerikan kolonilerindeki Avrupa kökenli Amerikalılar, Amerikan yerlilerine karşı işledikleri soykırımı meşrulaştırmak için aynı İncil pasajını kullanmışlardır.
Yok edilmesi planlanan düşmanlar -genellikle Müslümanlar- kötülüğü somutlaştıran insanlık dışı varlıklardır. Şiddet ve şiddet tehdidi, Yahudi milliyetçiliğinin büyülü çemberinin dışında kalanların anladığı tek iletişim biçimidir.
Filistinliler sürgün edildiğinde Mesih'in kurtarışı gerçekleşecek. Yahudi aşırılıkçılar, Müslümanlar için en kutsal üç yerden biri olan ve M.S. 70'te Roma ordusu tarafından yıkılan İkinci Yahudi Tapınağı'nın kalıntıları üzerine inşa edildiği iddia edilen el-Aksa Camii'nin yıkılmasını talep ediyor. Bu aşırılıkçılar, caminin yerine bir “üçüncü” Yahudi tapınağının inşa edilmesini istiyor; bu hamle, Müslüman dünyasını ateşe verecektir. Fanatiklerin “Yahudiye ve Samiriye” olarak adlandırdığı Batı Şeria, İsrail tarafından ilhak ediliyor. Ultra-Ortodoks Shas ve Birleşik Tora Yahudiliği partileri tarafından dayatılan dinî yasalarla yönetilen İsrail, yakında İran’daki despotik teokrasinin aynısı haline gelecektir.
James Baldwin, doğuştan gelen barbarlığımıza doğru bu gerilemeyi önceden sezmişti. O, “esirlerinden çaldıklarını elinde tutmak için mücadele eden ve aynaya bakamayan Batı halklarının, dünya çapında bir kaos yaratma ihtimalinin çok yüksek olduğunu” ve bunun “eğer gezegendeki yaşamı sona erdirmezse dünyanın daha önce hiç görmediği türden bir ırk savaşına yol açacağını ve henüz doğmamış nesillerin isimlerimizi sonsuza dek lanetleyeceğini” uyarmıştı.
Son Perde: İçerideki Çöküş ve Seçim
İran, Lübnan ve Gazze’deki vahşet, kendi ülkemizde karşı karşıya olduğumuz vahşetin aynısıdır. Buralarda soykırım, toplu katliam ve sebepsiz savaş yürütenler, demokratik kurumlarımızı parçalayanlarla aynı kişilerdir.
İranlılar, Lübnanlılar ve Filistinliler bu canavarları yatıştırmanın mümkün olmadığını biliyorlar. Küresel elitler hiçbir şeye inanmıyorlar. Hiçbir şey hissetmiyorlar. Onlara güvenilemez. Tüm psikopatların temel özelliklerini sergiliyorlar: yüzeysel çekicilik, büyüklük ve kendini beğenmişlik, sürekli uyarılma ihtiyacı, yalan söyleme, aldatma, manipülasyon eğilimi ve pişmanlık/suçluluk hissetmeme. Empati, dürüstlük, şefkat ve özveri gibi erdemleri zayıflık olarak görürler. “Ben, ben, ben” inancıyla yaşarlar.
“Milyonlarca insanın aynı kötü alışkanlıkları paylaşması, bu alışkanlıkları erdem haline getirmez; bu kadar çok hatayı paylaşmaları, bu hataları doğru yapmaz ve milyonlarca insanın aynı zihinsel patoloji biçimlerini paylaşması, bu insanları akıl sağlığı yerinde kılmaz.” diye yazıyor Erich Fromm, “Akıl Sağlığı Yerinde Toplum” adlı kitabında.
Neredeyse üç yıldır Gazze’de kötülüğe tanık oluyoruz. Şimdi İran’da izliyoruz. Lübnan’da izliyoruz. Bu kötülüğün siyasi liderler ve medya tarafından mazur gösterildiğini veya maskelendiğini görüyoruz.
New York Times, -Orwell’den bir sayfa gibi- muhabirlere ve editörlere Gazze hakkında yazarken “mülteci kampları”, “işgal altındaki topraklar”, “etnik temizlik” ve tabiî ki “soykırım” terimlerinden kaçınmalarını söyleyen bir iç yazı gönderdi.
Bu kötülüğü adlandıran ve kınayanlar, yurt içinde ve yurtdışındaki kampüslerde kamp kuran kahraman öğrenciler de dâhil olmak üzere, karalanıyor, kara listeye alınıyor ve tasfiye ediliyor. Tutuklanıyor ve sınır dışı ediliyorlar. Üzerimize, tüm otoriter devletlerin sessizliği gibi, boğucu bir sessizlik çöküyor. Bunun nereye varacağını biliyoruz. Görevini yerine getirmezsen, İran'a karşı savaşı desteklemezsen, soykırım suçuna karşı sesini yükseltirsen, Trump'ın Federal İletişim Kurumu(FCC) Başkanı BrendanCarr'ın önerdiği gibi yayın lisansının iptal edildiğini görürsün.
Düşmanlarımız var. Filistin’de değiller. Lübnan’da değiller. İran’da değiller. Buradalar. Aramızda. Hayatlarımızı onlar belirliyor. İdeallerimize ihanet ediyorlar. Ülkemize ihanet ediyorlar. Köleler ve efendilerden oluşan bir dünya hayal ediyorlar. Gazze sadece başlangıç. İçeriden reform için hiçbir mekanizma yok. Ya engel oluruz ya da teslim oluruz.
Elimizde kalan tek seçenek bunlar.
* Bu yazı, Chris Hedges’in 25 Mart 2026 tarihinde Princeton Üniversitesindeki konuşmasının deşifresinden oluşturulmuştur.
* Chris Hedges, Amerikalı bir gazeteci, yazar ve savaş muhabiridir. Amerikan dış politikası, kurumsal güç odakları, sosyal adalet ve savaşın psikolojisi üzerine yazdığı yazılarla tanınır.
Brave New Europe / 29 Mart 2026 / Çeviren: Barış Hoyraz

