İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Donald Trump’ı, İran’a karşı bir savaşın 18 ay önce Lübnan’da yaşanan çağrı cihazı saldırısına çok benzer şekilde gelişeceği konusunda ikna etmiş olmalı.
İki ordunun ortak çabasıyla Tahran’daki lider kadrosu ortadan kaldırılacak ve bu kadro, İsrail’in Lübnanlı grubun manevi lideri ve askerî stratejisti Hasan Nasrallah’ı suikastla öldürdükten sonra Hizbullah’ın çöktüğü gibi -ya da o zaman öyle göründüğü gibi- parçalanacaktı.
Eğer öyleyse Trump bu hileye tamamen kanmış demektir. Kendisinin, “Ortadoğu’yu yeniden şekillendirecek” ABD başkanı olacağını varsaymıştı. Bu, 20 yıldan fazla bir süre önce George W. Bush’un İsrail ile birlikte aynı hedefi gerçekleştirmekteki feci başarısızlığından bu yana, öncüllerinin çekindiği bir görevdi.
Netanyahu, Trump’ın dikkatini Lübnan’da İsrail’in sözde “cesur başarısına” yönlendirdi. ABD Başkanı ise başka bir yere, yani Gazze’de İsrail’in muazzam ahlaki ve stratejik başarısızlığına bakmalıydı.
Orada İsrail, iki yıl boyunca bu küçük kıyı bölgesini yerle bir etti, halkı aç bıraktı ve okullar ile hastaneler dâhil tüm sivil altyapıyı yok etti.
Netanyahu, İsrail’in Gazze’nin sivil hükümeti ve yirmi yıldır İsrail’in bölgedeki yasadışı işgali ve ablukasına boyun eğmeyi reddeden silahlı direniş hareketi olan Hamas’ı “ortadan kaldırdığını” kamuoyuna açıkladı.
Gerçekte, hemen hemen her hukuk ve insan hakları uzmanının uzun zaman önce vardığı sonuç gibi, İsrail’in aslında yaptığı şey soykırımdı ve bu süreçte, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemi yöneten savaş kurallarını çiğniyordu.
Ancak İsrail'in Gazze'yi yıkmaya başlamasından iki buçuk yıl sonra, Hamas sadece ayakta kalmakla kalmadı, aynı zamanda enkazın kontrolünü de ele geçirdi.
İsrail, Gazze halkının hapsedildiği toplama kampının boyutunu yaklaşık yüzde 60 oranında küçültmüş olabilir, ancak Hamas yenilgiye uğramaktan çok uzak.
Aksine, güvenli bir bölgeye çekilen ve buradan Gazze'de hayatta kalanlara karşı yıpratma savaşını yeniden başlatan taraf İsrail'dir.
Beklenmedik Gelişmeler
İran’a karşı yasadışı bir savaş başlatıp başlatmama konusunu değerlendirirken Trump, İsrail’in -ABD’nin Detroit kentiyle aynı büyüklükteki bu küçük bölgeyi- iki yıl boyunca havadan bombaladıktan sonra Hamas’ı yok etmede tamamen başarısız olduğunu göz önünde bulundurmalıydı.
Washington’un İsrail’e sınırsız mühimmat tedarik ettiği düşünülürse bu başarısızlık daha da çarpıcı hale geliyordu.
İsrail kara kuvvetlerinin gönderilmesi bile Hamas'ın direnişini bastıramadı. Trump yönetiminin öğrenmesi gereken stratejik dersler bunlardı.
İsrail Gazze'yi askerî olarak ezip geçemediğine göre, Washington neden İran'da bunu yapmanın daha kolay olacağını düşünsün ki?
Ne de olsa İran, Gazze’den 4500 kat daha büyük. Nüfusu ve ordusu 40 kat daha fazla. Ve elinde Hamas’ın ev yapımı roketleri değil, korkutucu bir füze cephaneliği var.
Ancak daha da önemlisi, Trump’ın şu anda pahalıya mal olan bir dersle öğrendiği gibi, İran -izole edilmiş Gazze’deki Hamas’ın aksine- dünyayı sarsacak sonuçlar doğuracak stratejik kozlara sahip.
Tahran, Washington’un tırmanma merdivenini basamak basamakçıkmasına ayak uyduruyor: Körfez devletlerindeki ABD askeri altyapısını ve enerji şebekeleri ile tuzdan arındırma tesisleri gibi kritik sivil altyapıyı vurmaktan dünyanın petrol ve enerji kaynaklarının büyük bir kısmının taşındığı geçit olan Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya kadar.
Tahran şu anda, Batı’nın on yıllardır İran’a uyguladığı yaptırımlarla iç ekonomisini ayakta tutmak için gerekli temel ihtiyaçlardan mahrum bıraktığı gibi, küresel ekonominin çarklarını döndürmek için gereken yakıtı elinden alarak dünyaya yaptırım uyguluyor.
Gazze’nin düz, kumlu topraklarının altındaki tünel ağından savaşmak zorunda kalan Hamas’ın aksine, İran’ın elinde askerî açıdan büyük avantaj sağlayan bir arazi yapısı var.
Hürmüz Boğazı boyunca uzanan granit kayalıklar ve dar koylar, sürpriz saldırılar düzenlemek için sonsuz sayıda korunan alan sağlıyor. İç kesimlerdeki geniş dağ sıraları, ABD ve İsrail'in İran'dan teslim etmesini talep ettiği zenginleştirilmiş uranyum, askerler, insansız hava aracı ve füze fırlatma rampaları ve silah üretim tesisleri için sayısız saklanma yeri sunuyor.
ABD ve İsrail, İran’ın görünür askerî altyapısını yerle bir ediyor, ancak -tıpkı İsrail’in Gazze’yi işgal ettiğinde keşfettiği gibi- gözden uzak olanların ne olduğunu neredeyse hiç bilmiyorlar.
Ancak bir şeyden emin olabilirler: On yıllardır bu savaşa hazırlanan İran, işgal etmeye cesaret ederlerse pek çok sürpriz hazırlamıştır.
Trump'a Güven Yok
ABD'nin baş narsisti Trump'ın temel sorunu, olayların kontrolünün artık elinde olmamasıdır; her sözüyle petrol piyasalarının iniş çıkışları eşliğinde sadece ailesini ve arkadaşlarını zenginleştiren, saldırganlık ve uzlaşma arasında gidip gelen bir dizi kısa demeç dışında.
Trump, Netanyahu’nun ikna çabalarına kapıldığı anda askerî mücadelenin kontrolünü kaybetti.
Dünyanın en güçlü ordusunun başkomutanı olabilir, ancak şimdi kendini beklenmedik bir şekilde iki ateş arasında kalmış bir durumda buldu.
Başlattığı yasadışı savaşı sona erdirmek konusunda büyük ölçüde güçsüz durumda. Artık olayları başkaları yönlendiriyor. Savaştaki başlıca müttefiki İsrail ve resmî düşmanı İran, tüm önemli kozları elinde tutuyor. Trump, cesur sözlerine rağmen, onların rüzgârında sürükleniyor.
Defalarca yapmak üzere olduğunu ima ettiği gibi zafer ilan edebilir. Ancak, cinleri şişeden çıkardıktan sonra, çatışmayı sona erdirmek için aslında yapabileceği çok az şey var.
ABD'den farklı olarak İsrail ve İran; her ikisinin de acıya tahammül gösterebildikleri sürece savaşın devam etmesinde çıkarları var. Her iki rejim de -farklı nedenlerle- aralarındaki mücadelenin varoluşsal olduğuna inanıyor.
İsrail, İran'ın İsrail'in nükleer güç statüsüne ulaşmasıyla Ortadoğu'daki askerî dengelerin eşitlenmesi durumunda, Tel Aviv'in artık Washington'un kulağına özel olarak fısıldayamayacağından korkuyor.Artık bölgede istediği gibi terör yayamayacaktır. Ve Filistinlilere soykırım uygulamak ve etnik temizlik yapmak gibi tercih ettiği plan yerine, onlarla bir uzlaşmaya varmak zorunda kalacaktır.
Benzer şekilde İran da son deneyimlerine dayanarak ABD'ye ve özellikle Trump'a İsrail'den daha fazla güvenilemeyeceği sonucuna varmıştır.
2018 yılında, ilk görev döneminde ABD Başkanı, selefi Barack Obama tarafından imzalanan nükleer anlaşmayı yırtıp attı. Geçen yaz Trump, müzakereler sürerken İran’a hava saldırıları düzenledi. Ardından geçen ayın sonlarında, arabuluculara göre yeniden başlayan müzakereler başarıya ulaşmak üzereyken bu savaşı başlattı.
Trump'ın sözlerinin hiçbir değeri yok. Yarın şartları kabul edebilir, ama Tahran altı ay sonra yeni bir saldırı dalgasıyla karşı karşıya kalmayacağından nasıl emin olabilir?
İran, son yirmi yılda Gazze'nin başına gelenlere bakıyor. İsrail, önce bölgeyi abluka altına aldı ve toplama kampında sessiz kalmayı reddeden halkı giderek daha da ağırlaştırılan bir açlık rejimine tâbi tuttu.Ardından İsrail, birkaç yılda bir “çim biçmeye” başladı; yani, hava saldırılarıyla bu bölgeyi bombaladı. Ve sonunda İsrail, bir soykırım başlattı.
İran liderleri bu yola girme riskini göze almak istemiyor.Bunun yerine, ABD'ye yakın zamanda unutamayacağı bir ders vermesi gerektiğine inanıyorlar. İran, küresel ekonomiye ve Körfez'deki ABD'nin müttefik devletlerine o kadar büyük bir yıkım yaşatmak istiyor ki Washington devamını düşünmeye cesaret edemesin.
Bu hafta New York Times, İran'ın saldırıları sonucunda bölgedeki 13 ABD askerî üssünden birçoğunun “neredeyse yaşanmaz hale geldiğini” bildirdi. Körfez'deki 40 bin Amerikan askeri, “otellere ve ofis alanlarına” yerleştirilmek zorunda kaldı; bunların arasında “Avrupa'ya kadar uzak yerlere” dağıtılan binlerce asker de bulunuyor.
Ateşi Körüklemek
Her geçen gün daha da netleştiği üzere, İran konusunda ABD ile İsrail’in çıkarları artık birbiriyle çelişiyor.
Trump, küresel bir ekonomik bunalımı ve bununla birlikte iç destek tabanının çöküşünü önlemek için piyasalara bir an önce sükûneti geri getirmeli. İstikrarı yeniden tesis etmenin bir yolunu bulmak zorunda.
Hava saldırılarının ne Ayetullahları ne de Devrim Muhafızlarını yerinden etmeyi başaramaması üzerine, önünde iki seçenek kaldı: Ya geri adım atıp İran'la aşağılayıcı müzakerelere girmek ya da kara harekâtı düzenleyerek rejimi devirmeye çalışmak ve kendi seçtiği bir lideri dayatmak.
Ancak İran'ın ABD'ye zarar vermeyi henüz bitirmemiş olması ve Trump'ın iyi niyetine güvenmek için hiçbir nedeni olmaması nedeniyle Washington kaçınılmaz olarak ikinci yola doğru sürükleniyor.
Öte yandan İsrail, kendisini başlangıç noktasına geri götürecek ilk seçenek olan müzakerelere şiddetle karşı çıkıyor. Ve ikinci seçeneğin gerçekleştirilemez olduğundan şüpheleniyor.
Gazze'den çıkarılan en önemli ders, İran'ın geniş arazisinin işgalci birlikleri görünmeyen bir düşmanın saldırısına karşı savunmasız bırakacağıdır.
Ve Batılılar bunu hiç duymamış olsa daİranlılar arasında liderliğe çok fazla destek var. İsrail ve ABD'nin, kendi halkının bombalanmasını kenardan güvenle alkışlayan tahtın varisi Rıza Pehlevi'yi halka dayatması imkânsızdır.
İsrail bu savaşı tamamen farklı bir gündemle başlattı. İran’da istikrar değil, kaos peşinde. Gazze ve Lübnan’da bunu yaratmaya çalışıyordu; İran’da da aynı sonucu hedeflediğine dair her türlü işaret mevcut.Washington’da bu durum çoktan anlaşılmış olmalıydı.
Bu hafta, Joe Biden'ın eski ulusal güvenlik danışmanı Jake Sullivan, İran konusunda deneyimli eski bir İsrail askerî istihbarat yetkilisi olan Danny Citrinowicz'in, Netanyahu'nun amacının “sadece İran'ı parçalamak, kaos yaratmak” olduğu yönündeki son açıklamalarına atıfta bulundu. Neden? Sullivan, “Çünkü onlar açısından, parçalanmış bir İran, İsrail için daha az tehdit teşkil ediyor.” diyor.
İşte bu yüzden İsrail, daha önce Gazze’de yaptığı gibi İranlı liderleri suikastlarla öldürmeye devam ediyor; çünkü onların yerini daha da saldırgan figürlerin alacağını biliyor. İsrail, diyaloga açık pragmatistlerden ziyade, müzakereyi reddeden, radikalleşmiş ve intikam peşinde olan liderler istiyor.
Bu yüzden İsrail, Gazze'de yaptığı ve şu anda Lübnan'da yaptığı gibi, İran'daki sivil altyapıyı hedef alıyor; umutsuzluk aşılamak, bölünmeyi körüklemek ve Tahran'ı misilleme yapmaya kışkırtmak, İran'ın Körfez komşularının öfkesini daha da tırmandırmak ve ABD'yi daha da derine çekmek için.
İşte bu yüzden İsrail, iç çöküşün alevlerini daha da yükseltebileceği umuduyla, Gazze ve Lübnan'da yaptığı gibi, İran'da ve çevresindeki azınlık gruplarıyla gizlice irtibat kuruyor ve şüphesiz onları silahlandırıyor.
Kendi iç çatışmalarıyla boğuşan, iç savaş halindeki devletler İsrail için pek bir tehdit oluşturmuyor.
Kafa Karıştırıcı Mesajlar
Her zamanki gibi Trump kafa karıştırıcı mesajlar gönderiyor. Kara harekâtı için asker toplarken -kiminle olduğu belirsiz de olsa- bir yandan müzakere etmeye çalışıyor.
ABD Başkanı’nın niyetini analiz etmek zor çünkü sözleri stratejik açıdan hiç mantıklı değil.
Geçen çarşamba gecesi Washington'da bir bağış etkinliğinde İran'ın “anlaşmayı çok istediğini” söyledi, ardından da “Bunu söylemeye korkuyorlar çünkü kendi halkları tarafından öldürüleceklerini düşünüyorlar. Ayrıca bizim tarafımızdan öldürüleceklerinden de korkuyorlar.” diye ekledi.
Bu, kendi otoritesini sağlamlaştırmak ve bölgede düzeni yeniden tesis etmek isteyen bir süper gücün mantığı değildir. Bu, köşeye sıkışmış bir mafya patronunun mantığıdır; son bir çaresiz hamlesinin rakiplerinin planlarını yeterince bozarak durumu kendi lehine çevirebileceğini ummaktadır.
Bu hamle, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinden yaptığı petrol ihracatının ana merkezi olan Hark Adası’nı işgal etmek üzere ABD özel kuvvetlerini gönderme planı gibi görünüyor.
Trump, adayı rehin alarak Tahran'dan boğazı yeniden açmasını, aksi takdirde kendi petrolüne erişimini kaybetmesini talep edebileceğini düşünüyor gibi görünüyor.
Diplomatlara göre İran, boğaz üzerindeki kontrolünü devretmeyi reddetmekle kalmıyor, Trump'a koz vermek yerine adayı -ve adadaki ABD güçlerini- topyekûn bombalamakla tehdit ediyor. Tahran ayrıca, bölgeden petrol sevkiyatı için hayati önem taşıyan ikinci bir su yolu olan Kızıldeniz'deki gemileri hedef almaya başlayacağı konusunda uyarıda bulunuyor.
Hâlâ oynayabileceği kartları var.
Bu, Trump'ın kazanmakta zorlanacağı bir cesaret oyunu. Tüm bunlar, İsrail liderliğini rahat bir konumda bırakıyor.
Trump gerilimi tırmandırırsa İran da aynısını yapacaktır. Trump zafer ilan ederse İran, işlerin ne zaman duracağına kendisinin karar verdiğini vurgulamak için ateş etmeye devam edecektir. Ve ABD’nin Tahran’a büyük tavizler vermesi gibi olasılığı düşük bir durumda bile, İsrail’in ateşi yeniden alevlendirmek için pek çok yolu vardır.
Aslında, Batı medyası tarafından neredeyse hiç haber yapılmasa da İsrail bu yangınları şimdiden aktif olarak körüklemektedir.
Gazze'yi yerle bir etmeyi örnek alarak Güney Lübnan'ı yok ediyor ve emperyalist ‘Büyük İsrail’ gündemine uygun olarak Litani Nehri'nin güneyindeki toprakları ilhak etmeye hazırlanıyor.
Hâlâ Gazze'deki Filistinlileri öldürüyor, toplama kampının boyutlarını küçültüyor ve yardım, gıda ve yakıt sevkiyatını engelliyor.
Ve İsrail, bir zamanlar Filistin devletinin belkemiği olduğu varsayılan bölgenin etnik temizliğine hazırlık sadedinde işgal altındaki Batı Şeria'da Filistin köylerine yönelik yerleşimci-milis pogromlarını yoğunlaştırıyor.
Biden'ın kıdemli danışmanı Sullivan, İsrail'in “parçalanmış İran” vizyonunun Amerika'nın çıkarlarına uygun olmadığını belirtti. Bu, Hürmüz Boğazı'nda uzun süreli bir güvensizlik ortamı, küresel ekonominin çöküşü ve bölgeden Avrupa'ya doğru kitlesel bir mülteci akını riskini beraberinde getiriyor.
Bu durum, zaten göçmenlerin suçlandığı Avrupa ekonomik krizini daha da derinleştirecektir. Aşırı sağ partiler anketlerde zaten yükselişte olup yerli milliyetçilik duygusu daha da güçlenecektir. Avrupa'daki liberal elitlerin hâlihazırda karşı karşıya olduğu meşruiyet krizini şiddetlendirecek ve artan otoriterliği meşrulaştıracaktır.
Başka bir deyişle, bu durum Avrupa genelinde İsrail’in üstünlükçü, “güçlünün haklı olduğu” gündemine daha da elverişli bir siyasi ortam yaratacaktır.
Trump’ın bu durumdan kurtulma yolu belirsizdir. Ve İsrail, durumun böyle kalması için elinden geleni yapacaktır.
Middle East Eye/ 30 Mart 2026 / Çeviren: Barış Hoyraz

