​​​​​​​İlk Gerilla Üzerine
HAKSÖZ Sayı: 418 Ocak 2026

Kudbettin Gök, “İlk Gerilla / Emir Abdülkerim el-Hattabi” isimli yeni yayınlanan kitabı hakkındaki sorularımızı cevapladı.

Söyleşi: Osman Sevim


Öncelikle yeni yayınladığınız “İlk Gerilla” adlı kitabınız için sizi tebrik ediyoruz. Okuyanı ve istifade edeni bol olsun. Müsaade ederseniz kitaba, kitabın kahramanına ve diğer detaylara geçmeden önce “Kudbettin Gök kimdir?” sorusuyla başlamak istiyorum. Sizi merak edenler vardır. Bize kısaca hayat hikâyenizden bahseder misiniz?

Hayatımın her belirleyici anı bir göç hikâyesinin izini taşıdı. 1969 yılında Batman’dan Çukurova’ya göç etmiş bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Henüz üç aylıkken babam, göçmen işçi olarak Hollanda’ya gitti. Aynı yıl ailemizin diğer fertleri Adana’dan Batman’a geri döndü.

İlköğrenimimi Batman Devrim İlkokulunda tamamladım. Ortaöğrenimime Batman İmam Hatip Lisesinde başladım, İstanbul Gaziosmanpaşa imam Hatip Lisesi ve sonrasında Kadıköy İmam Hatip Lisesinden mezun oldum. Ardından İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji bölümünü kazanıp kayıt yaptırdım.

1990’lı yıllar, memleketin zorlu ve travmatik yıllarıydı. Ülkenin başında şedit bir yönetim mevcuttu. Baskıcı rejim kendi dışındaki her inanç ve düşünceye karşı amansız bir baskı uyguluyordu. Çoğu faili meçhullerin bizatihi faili devletti veya yol verdiği güçlerdi. 28 Şubat da bu baskı ve zorbalığın bir devamıydı. Bu dönemde sessiz kalmak, politize olmamak imkânsızdı. Bu sürecin en çetin günlerinde tutuklandım ve altı yılımı farklı cezaevlerinde geçirdim. Bu süreçte, hakkımda açılan davalarda yöneltilen suçlamaların önemli bir kısmı çürütüldü; geçirdiğim tutukluluk süresi dikkate alınarak tahliye edildim. Tahliyemin ardından yurtdışına çıktım. Çeyrek asra yaklaşan bir hicretten sonra, ancak 2024 yılında ülkeme dönebildim. Hicretin -ya da zorunlu göçün- bana kazandırdığı en kıymetli imkânlardan biri, yaşadığım ülkelerin dilini az çok öğrenmem oldu. Böylece sekiz dilde kendimi ifade edebilecek, hasbelkader iletişim kurabilecek bir tecrübem oldu. Bu süreçte ayrıca çeşitli dergilerde şiirlerim ve yazılarım yayımlandı.

Tam da göçün/hicretin hayatınızdaki pozitif etkisinden söz ederken bunun zahmetli ama çokça velut olduğunu, göç edenlerin; tıpkı akarsuların ve nehirlerin sürüklediği alüvyon toprak gibi çevrelerine faydalı olduğunu biliyoruz. Hem sizin kişisel hayatınızdan hem de daha öncesinde babanız yani Batman Belediyesi eski başkanı merhum Salih Gök’ün hayatından ve yaptıklarından da tüm bunları teyit ediyoruz. Neler söylemek ve eklemek istersiniz?

Avrupa’ya ilk kuşak olarak giden rahmetli babamın göç hikâyesinin, ona çok şeyler kattığını biliyorum. Kazandığı bu tecrübeleri milletine hizmete dönüştürmesine, yaptığı işlerin hâlâ konuşuluyor olmasına herkes gibi ben de şahidim. Hollanda’da bulunduğu süre içinde açtıkları camiler, kurdukları dernek ve vakıflar; toplumu ihya ve ıslah etmeye yönelik çalışmalar, Avrupa’da onu tanıyan herkes tarafından bugün hâlâ hayırla yâd edilmektedir.

Bunun yanı sıra, Batman’da belediye başkanlığı yaptığı dönemde ortaya koyduğu hizmetlerin de canlı şahitleri sizlersiniz. Çeyrek asrı aşkın bir süredir vefat etmiş olmasına rağmen, adının anıldığı her mecliste adalet ve dürüstlüğüyle hatırlanması hem ailesi olarak bizler için hem de diğer şehirlere örnek teşkil etmesi bakımından her Batmanlı için bir gurur kaynağı olmaya devam edecektir.

Ezcümle, “Dünya bir göç yeridir; er kişi azığını alır.” Onun heybesine, ilahi rıza için milletine hizmet düşmüştü. Elimdeki heybede ise naçizane Emir Abdülkerim el-Hattabi’nin biyografisi var. Umudum, bu önemli şahsiyeti hem yayımlanan bu kitapla hem de dilimin döndüğü, kalemimin yettiği ölçüde tanıtabilmektir. Allah hayırlara vesile kılsın, amellerimizi zayi etmesin.

Biz de heybenizdeki bu değerli hazineyi merak ediyoruz. Doğrusu Türkiye’de Emir Abdülkerim el-Hattabi ismini duyanların sayısı çok az diye düşünüyorum. Bu ilgisizliğin veya bilgisizliğin nedenleri ile ilgili neler söylemek istersiniz?

Maalesef Türkiye’de Emir Abdülkerim el‑Hattabi ismini duyanların sayısı çok azdan bile daha az. Nerdeyse hiç duymadılar. Onu duyanlar da bir şekilde Fas coğrafyasıyla bir ilgileri olduğundan veya akademik çalışmalarda hasbelkader önlerine çıktığından ötürüdür. Bu bilgisizliğin iki temel nedeni var: Biri Abdülkerim’in kendilerine savaş açtığı sömürgeci güçlerin onun ismini tarihten ve tarih kitaplarından yok etme arzusu. İkincisi, kendi ülkesinde, iktidarlarının tehlikeye düşeceğinden korkan muktedirlerin onun ismini unutturma gayretleri. İki güç de bunu sistematik olarak devreye koydular. Buna en çarpıcı örnek gerek Fransa’da gerekse Fas’ta Abdel-krim (Abdülkerim) isminin 50 sene yasaklı olmasıydı. Ayrıca buna Türkiyeli Müslümanların bu konuda kültürel ataleti de eklendiğinde Emir Abdülkerim ismi maalesef bilinemedi. Bugüne değin onun hakkında tek bir Türkçe eser yoktur. Abdülkerim el‑Hattabi hakkında yazılmış eserlerin çoğu Arapça, İngilizce, Fransızca ve İspanyolca olduğundan Türkiye’deki okuyucu ve araştırmacılar için ulaşılması güç olmuştur. Tüm bu etkenler, onun tarihî bir kahraman olarak hafızamızda hak ettiği yerde yer almasını engellemiştir.

Sizi, kısmen biyografik kısmen de inceleme-araştırma tadı veren bu kıymetli eserinizi yazmaya hangi sebepler itti? Araştırma süreci ne kadar sürdü ve hangi kaynaklardan yararlandınız?

Belçika’da yaşıyorum ve Brüksel, özellikle Fas kökenli insanların yoğunlukla yaşadığı bir şehir. Emir Muhammed bin Abdülkerim ismini zaman zaman Faslı arkadaşlarımdan duyardım. Ancak kendisi hakkında fazla bir bilgiye sahip olmamam ve o güne dek bu konuda yapılmış ciddi bir araştırmaya rastlamamış olmam, içimde pek bir merak uyandırmamıştı.

Ta ki pandemi döneminde bir arkadaşım ile yaptığımız bir telefon konuşmasına kadar. O konuşmanın ardından, “Abdülkerim el‑Hattabî” üzerine kısa bir araştırma yapmaya karar verdim. Türkçe kaynaklarda neredeyse kayda değer bir bilgi yoktu; bunun üzerine Arapça, Fransızca, İspanyolca ve İngilizce kaynaklara yöneldim. Önümde, araştırılmayı ve yazılmayı bekleyen gerçek bir destansı hayat hikâyesi duruyordu. Bu kaynaklar geniş bir arşivi içinde barındırıyordu. Çoğunlukla Batılılar tarafından kaleme alınmış kitaplar, belgeler, savaş dönemi hatıraları, sempozyumlar ve Abdülkerim el‑Hattabî’yle savaşın her anına dair ayrıntılara ulaşmak mümkündü. Tüm bunları bir araya getirerek İspanyol ve Fransız açık kaynak askerî arşivlerine kadar uzanan kapsamlı bir araştırma yaptım. Bu kaynakları bir bütün hâlinde biyografiye dönüştürmek zaman aldı.

Kitabı yazma süreci kimi dönemlerde aksaklıklar yaşasa da yaklaşık beş yıl sürdü. Geniş bir kaynak taraması yaptım; her ayrıntı, her bilgi benim için değerliydi. Onu sadece kendi toplumumuza değil, kendi milletine de tanıtmak istedim.

Başlangıçta kitabı iki bölüm olarak tasarlamıştım: Birinci bölümde Endülüs’ün yıkımından Fas’ın sömürgeleştirilmesine kadar olan süreci ele aldım, ikinci bölümde ise yalnızca Abdülkerim’in hayatına odaklandım. Ancak iki bölümün birlikte okunmasının okuyucuyu yorabileceğini düşünerek birinci bölümü çıkardım ve kitabı yalnızca biyografiye yoğunlaşarak Abdülkerim’in hayatı üzerine inşa ettim.

Kitabı yazarken sizde meydana gelen duygu ve düşünceleri bizimle paylaşabilir misiniz? Hayranlık ve şaşkınlık mı imrenme ve hayıflanma mı yoksa öfke mi?

Kitabı yazarken tüm duyguları ayrı ayrı yaşadığımı belirtmeliyim. Emir Abdülkerim el-Hattabi’yi araştırdıkça, aslında Müslüman coğrafyaların kaderlerinin birbirine ne kadar benzediğine şahit oldum. Sömürgecilik kavramını ve sömürgeci düşmanın apaçık hâlini tanıdıkça, bu yapının ve buna karşı direnişin etkilerinin, yalnızca belirli bir bölgeyle sınırlı kalmadığını; içinde bulunduğumuz coğrafyalara kadar uzandığını görüyorsunuz. Örneğin Osmanlı’da Teşkilat-ı Mahsusa’dan kimi subaylar, Abdülkerim’in saflarında yer aldılar. Abdülkerim kimi Rif öğrencilerini eğitim için Osmanlı topraklarına gönderdi. Bunlarla birlikte daha nice enteresan olaylar zinciri bende derin bir şaşkınlık uyandırdı.

Sömürgecilere karşı akıllıca savaşmasını bilen, onları topraklarından söküp atan Abdülkerim ve Rif halkının mücadelesinin ayrıntılarına indikçe, bu durum bende büyük bir hayranlık duygusu oluşturdu.

Sömürgecilere karşı mücadele ederken, kendisini hedeften saptırabilecek ya da direncini zayıflatabilecek hiçbir yerel düşmanla gereksiz çatışmalara girmeden; aşiretler arası çekişmeleri ve kan davalarını çözüp kabilelerden bir devlet çıkaran iradeyi görmek ise bende bir imrenme hissi uyandırdı. Buna karşılık, kendi topraklarımızda ve genel olarak Doğu toplumlarında devlet, parti, grup, cemaat, yapı ya da derneklerin çoğu zaman güç gösterisine girmeleri, karşılarındakinin zarar görmesinden açık ya da gizli bir memnuniyet duymaları ve bunun kimi zaman birbirlerinin kanını dökmeye kadar varmasını düşündükçe derin bir üzüntüye kapıldım ve hayıflandım.

Kabilelerden bir devlet inşa eden Abdülkerim’in beş yıl boyunca dört başı mamur şekilde ayakta duran küçük/site devletine karşı korkuya kapılan Fransa ve İspanya’nın ittifak kurarak sayıları 250 bini aşan Birleşik Franco-İspanyol sömürgeci konvansiyonel kuvvetlerle Abdülkerim’e ve Rif toplumuna karşı kimyasal silahlarla saldırmaları, onları esir almaya çalışmaları; bu süreci okuyup yazdıkça bende büyük bir öfke duygusu uyandırdı.

Hattabi’nin yaşadığı dönem ve coğrafyanın siyasi, askerî ve kültürel durumu nasıldı? Özelde Rif’in stratejik konumu ve önemi ile ilgili neler söylenebilir?

Abdülkerim el-Hattabi’nin mücadelesi, sömürgecilerin dünyayı parsellediği bir dönemde yani I. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra başladı. 1912’de Fransa, Kuzey Afrika’daki sömürgelerine Fas’ı da ekledi. Fransa Fas’ın güneyini sömürgeleştirirken kuzeyini de İspanya’ya bıraktı. Fas toprakları güçle, silahla ve zorbalıkla adeta Avrupa sömürgeciliğinin bir laboratuvarı hâline geldi. Fas siyasi olarak da iki bölüme ayrıldı: Hükümetin ülkesi anlamına gelen Bilad el-Mahzan ve devletin doğrudan kontrolü dışındaki ülke anlamına gelen Bilad es-Sîba. Her şey sömürge valilerinin kontrolü altında yürüyordu. Bu süreç, yalnızca askerî bir işgal değil; aynı zamanda ekonomik, kültürel, ahlaki ve siyasi bir tahribatı doğuruyordu.

Emir Abdülkerim böyle bir dönemde Fas’ın kuzeyinde bulunan Rif bölgesinde Atlas dağlarında İspanya sömürgeciliğine karşı esaslı bir mücadele başlattı. Rif, 20. yüzyılın başlarına değin diğer bölgelerdeki Faslılar tarafından pek bilinmiyordu. Ta ki sömürgecilerin göz koyduğu maden yatakları bulununcaya kadar. Burası kabileler arası amansız iç mücadelelerin olduğu, hiç kimsenin evini başkasının evinin yanına kurmaya cesaret edemediği, mezraların birbirinden uzak izole çiftliklerden oluştuğu bir bölgeydi. Meşhur bir benzetmeyle, “Burada insanlar bir göletin kıyısındaki kurbağalar gibi yaşıyorlardı.” Emir Abdülkerim, sömürgecilerle savaşında bu bölgeyi sadece İspanyol sömürgecilerinden arındırmadı, aynı zamanda bu dağınık ve birbirine düşman aşiretlerden modern bir devlet kurmayı da başarabildi.

Avrupalı emperyalist güçlerin Hattabi’ye yaklaşımı nasıldır? Kitabınızın önsözünde Batılıların kendisini “Soylu Barbar” olarak andığını yazıyorsunuz. Bu ifade ne anlama geliyor?

Soruyu tam tersinden alarak şu şekilde değiştirirsek belki daha iyi bir cevap verme imkânımız olur. Emir Abdülkerim’in sömürgecilere yaklaşımı nasıldı ki azgın sömürgeci iki güç olan Fransa ve İspanya Abdülkerim’e “Soylu Barbar” diyerek ona ait saygınlığı teslim ettiler.

Savaşı, özgürlük ve kurtuluş için kaçınılmaz bir yol olarak gören Abdülkerim, savaşta ne denli acımasız ise savaş dışında dillerini çok iyi bildiği, düşmanı olarak gördüğü, Fransız ve İspanyol toplumlarına karşı centilmen, makul ve anlayış sahibiydi.

Abdülkerim bu halini şu şekilde lisana dökmüştür: “Fransız veya İspanyol milletine karşı değilim. Ancak tüm sömürgecilerin düşmanıyım. Sömürgeciliğin bitmesi gerektiğine inanıyorum.” Bu sözüyle Emir, halkların düşmanı olmadığını, asıl savaşılması gereken öznenin sömürgeciler olduğunu ilan ediyordu. Bu vizyon tüm toplumların içindeki iyilerin güvenini kazanmasına yol açıyordu. Fransız ve İspanyol olup Abdülkerim’e saygı duyan nice aydın, sanatkâr ve siyasetçinin varlığı bu geniş bakış açısından kaynaklanmaktaydı. Abdülkerim ve Rif savaşından söz eden Fransızca veya İspanyolca sayısız kitap, tarihî doküman, film veya belgeselde bu köklü karakteri görmek mümkün. Düşmanlarınca ifade edilen “Soylu Barbar” sözü ise bu karakterin bir yansımasıydı.

Hattabi’nin direnişinin ve taktiklerinin çeşitli gerilla grup ve önderlerini etkilediğinden de söz ediyorsunuz: Mao, Ho Chi Minh, Castro, Che Guevara vs. Kitabınızda 1971'de Filistin örgütlerinden el-Fetih’i kabul eden Çin devrimi önderi Mao Zedong’un kendisinden tavsiye almak isteyen heyete şöyle dediğini de yazmışsınız: “Bir halkın kurtuluş savaşı hakkında tavsiye almak için bana geldiniz. Ancak kendi yakın tarihinizde Abdülkerim var. O, halkın kurtuluş savaşının tam olarak ne olduğunu öğrendiğim en önemli ilham kaynaklarından biri. O varken neden bu kadar yol kat ettiniz?” Gerçekten onu diğer liderlerden ayıran özellikleri nelerdir?

Emir Abdülkerim’in direnişi, klasik ordularla cephe savaşı yapan bir direniş veya isyandan çok daha ileridedir. Halkı mücadeleye dâhil eden, bölgesel dinamikleri esas alan, esnek ve hareketli bir savaş anlayışı geliştirmiştir. Bunda başarılı da olmuştur. Bu yönüyle Mao’dan Ho Chi Minh’e, Castro’dan Che Guevara’ya kadar birçok devrimci lider için sadece askerî bir örnek değil, bir model olmuştur. Abdülkerim, sömürgeciliğe karşı halk savaşı fikrini teoriden pratiğe döken ilk liderdir. Bunun için kendisine “ilk gerilla” ismi verilir. Kitap kapağında yer alan bu isim fantastik bir nitelendirme değil bir literatür bilgisidir.

Hattabi’yi emsallerinden ayıran bir diğer vasıf, İslami kimliğiyle modern çağı harmanlayabilme yeteneğidir. O ne geçmişe hapsolmuş bir gelenekçi ne de köksüz bir modernisttir. O sadece askerî bir direniş lideri değil; aynı zamanda Müslümanca toplumsal bir kurtuluş tasavvuru içinde modern bir cumhuriyet kurma fikrini taşıyan, hatta bunu fiiliyata döken bir vizyon adamıydı.

Fransız sosyolog ve antropolog Jacques Berque, Abdülkerim’in bu özelliğini çok doğru bir şekilde şu cümleyle özetler: “Abdülkerim cihada önderlik eden ve kâfirlere karşı savaşarak cennet vaat eden yerel bir aziz değil, milletine özgü bir ideal peşinde olan ve bunu uluslararası arenaya doğru genişleten siyasi bir liderdi.”

Liderliğinin yanı sıra aldığı eğitimin de kişilik, mücadele ve ahlakında derin izler bıraktığına değiniyorsunuz. Eğitimi ile ilgili neler söylemek istersiniz?

Abdülkerim’i farklı kılan, geleneksel İslami eğitimi modern eğitimle birleştirmiş olmasıdır. Fas’ta bulunan ve dünyanın ilk üniversitesi olarak kayda geçmiş Karaviyun Üniversitesinde öğrenim gördü. Burada yalnızca dinî ilimler değil, tarih, mantık ve siyaset okudu. Ayrıca Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh’un düşünceleriyle bu süreçte tanıştı. Sonrasında İspanya’ya ait Melilla şehrinde Salamanca Üniversitesinde İspanyol hukuku okudu. Bu iki yönlü eğitim -medrese ile modern okul- Abdülkerim’in şahsiyetinde dengeli bir bütünlük oluşturdu. Ardından İspanyol sömürge yönetimi altında kaldığı dönemde farklı görevlerde bulunması, Batı hukukunu, idari yapıyı ve modern askerî yapıları yakından tanımasına imkân verdi. Bu tecrübeler, onu kör bir düşmanlıktan uzaklaştırdı; sömürgeciyi tanıyan, zaaflarını bilen ve doğru strateji geliştiren bir lider hâline getirdi. Tabiî bu özellikler onu hayatının her evresinde çok iyi bir öğretmen, editör ve gazeteci, adil bir kadı, gerilla savaşını başlatan büyük bir komutan, kabilelerden devlet oluşturabilecek yetenekte bir devlet başkanı, sabır ve metanetli bir sürgün ve diasporada gevşeklik göstermeyen bir mülteci olarak yerine getirdiği görevleri hakkıyla ifa etmesini sağladı. Tüm bu görevleri geride kalanlara ders verircesine şu sözüyle özetledi:

“Ortada bir başarı ya da başarısızlık yoktur. Ortada bir zafer ya da yenilgi de yoktur. Sadece tek bir şey vardır; o da GÖREV.”

Mısır hicretinde gördüğü saygının kaynağı nedir? Merhum Hasan el-Benna ile yakınlığı var mıydı? Ayrıca onun, İslam coğrafyasına ve siyasetine bıraktığı mesaj ile ilgili düşüncelerinizi merak ediyoruz.

Abdülkerim el-Hattabi’nin Mısır’da gördüğü saygı, sadece bir direniş sembolü olmasından değil, İslam dünyasında sömürgeciliğe karşı geçmişteki onurlu ve tavizsiz duruşunu devam ettirmesinden kaynaklanmaktaydı. Kahire, onun için sadece bir muhaceret yeri değil; Mağrip ve İslam dünyasının bağımsızlık ve özgürlüklerine kavuşabilme tecrübelerinin aktarıldığı bir merkez olmuştur. Mısır entelektüel çevreleri, ulema ve gençlik hareketleri onu bir “mağlup komutan” olarak değil, moral üstünlüğünü kaybetmemiş bir mücahid olarak görmüştür.

Hasan el-Benna ile Emir Abdülkerim arasındaki ilişki köklüdür. Hasan el-Benna, Abdülkerim daha Kahire’ye gelmezden önce sürgün kaldığı Reunion adasındayken Abdülkerim’in özgürlüğü için Mısır kralına, Fransız yetkililerine mektuplar göndermiştir. Nitekim Emir Abdulkerim, Kahire’de Hasan el-Benna ile bir araya gelecek ve onun davet ve ıslah çalışmalarına ilişkin memnuniyetini izhar edecektir. Hasan el-Benna ile aynı karede çekilmiş fotoğraflarına kitapta yer verdik.

Emir Abdülkerim’e İmam Hasan el-Benna’nın şehit edildiği haberi ulaştığında ağladığı ve şöyle dediği kaynaklarda yer alır: “Onun katlinden dolayı Mısır’a ve Mısırlıların başına geleceklere eyvahlar olsun. Onlar Allah dostlarından bir veliyi katlettiler. Eğer el-Benna Allah dostu değilse Allah’ın dostu kim?’” diyerek üzüntüsünün büyüklüğünü dile getirmiştir.

Onun, İslam coğrafyasına ve siyasetine bıraktığı en net mesaj; meşruiyetle birleşmediğinde gücün kalıcı olmayacağı fikridir. Sömürgecilerle ahlaksız ilişkiler kurmanın özgürlük yolunda büyük engel teşkil edeceği düşüncesi de onun miraslarından biridir. Bu yüzden Fas, Cezayir ve Tunus’un bağımsız (!) gibi görünen iktidarlarının tüm davetlerini elinin tersiyle itmiştir, onları meşru gösterecek girişimlerden uzak durmuştur. Hattabi, iktidarı kutsamamış, liderliği bir ayrıcalık değil bir emanet olarak görmüştür.

Abdülkerim’in bıraktığı ilkesel mesaj o denli etkiliydi ki Jacques Berque, şunları ifade etmekten kendini alamamıştır: “Tarihsel bir kahraman, yaptıklarıyla değil, yapılması için bıraktıklarıyla değerlidir. Bir kişilik ne kadar prestijli olursa olsun, sosyolojik potansiyeli harekete geçirebildiği ölçüde her şeyden önce bizi ilgilendirir. Kuşkusuz, onun zamanında sesleri bastırıldı ya da hikâyeleri çarpıtıldı, geçici olarak yenildiler. Ancak tüm bunlar onları bugüne taşıyan verimliliğinden bir şey eksiltmedi.”

Kitabınızın, büyük bir boşluğu dolduracağına inanıyoruz. Son olarak Emir Abdülkerim’in sizde bıraktığı his ve düşünceleri merak ediyoruz. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Bu kitabı yazma sürecinde hissettiğim en derin his vefa duygusuydu. Ancak unutturulmaya çalışılan böylesi bir şahsiyeti ve efsanevi mücadelesini tanıtmak sadece bir vefa borcu değil aynı zamanda bir sorumluluktu. Meşru, ilkeli, planlı ve sömürgecinin sökülüp atılmasına odaklı çetin bir savaşı mesleği olan kadı titizliğinde adil bir şekilde yürüten Emir Abdülkerim’i ve Rif toplumunu kendi coğrafyamıza tanıtmak gerekiyordu. Bu duyguyla yazmaya karar verdim.

Emir Abdülkerim’e karşı ayrıca hayranlık, saygı ve bazen derin bir hüzün duyuyorum.

Hayranlık; onun adanmışlığına, tutarlılığına, cesaretine ve ahlaki duruşuna;

Saygı; inancını, davasını ve halkını her koşulda öncelemesine;

Hüzün ise hayatının üçte ikisinden fazlasının mücadele, zindan, sürgün ve hicret yılları içinde geçirmesinden ötürüdür. Belki de benzer acıların içinden geçmiş biri olarak, kendimi onda görmek bana yazarken güçlü bir empati duygusu kazandırdı.

Bize zaman ayırdınız. Hem bunun için hem de literatürümüze böyle kıymetli bir eser kazandırdığınız için çok teşekkür ediyoruz. Eseri yayınlayan Ekin Yayınları’nı da tebrik ediyor, dualarımızı sunuyoruz.

Bu faydalı ve kitabın muhtevasını açan sorularınız için ben teşekkür ediyorum. Ayrıca bir teşekkür daha etmeliyim. Bu kitabın yayınlanmasından hemen sonra, esasında Selahaddin Eyyubi için yazdığınız şiirin bir kısmını Emir Abdülkerim için de serdettiniz. İzninizle onu buraya almak istiyorum. Kalem tutan elinize, şiirinizin membaı yüreğinize sağlık.

“çölün sakini sinesi incinmesin.

kumullar elin oğluna el etmesin diye

yüzü umutla mücehhez bir adam

karanlık basınca gelir omzunda sır küpü

toynakları kumaşla sarılmış at sırtında

yeni köprüden geçirilen sahipsiz at

gibi cesur ve yalnız birkaç adamla

içinde ince uzun selahaddin yeli

düşler konağı yüklü söylence

kudüs-ü şerifin bükümlü rüyası

genç çiftler birbirine anlattığında

mehir kabul edilen sızısız.”

Kudbettin Gök Arşivi