Gazze’den Ayrılana Kadar Bir Toplama Kampında Büyüdüğümü Fark Etmemiştim
HAKSÖZ Sayı: 418 Ocak 2026

Gazze’de büyürken, yaşadığım kuşatmanın benzersiz olduğunu veya başkalarının sürekli ölüm tehdidi altında olmadıklarını fark etmemiştim. Ancak oradan ayrıldıktan sonra, bir toplama kampında büyüdüğümü ve bunun hayatımı nasıl şekillendirdiğini anladım.

Ölümü ilk kez ‘sanki bizim bir komşumuz gibi’ sokakta taşınırken gördüğümde on yaşındaydım.

Gazze’deki evimizin önünde, parkları olmayan çocukların yaptığı gibi sokakta oynuyordum. Ezilmiş bir alüminyum soda kutusunu futbol topu gibi tekmeliyordum. Hava yumuşaktı, güneşin bol olduğu ve işgal altında yaşadığını bir an için unuttuğun türden bir öğleden sonraydı. Sonra o sesi duydum. İlk başta sadece uzakta çalan bir davul gibi hafif bir sesti. Ayak sesleri, hem de çok sayıda, hepsi birden…

Yolun sonunda toz yükselmeye başladı.

Yüzleri görmeden önce sesler duyduğumu hatırlıyorum. Anlamadığım sözlerden oluşan bir ilahi dalgası, yürüyen ayakların ritmiyle kesintiye uğrayarak bana doğru geliyordu. Birkaç saniye boyunca bunun bir düğün olabileceğini düşündüm. Gazze’de ilahiler ve hoparlörler neşe ya da keder anlamına gelebilir ve çocukken hangisinin hangisi olduğunu her zaman bilemeyebilirsiniz.

Kalabalık yaklaşıyordu. Sokak, omuz omuza sıkışmış, bir amaçla hareket eden erkeklerle doluydu. Onların ortasında, başlarının üzerinde, beyaz bir örtüye sarılmış bir cenaze gördüm.

Pazara giden insanlar gibi yürümüyorlardı. Yürüyüş yapıyorlardı. Cenaze, kollarının üzerinde kaldırılmış, her adımda hafifçe sallanarak onlarla hareket ediyordu. Yolun ortasında donakaldım. Bacaklarıma kum ve toz yapışmıştı. Hava toz ve ter kokuyordu. Yanımdaki biri, “şehit” diye fısıldadı.

Bir şehit.

Bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum. Tek bildiğim, bir insanın önümden taşındığı ve kimsenin buna şaşırmamış gibi göründüğüydü. Bazıları yürüyüşe katıldı. Bazıları pencerelerden izledi. Sloganlar giderek yükseldi. Kalabalık beni yutacakmış gibi hissettiğimi hatırlıyorum. Sonra aniden koşmaya başladım.

Kalbim çarparak, terliklerim yere vurarak eve koştum. Kapıdan içeri daldım ve babama gördüklerimin ne olduğunu sordum. Bana bunun bir şehit cenazesi olduğunu söyledi: taş attığı, protesto ettiği, özgürlük ve iyi bir yaşam istediği için İsrail askerleri tarafından vurulan genç bir adamın cenazesi.

Babam bunu hava durumu raporunu anlatır gibi basitçe söyledi.

“Şehit” kelimesi, siyaset veya uluslararası hukuku anlamadan çok önce zihnime yerleşmişti. Bu tür cenaze törenleri çocukluğumun bir parçası haline geldi. Sokaklarımızdan o kadar sık geçiyorlardı ki artık garip gelmiyordu. Ödevini yapıyor, ekmek alıyor ya da bir akrabanı ziyaret ediyor olabilirdin, ama uzaktan ilahilerin başladığını duyduğunda, bir başka cenazenin şehirden geçirildiğini anlardın.

Ölüm, bir noktada bir olay olmaktan çıktı ve bir kalıp, bir rutin haline geldi.

Yıllar sonra, başka bir sahne zihnime kazındı. O zamanlar liseye gidiyordum. 2008’in aralık ayı sonlarıydı, Gazze’ye yönelik büyük saldırılardan birinin başlangıcıydı. O gün okuldan çıkıp ailemin evine değil, yeni evlenmiş olan kız kardeşimin evine gittim. Oraya her küçük kardeşin yapacağı gibi gittim. Yeni evindeki hayatını görmek için ve dürüst olmak gerekirse aslında baklava yemek için.

Gazze’de düğünler tatlılar demektir. Yoksulluk içinde bile insanlar misafirlere çikolata ve pasta almak için borç para alırlar. Bu, sevincin hâlâ var olduğunu vurgulamak için bir yoldur.

Kız kardeşimin evine vardım, merdivenleri çıktım ve yeni oturma odasındaki yeni kanepeye oturdum. Ev hâlâ taze boya ve yeni mobilya kokuyordu. Kız kardeşim gülümsüyordu. Bir tepsi tatlı vardı. Baklavanın, şurubun ve fıstığın tadını hâlâ damağımda hatırlıyorum.

Sonra ilk bomba düştü.

Ses, daha önce duyduğum hiçbir şeye benzemiyordu. Sadece yüksek değildi. Ağırlığı vardı. Bütün evi sardı ve salladı. Kapılar açıldı. Pencereler paramparça oldu. Camlar içe doğru patlayarak yere saçıldı. Hepimiz bir anda yere yattık. Kulaklarım çınlıyordu. Havada toz ve metalik bir koku vardı.

Birkaç saniye boyunca dünya parçalanıyormuş gibi hissettim ve bir sonraki bombanın üzerimize düşüp düşmeyeceğini bilmiyordum.

Kız kardeşim çığlık attı. Eşi onu sakinleştirmeye çalıştı, ama yüzü solgundu. Kendi vücudumun titrediğini hatırlıyorum. Dışarıda daha fazla patlama oldu. Birkaç dakika önce “yeni” olan ev artık adeta bir yaralı gibi görünüyordu, pencereleri patlamış, temiz zeminleri cam parçaları ve tozla kaplıydı.

Her savaşta, zihninizin “bu olabilir”den “bu şu anda oluyor”a geçtiği bir an vardır. O an benim için buydu.

Ailemin evine koşarak gitmek istedim. Kız kardeşim gitmemi istemedi, çünkü bombaların nereye düşeceğini bilmiyorduk. Bir saat boyunca orada kaldım, kalbim göğsümde çok hızlı atıyordu, uzaktaki patlama seslerini dinleyerek ailemin nerede olduğumu bilip bilmediğini merak ediyordum. Kız kardeşim babamı arayarak benim onunla birlikte güvende olduğumu söyledi. Sonunda bombardıman ara verdiğinde, sabah yürüdüğüm sokaklardan, farklı hissettiren sokaklardan koşarak eve döndüm.

Bu sahnelerin sadece “savaş anıları” veya “zor bir hayat” olmadığını anlamam yıllarımı aldı. Bunlar, insanları içeride ve kontrol altında tutmak için tasarlanmış bir yerin günlük ritüelleriydi. “Açık hava hapishanesi” veya “toplama kampı” gibi terimleri bilmiyordum. Tek bildiğim, dünyamın sokaklarda cesetlerle, yerde cam parçalarıyla ve babamın gözlerindeki henüz çözemediğim sessizlikle dolu olduğuydu.

Daha sonra, çok daha sonra, bu kelimeleri bulacaktım. İnsan Hakları İzleme Örgütü, on beş yıllık ablukayı konu alan bir rapor yayınlayacak ve bu ablukanın iki milyondan fazla Filistinliyi küçük bir kıyı şeridinde “hapsettiğini” ve Gazze’yi “bir açık hava hapishanesine” dönüştürdüğünü açıkça söyleyecekti. Norveç Mülteci Konseyi de Gazze’yi aynı şekilde tanımlayacak, War Child da aynı şekilde, kendilerini çatısız bir hapishanede büyüdüklerini söyleyen Filistinli çocukların tanıklıklarını paylaşacaktı. BM uzmanları daha da ileri giderek işgal altındaki tüm bölgeyi açık hava hapishanesi sistemi olarak tanımlayacak ve Gazze’yi “zamanımızın açık hava hapishanesi” olarak adlandıracaktı.

Bu sözleri okuduğumda, kamp çoktan oradaydı, etrafımı sarmıştı. Ben sadece içinde büyüyen bir çocuktum.

Ablukayı sadece bir gazete haberi (manşet) olarak okumadım; onun yıkıcı sonuçlarını, babamın yaşam mücadelesi gibi en kişisel ve somut seviyede deneyimledim.

Kuşatma başladığında ben lisedeydim. İnsanlar “el-hisar”dan, yani kuşatmadan, sanki Filistinlilerin uzun acı sözlüğündeki başka bir kelimeymiş gibi bahsediyorlardı. İlk başta bunun gerçek anlamını anlamadım. Sadece babamın dünyasının çökmeye başladığını anladım.

Abluka öncesinde inşaat sektöründe iş yapıyordu. Gazze’ye inşaat malzemeleri, özellikle çimento getiriyordu. Tedarikçiler, kamyonlar, sınır geçişleri ile uğraşıyordu. İşi kolay değildi, ama bir hayatı vardı. Sekiz çocuğu, hanımı ve annesini geçindirebiliyordu. Bununla da gurur duyuyordu.

Sonra malzeme girişleri sınırlarda zorlaştırılmaya başladı.

Çimento gelmeyi bıraktı. Birbiri ardına kısıtlamalar getirildi, birbiri ardına izinler iptal edildi, ta ki tüm işi tamamen bitene kadar. Bununla ilgili önceden bir duyuru yapılmadı. Hiçbir hükümet yetkilisi evimize gelip şöyle demedi: “Bundan böyle babanız çalışmayacak, ailenizin düzenli bir geliri olmayacak, geleceğiniz bu şeridin genişliği kadar daralacak.”

Sadece bitti.

Çok sonra, Sara Roy gibi ekonomistlerin kitaplarını okumaya başladığımda, babamın hikâyesinin verilere dönüştüğünü gördüm. O buna “kalkınmanın tersine dönüşü” diyordu, normal ekonomik yaşamı imkânsız hale getiren, bir toplumu üretkenlikten bağımlılığa dönüştüren kasıtlı bir politika. Gazze hakkındaki kitaplarında, kapatma ve kısıtlamaların yan etkiler olmadığını gösteriyor. Bunlar kasıtlıdır. Onun çalışmalarını okuduğumda, işsizlikle ilgili her grafikte ve yıkılmış sanayi ile ilgili her paragrafta babamın omuzlarındaki -ezici, kişisel ve fiziksel- yükü gördüm.

Evimiz küçüktü. Üç dar yatak odası ve oturma odası denilmeye layık olmayan bir oturma odası vardı. İlk başta, benden beş yaş büyük olan ağabeyimle aynı odayı paylaşıyordum. Büyüdükçe kendi alanına ihtiyaç duydu. Bunu anlıyordum. Gidecek başka yer yoktu, ben de yatağımı oturma odasına taşıdım. Orası benim odam oldu.

Babamın bilgisayarı da oturma odasındaydı.

Abluka başladığı günden itibaren evimize yeni bir rutin girdi. Her sabah, sabah namazından sonra, bilgisayarın başına oturur ve haberleri açardı. O zamanlar sosyal medya bu kadar popüler değildi. Yerel siteler ve İbranice haberler arasında gidip gelir, hayatımızı kontrol eden kararları okumaya çalışırdı.

O bilgisayarı açar açmaz uyanırdım. Ekranın ışığı karanlık odayı aydınlatırdı. Uyanık olduğumu ona söylemezdim. Yatağımda sırtımı ona dönerek yatıp dinlerdim.

Nadiren konuşurdu ama nefes alıp verişini duyabiliyordum. Kısa bir nefes alma ve uzun bir nefes verme. Bazen küçük bir ses, bir kelime bile değil, sadece “ah” gibi bir şey, geri çekilmeden önce ağzından kaçardı. Hiç gelmeyen bir cümle bekledim. “Sınır kapıları açıldı” demedi. “Çimentonun tekrar girmesine izin verildi” demedi. “Her şey eskisi gibi olacak” demedi.

Gün be gün, farklı bir cevap aradı. Gün be gün, cevap hep aynı kaldı.

Henüz “toplu ceza” veya “ekonomik boğma” gibi kavramları bilmiyordum. Sadece babamın omuzlarındaki yükün zamanla ağırlaştığı görüntüsü vardı aklımda. Abluka başladıktan sonra onun gerçekten rahatladığını veya maddi olarak rahat olduğunu gördüğümü hatırlamıyorum. Yüzü daha ciddi, sabrı daha az, gülümsemesi daha seyrek hale geldi. Hasta değildi. Zayıf değildi. Rollerin kasıtlı olarak bozulduğu bir yerde artık rolünü yerine getiremeyen bir adamdı.

Sekiz çocuktuk. Bir ara dördümüz aynı anda üniversitedeydik. Öğrenim ücretleri, kitaplar, ulaşım, günlük harcamalar, hepsi piyasanın başarısızlığı yüzünden değil, -sizin dışınızdaki- politikalar yüzünden işini kaybetmiş bir adamın omuzlarındaydı.

Farklı şeyler denedi. Küçük projeler. Yeni fikirler. Her seferinde bunun işe yarayacağını umdu. Her seferinde aynı engeller ortaya çıktı. Kapanışlar. Kıtlıklar. Zaten parçalanmış bir yerin içinde parçalanmış bir ekonomi. Başarısızlık, yeterince çaba göstermediği anlamına gelmiyordu. Kafesin tasarlandığı işi yaptığı anlamına geliyordu. Sara Roy gibi araştırmacılar bunu Gazze’yi “yaşanmaz” hale getirmek olarak tanımlıyor. Düşünce kuruluşlarının raporları “Gazze’yi yaşanmaz hale getiren” politikalardan bahsediyor. Parlayan bilgisayar ekranı ve karanlıkta sessizce oturan adamla dolu oturma odamızın da aynı tasarımın bir parçası olduğunu bilmek için bu kelimelere ihtiyacım yoktu.

Onun sınır geçişleri hakkında haberleri takip etmeyi bıraktığını sanmıyorum. Sadece ‘yeniden inşa etmek istediği’ şeylerden bahsetmeyi bıraktı.

Değişen sadece babam değildi. Etrafımızdaki atmosfer de değişti. Abluka öncesinde Gazze’deki hayat hiçbir zaman “normal” değildi, ama insanlar yine de gelecek hayalleri kuruyordu. İsrail’de çalışmaktan, yurtdışında eğitim görmenin bir yolunu bulmaktan, ev yapmak için para biriktirmekten bahsediyorlardı. Abluka sonrasında bu hayaller giderek daha çok kurgu gibi gelmeye başladı.

İnsanlar uzun vadeli planlar yapmayı bıraktı. Yarın elektriğinizin olup olmayacağını bilmediğinizde on yıl sonrasını planlayamazsınız. Tüm çıkışlar kilitliyken hareketli bir hayat planlayamazsınız. İnsan Hakları İzleme Örgütü ve B’Tselem bu gerçeği hukuki bir dille anlatıyor. Kimlerin ve nelerin içeri girip çıkacağını, malzemelerin nasıl paylaştırıldığını, hatta hastaların ve öğrencilerin seyahatlerinin nasıl engellendiğini kontrol eden bir “kapatma” rejiminden bahsediyorlar. Raporlarını okuduğumda, evimizden kaybolan küçük sohbetleri, insanların “Bir gün yapacağım!” demeyi bırakıp giderek daha az bir inançla “inşallah” demeye başladıklarını fark ediyorum.

İbadetlerimiz bile bundan etkilendi. Annem, Gazze’deki birçok kadın gibi, her zaman Mekke’ye hacca gitmeyi hayal etmişti. Bu, onun inancının temellerinden, hayatının en derin arzularından biriydi. Hala gitmedi. Para biriktiremediği için değil. Gitmek istemediği için hiç değil. Sadece sınırlar, mülteci şeridinde bir aile yetiştirmekten başka bir şey yapmamış bir Gazzeli kadının hareket etmesine izin vermediği için.

İnsan hakları grupları tarafından toplanan tanıklıklarda, hayat kurtaran tedavi görmek, okumak, çalışmak, aileleriyle yeniden bir araya gelmek için Gazze’den ayrılmaları engellenen insanların hikâyelerini okuyabilirsiniz. Seyahat yasakları ve kapalı sınır geçişleri nedeniyle parçalanmış ailelerin “ayrılığı”ndan bahsediyorlar. Her tanıklık, sanki aynı loş ışık altında, ailemin oturma odasında yazılmış gibi geliyor.

Bu, filmlerde gördüğünüz, parmaklıklar ve üniformalı gardiyanların olduğu türden bir hapishane değil. Bu, izinler, geçişler ve uzak ofislerde alınan görünmez kararlarla inşa edilmiş farklı bir tür kafes. Kendi yoksulluğunuzla savaşmanızı sağlayan ve sonra kaybettiğiniz için sizi suçlayan bir kafes. Cezaevi coğrafyası uzmanları, Gazze’yi, mekânın kendisinin nasıl bir cezaya dönüştürülebileceğinin bir örneği olarak inceliyorlar; geleneksel bir hapishanenin duvarları olmadan tüm nüfusun hapsedildiği ve izlendiği bir yer. Ama teoriden önce, bilgisayar başında sabah haberlerini okuyan babam vardı.

Tüm bunlar olurken, günlük hayatımızın altyapısı yavaş yavaş yok edildi.

Elektrik, düzenli bir enerji kaynağı olmaktan çıkıp bilinmeyen bir zaman çizelgesine göre verilmeye başladı. Başlangıçta on dört saat elektrik alabiliyorduk, sonra bu süre giderek azaldı. Her savaştan, her büyük saldırıdan sonra elektrik santrali yeniden vuruluyordu. Önce haberleri duyuyorsunuz, sonra ışıklar uzun süre sönünce bunu hissediyorsunuz. On saat elektriksiz kalıyoruz. On iki saat. On altı saat. Gazze’den ayrılmadan önceki son yıllarda günde yaklaşık dört saat elektrik alabiliyorduk.

Sağlık uzmanları, şimdi Gazze’nin sağlık sisteminin bu açık hava hapishanesinde nasıl çöktüğünü yazıyorlar. Yakıt kıtlığı nedeniyle ekipmanlarını çalıştıramayan hastanelerden, içilemeyen sudan, arıtılamayan kanalizasyondan bahsediyorlar. Politika raporları, bunun bir kaza ya da öngörülemeyen bir şey değil, yakıt, malzeme ve hatta kalori miktarını sınırlayan bir abluka sonucu olduğunu açıklıyor. Bizim için bu, buzdolabındaki bozulmuş yiyecekler, karanlık sınıflar ve tek ışığın telefonlardan ve mumlardan geldiği geceler olarak ortaya çıktı.

Zamanın kendisi elektrik şebekesinin programına göre şekillendi. Hayatınızı o saatlere göre saymayı öğreniyorsunuz. Ne zaman yemek pişireceğinizi? Ne zaman çamaşır yıkayacağınızı? Ne zaman ders çalışacağınızı? Ne zaman telefonunuzu ve acil durum pillerini şarj edeceğinizi? Günün geri kalanı ise karanlığa ait.

Telefon şarj etmek, normalde çok fazla düşünmeye gerek kalmadan yapılan bir eylem olmalı. Fişi takarsınız ve unutursunuz. Abluka altında bu, bir görev, küçük bir yolculuk haline geldi. Her mahallede yakıtı ve jeneratörü olan bazı insanlar vardı. Onlar gayri resmî şarj istasyonları haline geldiler. İnsanları, evlerinde elektrik kesildiğinde telefonları, şarj cihazları ve uzatma kablolarıyla oraya doğru yürürken görürdünüz.

Sadece telefonunuzu biraz doldurmak için evinizden çıkıp başka bir sokağa yürümek zorunda olduğunuzu hayal edin. Bunu tekrar tekrar, haftalarca, yıllarca yaptığınızı hayal edin, doğal bir afet yüzünden değil, birisi sizin böyle yaşamalısınız diye karar verdiği için.

Üniversite öğrencisiyken, bu özel bir tür zulümdü. Profesörler, modern dünyaya ayak uydurmak için çevrimiçi ödevler ve sınavlar vermeye başladılar. Ekranlarımızın önünde oturur, gözlerimiz sorulara, zihnimiz köşedeki tik tak eden saate ve elektrik kesintisinin görünmez saatine odaklanırdık.

Çevrimiçi sınava, her an elektriklerin kesilebileceğini bilerek başlıyordunuz. Ekran, cümlenin ortasında kararabilir ve tüm cevaplarınız onunla kaybolabilirdi. Bazen bu, notlarınızı kaybetmek anlamına geliyordu. Bazen sınava tekrar giremiyordunuz. Sonra açıklamalar geliyordu: profesörlere, tembel olmadığınızı, sadece adınızı bilmeyen ve not ortalamanızı umursamayan insanlar tarafından kontrol edilen zayıf bir şebekeye bağlı olduğunuzu anlamalarını rica eden mesajlar.

Öğretmenler bize inansa bile korku devam ediyordu. Her ödev, sadece bilgimizi değil, “elektrik tanrılarının” bir saatliğine bize merhamet edip etmeyeceğini de sınayan küçük bir test haline geliyordu.

Gazze’nin küçülmesi sadece siyasi değildi. Kişiseldi de. Küçülme, ben ona isim vermeden önce göğsümün içinde yaşıyordu. Sevdiğim için bir kariyer seçmek ya da çatlamamış bir ev hayal etmek gibi basit şeyleri hayal etmekten çekindiğimde bunu hissediyordum. Akrabalarım bana “Gerçekçi ol.” dediklerinde bunu hissettim, notlarım kötü olduğu için değil, sınırlar kötü olduğu için. Umutlarım bile Gazze haritasına, elektrik saatlerine, babamın hâlâ bulabildiği işe sığmak zorundaydı. Yavaş yavaş, “Hayatımda ne yapmak istiyorum?” diye sormayı bıraktım ve “Burada ne mümkün ki?” diye sormaya başladım.

Bu, normal hayatlar yaşayan yaşıtlarımla yaptığım küçük, neredeyse utanç verici karşılaştırmalarda kendini gösteriyordu.

Bir anı çok net hatırlıyorum. Steve adında, Miami’den bir Afrikalı-Amerikalı arkadaşım vardı. İngilizcemi geliştirmek istediğim için internette tanışmıştık. Konuşmalarımızın çoğu çok basit şeylerdi. Kahvaltıda ne yediğimiz, hangi dersleri aldığımız, günümüzün nasıl geçtiği gibi. Derin konular yoktu. Siyasi konular yoktu. Sadece günlük hayat…

Sonra bir gün Steve bana Polonya’ya taşınacağını söyledi.

Sonsuza kadar değil. Tehlike yüzünden değil. Bir şeyden kaçtığı için de değil. Sadece orada okumak istediği için. Kararını verdi, uçak bileti aldı, taşındı, derslere başladı ve sonra sanki hafta sonu gezisiymiş gibi kış tatili için eve döndü.

Bu hikâyeyi, birisi size telefon tarifesini değiştirdiğini söyler gibi, gayet doğal bir şekilde anlattı. Ama benim içimde bir şeyler kırılmıştı. Onun, kendi evinde kapıları açıp kapayan biri gibi, ülkelere girip çıkma yeteneği olduğunu fark ettim. Bir sabah uyanıp başka bir yerde okumak isterse gidebileceğini fark ettim. Havaalanları vardı. Vizeler. Konsolosluklar. Açılan sınırlar…

Bu düşünce, birinin su altında nefes alabildiğini duymak gibi gerçek dışı geliyordu.

Sonra video görüşmeleri vardı.

Konuşur, güler, aptalca şeyler hakkında tartışırdık. Ve sonra, birdenbire, cümlenin ortasında elektrik kesilirdi. Ekran donar, yanıp söner ve kaybolurdu. Oda karanlığa gömülürdü. Sekiz saat. On saat. Bazen daha fazla. Hiçbir açıklama. Hiçbir özür. Sadece sessizlik…

İnternete geri döndüğümde Steve sorardı:

“Ne oldu? İyi misin?”

Her seferinde açıklamak zorunda kalırdım.

Elektrik kesintisi.

Elektrik kesinti programı.

Jeneratör kıtlığı.

Duvarların ardından duyabileceğiniz kuşatma.

Onun için elektrik kesintisi önceden duyurulan veya fırtına nedeniyle meydana gelen bir şeydi. Benim için ise sürekli bir gerçeklikti. Hayatın her anını kesintiye uğratabilecek bir şey.

Yıllar sonra, ABD’ye geldikten sonra, elektrik şirketinden bir kısa mesaj aldım:

“Şu saat ile şu saat arasında elektrikler beş dakika kesilecektir.”

Bir uyarı.

Bir nezaket.

O kadar basit ki acı veren bir lüks.

Mesaja sanki başka bir dilde yazılmış gibi baktım. Hayatımın yirmi yılı boyunca, elektrik kesintileri önceden bildirilmezdi. Bir ceza gibi aniden kesilirdi.

O an, Gazze dışındaki dünyanın sadece farklı olmadığını fark ettim. Daha büyüktü. Daha yumuşaktı. İnsanlar için inşa edilmişti. Planlamak, hayal kurmak, ayrılmak, geri dönmek için inşa edilmişti. Işığı kısıtlanmadan var olmalarına izin verilen insanlar için inşa edilmişti.

Buna karşılık Gazze, telefonun şarjının bile ödünç alınmış zaman gibi hissedildiği bir dünya haline gelmişti.

Bu ayrıntılar, insanların “Fakir ülkelerde hayat zor!” diye konuştuğu gibi basit zorluklar gibi gelebilir. Ancak Gazze sadece “fakir bir yer” değildir. Fakir yerler genellikle ayrılmanıza izin verir. Gazze’de ise yoksulluk, hapis hayatıyla iç içe geçmiştir. Abluka sadece hayatı zorlaştırmakla kalmaz. Zorlukları, enerjinizi bir gelecek inşa etmek yerine temel hayatta kalma mücadelesine harcamak zorunda kalacağınız şekilde düzenler.

Yazarlar ve aktivistler yıllardır bu durumu tanımlamaya çalışıyorlar. Bazıları Gazze’yi getto, bantustan, hapishane bölgesi olarak adlandırıyor. 1980’lerin başlarında, analistler Gazze’yi Güney Afrika’daki apartheid kasabalarıyla karşılaştırmaya başlamıştı. Daha sonra, bir İsrailli sosyolog Gazze’yi dünyanın en büyük toplama kampı olarak nitelendirdi ve diğer yorumcular, yavaş yavaş gerçekleşen “alan katliamı”ndan açık katliama geçişin Gazze’nin bazı bölgelerini bir imha kampına dönüştürdüğünü savundu. BM uzmanları şimdi Gazze’de yaşananların sadece bir açık hava hapishanesi değil, tüm uluslararası düzenin bir sınaması olduğu konusunda uyarıyor.

Çocukken gördüğüm cenaze törenleri ve kız kardeşimin yeni evini sarsan bombalar açık şiddet eylemleriydi. Abluka ise daha sessiz. Sabahları bilgisayar başında yapılan bir ritüel, hacca gidemeyen bir anne, oturma odasında uyuyan ve babasının nefesini dinleyen bir oğul, elektrik kesintisiyle yarışan bir öğrenci, elinde her an şarjı bitecek bir telefon olarak karşımıza çıkıyor.

Bir şehir bir tür hücreye dönüştürülebilirse bu süreç böyle başlar. Tek bir olayla değil. Olası olanın uzun ve yavaş bir şekilde azalmasıyla başlar, ta ki bir gün uyanıp sevdiğiniz neredeyse hiç kimsenin artık “İşler yakında düzelecek!” diye inanmadığını fark edene kadar.

4 Ağustos 2025’te, kız kardeşim Elham, tarif edilemez bir olayla yıkıldı. İsrail güçleri, eşini ve benim kayınbiraderim Heysem’i öldürdü. O, sadece en temel görevini yerine getirmeye çalışan bir babaydı: eşi ve beş küçük çocuğuna yiyecek bulmaya çalışmak. Sınır yakınlarındaki insani yardım kamyonlarını çevreleyen ölüm tuzaklarına yakalanarak hayal edilemeyecek en acımasız ve anlamsız şekilde öldürüldü.

Birbiri ardına yayınlanan raporlar, Gazze’deki ailelerin yiyecek veya suya ulaşmaya çalışırken nasıl öldürüldüğünü, insan hakları gruplarının olası savaş suçu olarak nitelendirdiği saldırılarda bütün ailelerin nasıl yok edildiğini belgeliyor. Uluslararası Af Örgütü, bütün ailelerin bir anda yok edildiğini anlatıyor. Gideon Levy, “Gazze’deki katliam” hakkında haberler topluyor. Dış dünya için bunlar vaka çalışmaları ve kanıtlar. Kız kardeşim için ise bunlar, yatağın boş tarafı ve babalarının nereye gittiğini soran beş çocuk.

-----------

* Abdalrahim Abuwarda, Filistinli bir akademisyen ve Wyoming Üniversitesinde Kamu Beşerî Bilimler alanında doktora adayıdır. Araştırma ve öğretim faaliyetlerinde Filistin ve ötesinde medya temsili, retorik ve hikâye anlatımının politikasını incelemektedir.

Mondoweiss / 24 Aralık 2025 / Çeviren: Barış Hoyraz

Abdalrahim Abuwarda Arşivi