Gazze’den Sudan’a: Uluslararası Düzeyde Normalleşen Soykırım
HAKSÖZ Sayı: 418 Ocak 2026

Majallat al-Dirasat al-Filastiniyyah dergisinin 2025 Sonbahar sayısının başyazısında şu analizi yapmıştık:

“İsrail'in Filistin halkına karşı yürüttüğü bu savaşta yaşananlar ve yaşanmakta olanlar, uluslararası siyasi ilişkileri tamamen yeniden şekillendirerek yeni bir dünya düzeni başlatıyor. Ayrıca, yeni savaşların temelini oluşturacak ve önceki savaşlardan bir kopuşu temsil edecek yeni bir savaş dili de oluşturuyor. Devletler, kırmızı çizgilerin artık aşılabileceği sinyalini açıkça almaya başladılar. İleri dönemlerde savaş çıkarmak isteyenler, Filistin halkına karşı işlenen suçlar konusunda dünyanın sessizliğini ‘altın bir fırsat’ olarak görecek ve bu tür suçların gelecekteki savaşlarda tekrarlanması durumunda dünyanın sessiz kalacağını düşüneceklerdir.”

Bu metni analiz ederken ve tartışırken, bunun ancak uzunca bir süre sonra gerçekleşebileceğini tahmin etmiştik. Gazze'nin kanı henüz kurumadı, yıkım henüz onarılmadı ve insanlar hâlâ barınaksız, kliniksiz ve okulsuz durumda. Ancak yukarıdaki analizde belirttiğimiz bu tahminler çoktan gerçekleşti. Ateşkesin yalnızca, Filistinlilere karşı yürütülen soykırım savaşına karşı çıkan uluslararası hareketi bastırmak ve İsrail'i siyasi olarak rehabilite edip askerî olarak yeniden konumlandırmak için yapılan bir girişimden ibaret olduğunu gördük.

Yaşanan soykırıma karşı resmî çevrelerin eşi benzeri görülmemiş suç ortaklığı ve sessizliği savaş suçlarının çıtasını yükseltti. Sudan'daki savaş, Ekim 2023 öncesinde başlamış olsa da İsrail'in Gazze'deki soykırım savaşı gün yüzüne çıkınca tamamen kontrolden çıktı. Bu zulümler, sivillere karşı işlenen günlük suçlara gösterilen ölümcül sessizlikle tamamen uyum içinde ilerliyor.

Gazze ve Sudan'da yaşananlar, askerî ve siyasi hedeflere ulaşmak için aşırı soykırımcı şiddetin bir tür yayılması olarak değerlendirilebilir. Her iki durumda da soykırımı yürüten taraf; sivillerin öldürülmesini, uluslararası kınamayı göz ardı ederek meşru sayıyor.

İsrail açısından bu yok etme eylemi, Filistin'deki 1948 katliamları, Mısır'daki Bahr el-Baqar ilkokulu katliamı (1970), Lübnan'daki Kana katliamı (1996), Batı Şeria'daki "Savunma Kalkanı" Operasyonu (2002) ve daha birçoğu dâhil olmak üzere uzun bir soykırım serisinin doruk noktası olma özelliğini taşıyor ve tüm bunlara ek olarak hâlâ devam eden Filistin'in Yahudileştirilmesi ve kolonizasyonu da bu olaylardan ayrı düşünülmemelidir.

Gazze savaşı, uluslararası düzenin çifte standartlar üzerine kurulduğunu ve hiçbir zaman zayıf toplumların ihtiyaçlarına hizmet etmek üzere tasarlanmadığını kesin bir biçimde ortaya koydu.

İsrail'in soykırıma ulaşan eylemleri uluslararası hukuku hiçe sayarak dünyanın dört bir yanındaki diğer savaşlar için de aynı yöntemlerin kullanılabileceğini gösteren bir sıçrama tahtası oldu. İnsanların ve geçim kaynaklarının yok edilmesi, pek çok devletin yanı sıra askerî ve paramiliter güçlerin de “doğal” davranışı hâline geldi. Bu soykırım ve imha eylemleri ise savaş, siyaset, antisemitizm ve “varoluşsal tehdit” gibi alışıldık gerekçelerin arkasına sığınılarak gerçekleştirilmeye devam ediyor.

Filistin, Sudan ve diğer “çatışma bölgelerinde” on binlerce sivilin öldürülmesine karşı, dünya bu yaşananlardan hiçbir ders çıkarmamış ve hiçbir eylemde bulunmamıştır.

Gazze’de yaşananlar ve bölgede süren diğer soykırımlar, uluslararası düzeni sahiplenmeleri ve uluslararası mahkemelerde hukuki kurumları korumaları yönünde dünyanın vicdan sahibi insanlarına önlem alınması açık bir uyarı niteliği taşıyor. Bu önlemler, gelecekte ortaya çıkabilecek soykırımcı aktörleri engellemeye yönelik bir tedbir olarak görülmeli; halkların topyekûn yok edilmesinin bir savaş aracına dönüşmesinin önüne geçilmelidir.

Filistin, Lübnan ve Suriye’deki çatışmalar devam ederken, İsrail bu durumun devam edeceğini ve sınırlar boyunca ve bölgenin tamamında yeni cephelerin açılacağını açıkça söylemeye devam ediyor.

ABD Başkanı Donald Trump’ın 29 Eylül 2025’te açıkladığı “20 Maddelik Plan” ise yaraya adeta tuz basmaktan öteye geçmiyor. Bu plan, tüm dünyada İsrail’in soykırımcı bir devlet olarak damgalanmasına, uluslararası alanda yalnızlaştırılmasına yol açan Filistin’e olan desteği baltalamaya yönelik şeytani bir girişimden başka bir şey değil.

İsrail, Gazze'ye yönelik saldırılarını ateşkese rağmen devam ettiriyor. 10 Ekim 2025'te başlayan ateşkes, aslında savaşın farklı yöntemlerle sürdürülmesinden başka bir şey değil. Temelde, savaşın sürdürülmesine dair açık bir kararlılık söz konusu ve İsrail’in mevcut yönetimi tarafından destekleniyor. Çünkü bu savaş politikası, yetkilileri özel soruşturmalardan, açılan davalardan, istifalardan ve seçimlerden koruyan kalkan görevi de görüyor.

İsrail’in propaganda aygıtı ve hasbara aracılığıyla öne sürülen “varoluşsal tehdit” gerekçesi ise İsrail kamuoyunun dikkatini dağıtmaya yönelik bir manevradan ibaret. Bununla birlikte, Filistinlilere yönelik soykırım hedeflerini hayata geçirmek ve onların kendi kaderini tayin hakkı ile geri dönüş hakkını ortadan kaldırmak için de son derece işlevsel bir araç olarak kullanılmaktadır.

Elbette ateşkes ilanından sonra Filistinlilerin günlük can kaybı oranlarında bir azalma gerçekleşti. Gazze’deki insanlar ve binalar üzerine yağan bombaların sayısı da düştü. Ancak savaşın gerçekten sona erdiğini söylemek mümkün değil. Ateşkesin yürürlüğe girmesinden 60 gün sonra bile 738 ateşkes ihlali kayda geçmiştir. Bunlar arasında sivillere yönelik 205 silahlı saldırı, yerleşim alanlarına giren 38 askerî araç, sivilleri hedef alan 358 bombardıman ve sivil binaların yıkımına yönelik 138 saldırı bulunmaktadır. Bu ihlaller sonucunda 386 Filistinli hayatını kaybetmiştir. Buna, ateşkes anlaşmasına açıkça aykırı olmasına rağmen Gazze’ye temel ihtiyaç maddelerinin girişinin engellenmesi de eklenmelidir.

Öte yandan Batı Şeria’daki durum her geçen gün daha da kötüleşiyor. İsrail ordusuna bağlı özel birlikler, bir süre önce Cenin’in Cebel Ebu Dahr Mahallesi’nde 26 yaşındaki el-Muntasır Billah Abdullah ile 37 yaşındaki Yusuf Asase’yi sebepsizce infaz etti. İki Filistinli de ellerini havaya kaldırarak teslim olmuş, gözaltına direnmeyeceklerini açıkça göstermişti. Buna rağmen onları teslim oldukları an infaz ettiler.

Bu arka plan göz önünde bulundurulduğunda, İsrailli milletvekillerinin Knesset’te Filistinli tutukluların idam edilmesini meşrulaştıracak yasalar çıkarmak için adeta bir yarış içine girmesi şaşırtıcı değil. Böyle bir düzenleme, hâlihazırda kontrol noktalarında, camilerde, evlerde ve sokaklarda fiilen uygulanan infazlara hukuki bir kılıf sağlayacaktır.

Lübnan’da da tablo farklı değildir. İsrail, 27 Kasım 2024’te yürürlüğe giren çatışmaların durdurulması anlaşmasını her gün gerçekleştirdiği saldırılarla ihlal etmeyi sürdürmekte; güney Lübnan’daki bazı mevzilerde işgalini hâlâ devam ettirmektedir.

Suriye’de ise Aralık 2024’te Esed rejiminin çökmesinin ardından İsrail ordusu, Suriye ordusuna ait 300’ü aşkın noktayı hedef alarak ordunun askerî kapasitesini tahrip etmiştir. Aynı zamanda 31 Mayıs 1974 tarihli ayrışma anlaşmasını tek taraflı feshettiğini ilan ederek neredeyse her gün Suriye köylerine girip saldırılar düzenlemiş, insanları esir almış ve kimi zaman esir almadan geri çekilmiştir.

Tüm bunlar, İsrail’in Yemen’e yönelik saldırıları, Irak’ı hedef alma tehditleri ve İran’a karşı gerçekleştirdiği geniş çaplı saldırıyla birlikte yaşanmıştır. Katar’ın, Gazze’deki savaşı sona erdirmeye yönelik diplomatik bir çözüm için yürüttüğü arabuluculuk çabalarına rağmen Doha’ya yönelik saldırı da bu sürecin bir parçası olarak gerçekleşmiştir.

Bu saldırgan çizgiye bakıldığında, İsrail’in Trump'ın “güç yoluyla barış” doktrinini benimsediği açıkça görülebiliyor. Bu yaklaşım, Lübnan ve Gazze’de ateşkes adı altında sürdürülen saldırılarda, Batı Şeria’da halkı sindirmeye yönelik uygulamalarda ve Suriye’de yayılmacılığın kalıcı hâle getirilmesiyle sözde “tarafsız” bölgelerin dayatılmasında somut biçimde ortaya çıkmaktadır.

İsrail’in ve onu destekleyenlerin hedefi ise açıktır: Komşu ülkeleri bütünüyle boyun eğdirmek ve onlara teslimiyet şartlarını kabul ettirmek.

Benzer şekilde İsrail, Doha’ya yönelik saldırısını Hamas’ın müzakere heyetini hedef aldığı iddiasıyla meşrulaştırmaya çalışmış; bu yolla bölgenin tamamına, hiçbir kırmızıçizgiyi tanımadan hareket edebildiği mesajını vermeyi amaçlamıştır.

İsrail’in ve onu destekleyenlerin istediği şey, komşularıyla barışçıl bir uzlaşma değil; daha önce belirttiğimiz gibi, onlara bütünüyle boyun eğdirmek ve teslimiyet şartlarını dayatmaktır.

Bölge artık kaynama noktasına ulaşmış durumda. Uluslararası toplum ise görünürde tansiyonu düşürmeye çalışırken, gerçekte güç dengesini Batı lehine yeniden kurmaya ve İsrail’i bölge ülkelerin üzerinde bir hâkim güç olarak tahkim etmeye yönelmektedir. İsrail’in çıkarları, birkaç devletin çıkarıyla birlikte, bölge halklarının kaderini, sınırlarını ve kaynaklarını belirleyen başlıca unsur hâline gelmiştir

----------

* Bu yazı, Majallat al-Dirasat al-Filastiniyyah (MDF) dergisinin Kış 2026 sayısının açılış başyazısı olarak yayınlanmıştır.

MDF Arşivi