1. HABERLER

  2. ÇEVİRİ

  3. Nekbe'den faşist geçit törenlerine: İngiltere'deki aşırı sağ
Nekbe'den faşist geçit törenlerine: İngiltere'deki aşırı sağ

Nekbe'den faşist geçit törenlerine: İngiltere'deki aşırı sağ

Müslümanlar ayrılmaya başladığında, Yahudiler de çok geride kalmayacaktır. Çünkü beyaz üstünlükçü dalganın bir sonraki hedefi kesinlikle onlar olacaktır.

21 Mayıs 2026 Perşembe 17:06A+A-

David Hearst’ün Middle East Eye’da yayınlanan yazısını Barış HoyrazHaksöz Haber için tercüme etti.


Her yıl Nekbe Günü’nde, tanıdığım İngiliz-Filistinli bir çift, 1948’de İsrail’in kurulması sırasında 700.000’den fazla Filistinlinin kitlesel olarak yerinden edilmesini anmak için yürüyüşe katılıyor.

Bu yıl yürüyüşe giderken çiftin başına komik bir olay geldi. Metroda karşısındaki koltukta oturan çift, gördüklerinden açıkça hoşnutsuzdu.

Arkadaşımın eşinin çantasında Filistin nakışlı bir çanta ve üzerinde “Özgür Filistin”, “İsrail'i Silahlandırmayı Durdurun” ve “İsrail Gazze'den Çık” yazan rozetler vardı.

Karşıdaki çift bakakaldı ama sessiz kaldı. İçlerinden biri rozetlerin fotoğrafını çekmeye çalıştı ama başaramadı.

İki durak sonra inmek için ayağa kalktılar, ama içlerinden biri arkasını dönüp şöyle demeden inmediler: “Sizin buraya ait değilsiniz. Evinize dönmelisiniz!”

Onlar ayrıldıktan sonra vagonda büyük bir şaşkınlık yaşandı.

Bir tartışma başladı ve kısa sürede vagondakilerin Filistinli dostlarıma sempati duydukları anlaşıldı. Onlar, otuz yıl önce Ürdün’den gelmiş, Ulusal Sağlık Servisi’nde (NHS) görev yapan doktorlardı. Her ikisi de Filistinliydi ve aileleri Yafa ile Cenin’den gelmişti.

Sağlarındaki bir kadın şöyle dedi: “Ben İrlandalıyım. Ne hissettiğinizi anlıyorum. Biz de 800 yıl boyunca bunu yaşadık ve İngilizler tarafından insanlık dışı muamele gördük. Hâlâ bize yabancı gözüyle bakıyorlar.”

Karşılarında oturan iki siyahî İngiliz erkek güldü. İçlerinden biri şöyle dedi: “Onlar 200 yıl boyunca dünyayı işgal ettiler ama biz gitmiyoruz. Biz burada kalacağız,” dedi.

Sokak seviyesine çıktıklarında, arkadaşlarım South Kensington'dan Waterloo Place'e kadar uzanan caddelerin Filistin yanlısı destekçilerle dolu olduğunu gördüler. İngiltere'de bulundukları süre boyunca hiç bu kadar kalabalık görmemişlerdi.

Filistin yanlısı yürüyüşe katılanların sayısı, polisin kabul ettiğinden çok daha fazlaydı. Cumartesi günü Londra sokaklarında iki rakip yürüyüşün varlığı, polise ve medyaya iki uç nokta olarak sunulmuştu.

Filistin yanlısı yürüyüşçülerin bir sinagogun önünden geçmeyi planladıkları yönünde bir iftira uydurulmuştu, oysa bu hiçbir zaman planlarında ya da güzergâhlarında yer almamıştı.

Ancak rakamlar her şeyi açıkça ortaya koyuyordu.

On binlerce kişi Filistin yanlısıydı; oysa aşırı sağcı kışkırtıcı Tommy Robinson’un (gerçek adı Stephen Yaxley-Lennon) destekçileri Parlamento Meydanı’nı zar zor doldurabilmişti.

İslamofobik söylemler

Bu yılki Nekbe Günü yürüyüşünde özellikle dikkat çeken, hem seküler hem de dindar İngiliz Yahudilerin yüksek sesle ve belirgin bir şekilde varlığını hissettirmesiydi.

Nefret dolu İngiliz faşistlerin meydanında Yahudi olmak çok daha sorunluydu; bunun nedenleri, herhangi biri ağzını açar açmaz hemen anlaşıldı.

“Beyler, forma girmeye hazır mısınız? En iyi halinize ulaşmaya hazır mısınız? Erkekler olarak, İngiliz erkekler olarak savaşa hazır olmalıyız çünkü bu ülkeye bir savaş geliyor,” diye bağırdı Yaxley-Lennon.

Yaxley-Lennon, Polonyalı-Amerikalı model Weronika Karagowska'ya bir röportaj verdi ve model ona başbakan olarak ne yapacağını sordu. O da şöyle cevap verdi: “İslam'ı durdururdum. Bu ülkeye gelen yabancı fonları keserdim.”

Muhtemelen “yabancı fonları sonlandırmak” derken, Philadelphia merkezli Orta Doğu Forumu'ndan, ABD'li milyarder Robert Shillman'dan, Avustralya Özgürlük İttifakı'ndan veya Yahudi Savunma Birliği'nden aldığı parayı sonlandıracağını ya da en azından iade edeceğini mi kastetti?

“Tüm göçmenler otellerden çıkarılacak ve yarın ordu tarafından geri gönderilecek,” diye devam etti Yaxley-Lennon. “Geri göçü başlatırdım. Artık birçok Müslümanın bu ülkeyi terk etme zamanı geldi. Gitme zamanı. Gidecek evleriniz var. Burası bizim evimiz, gidecek başka yerimiz yok. Artık değişime izin vermeyeceğiz, görüyorsunuz insanlar bıktı, insanlar bıktı.”

Kendisini “kadın hakları aktivisti” olarak tanıtan Kellie Jay Keen, İslam karşıtı söylemleri daha da güçlendirdi. “İslam'ı sınıflarımızdan çıkarmak için henüz çok geç değil. İslam'ı o binadan çıkarmak için henüz çok geç değil. İslam'ı bu ülkedeki her resmi kurumdan çıkarmak için henüz çok geç değil, hatta çok geç değil, bu ülkeyi kurtarmak istiyorsak bu kesinlikle hayati önem taşıyor, İslam'ı her türlü otorite mekânından çıkarmalıyız.”

Yaxley-Lennon ve Keen, bu toplantıyı finanse eden İsrail yanlısı isimler için hiç de uyumlu ortaklar değildi.

Eski İsrail ordusu sözcüsü Jonathan Conricus’un Piers Morgan’a verdiği röportajda, bu ikilinin İsrail lobisiyle yarattığı gerginlik apaçık ortadaydı.

Parlamento Meydanı'nda bulunmaktan keyif aldığını söyleyen Conricus, Keen'in tüm Birleşik Krallık resmi kurumlarından İslam'ın kaldırılması çağrısını savundu. Conricus, İslam dini ile onu uygulayan Müslümanlar arasında ayrım yapmaya çalıştı. Bu ayrım, Müslümanlara açıkça “evlerine dönün” çağrısı yapan Yaxley-Lennon'un kendisi tarafından çürütüldü.

Morgan, aşırı sağın Yahudiliğe karşı çıkması durumunda Conricus'un da aynı şeyi söyleyip söylemeyeceğini haklı olarak sordu. Conricus ise buna cevap veremedi.

Faşizm yürüyüşleri

Parlamento Meydanı'ndaki sayısız Davut Yıldızı'nı bir kenara bırakırsak, bu sadece Hıristiyanlar için düzenlenen bir beyaz üstünlükçü toplantıydı.

White Vanguard hareketinin bir pankartı her şeyi çok net bir şekilde ifade ediyordu: “Britanya'daki Siyonist işgali sona erdirin. Beyazların yerinden edilmesini durdurun.”

Bu faşistlerin korumaya geldikleri medeniyet, açıkça artık “Yahudi-Hristiyan” olmaktan çıkmıştı. Bu ne anlama geliyorsa. Tarih boyunca Yahudilere en şiddetli zulmü Hristiyanlar yapmıştı.

Yürüyüşteki bir başka pankartta ise şöyle yazıyordu: “Defol git İslam, Mesih Kraldır.” Bu, geçen Ekim ayında Yaxley-Lennon'u İsrail'e davet eden İsrail Diaspora Bakanı Amichai Chikli'nin yayınlanmasını istemediği bir mesajdı.

“Birleşik Krallık” yürüyüşündeki konuşmacıların hiçbiri nefret söylemi nedeniyle tutuklanmayacak veya sorgulanmayacak ve şu anda antisemitizmi ve İslamofobik nefret söylemini tanımlayan yasanın eşitsizliği ve dolayısıyla bu yürüyüşlerin denetlenmesindeki eşitsizlik çok net bir şekilde ortaya çıktı.

Nefret söyleminin yasal tanımı, açıkça her İngiliz vatandaşına eşit şekilde uygulanmıyor.

Yahudilik hakkında aynı şeyi söyleyen bir pankart taşıyan herhangi biri, antisemitizm suçlamasıyla derhal tutuklanacaktı. Ancak bu, bu tür faşist geçit törenlerinin, hele ki Parlamento Binası önünde gerçekleşmesine izin vermenin asıl tehlikesi değil.

Bu tehlike Filistin çatışmasının ötesine geçmektedir. Bu, etnik kökenleri veya geldikleri ülke ne olursa olsun, bu ülkedeki tüm İngiliz vatandaşları için bir tehlikedir. Artık, nereden ve ne zaman gelmiş olurlarsa olsunlar, Britanya'daki tüm Müslümanlara saldırmak yaygın bir uygulama haline gelmektedir.

Eski Muhafazakâr Parti bakanı Michael Gove; İşçi Partisi liderlik adayı Wes Streeting; eski içişleri bakanı ve şu anki dışişleri bakanı Yvette Cooper; Muhafazakâr Parti lideri Kemi Badenoch; hepsi de Müslüman toplulukların şüpheli seçmenler olduğu, aşırılıkçıları barındırdığı ve teröristlerin üreme alanı olarak görülmesi gerektiği şeklindeki İslamofobik klişeyi kullanmıştır.

İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Filistin yanlısı yürüyüşlerin antisemitizm üzerindeki “birikimli etkisini” abarttı.

Müslümanların katkısı

Onların neslindeki politikacılar, 1940'larda İngiltere'nin faşizmi yenilgiye uğrattığı şanlı günleri hep öne çıkardılar. Oysa hepsi, İngiltere'nin faşizme karşı en çok ihtiyaç duyduğu anda ülkeyi savunmada Müslümanların oynadığı rolü, kendilerine uygun bir şekilde görmezden geliyorlar.

Birinci Dünya Savaşı'nda en az 2,5 milyon Müslüman, İkinci Dünya Savaşı'nda ise 5,5 milyon Müslüman Müttefik kuvvetler safında savaştı. Yaklaşık 1,5 milyon Müslüman savaşta hayatını kaybetti.

Bu askerler çoğunlukla Hindistan ve Afrika'dan gelmişlerdi ve Somali, Habeşistan ve Madagaskar'da savaştılar. Mısır ve Mezopotamya'da 9.000 ila 12.000 Filistinli, İngiltere adına savaştı.

Ancak Müslümanların en büyük katkısı, Uzak Doğu Seferi'nde Japonlara karşı savaşan Britanya Hint Ordusu'ndaydı. Bu orduda bir milyon Müslüman savaştı.

Onların torunları, geniş bir yelpazedeki ana akım görüşe sahip politikacılar tarafından, bu ülkede kalmak için artık yeterince İngiliz olmadıkları söylenen kişilerdir.

Starmer, başbakan olarak kalmak için verdiği son çare mücadelesinde başarılı olursa, İşçi Partisi solun bölünmüş halini sürdürecek ve İngiltere'nin bir sonraki başbakanı kesinlikle Reform UK lideri Nigel Farage olacaktır.

Farage iktidara geldiğinde, bu ülkedeki her Müslüman'ın korkacak bir şeyi olacaktır.

Jeremy Corbyn'in İşçi Partisi liderliğinin İngiltere'yi Yahudiler için güvensiz hale getirdiği yönündeki karalamaların aksine, Farage'ın iktidara gelmesiyle İngiltere'nin Müslümanlar için yaşamak için güvensiz bir yer haline geleceği gerçekten doğru olacaktır.

Onlar ayrılmaya başladıklarında, Yahudiler de çok geride kalmayacaktır. Çünkü onlar, Farage'ın “yabancılar”ın varlığına karşı temsil ettiği beyaz üstünlükçü dalganın bir sonraki hedefi olacaklardır.

Aşırı tehlike

İsrail, İngiltere genelinde aşırı sağcıları destekleyerek, İngiltere’deki tüm Yahudi topluluğunu aşırı tehlikeye atmaktadır.

Filistinli arkadaşlarım, ailelerinin topraklarından sürüldüğü günün anma töreninde beyaz, siyah, Asyalı, Yahudi ve Müslümanların ailelerine gösterdiği destekle güçlenerek evlerine döndüler.

O geceden önce arkadaşımın eşi, Cenin’deki teyzesini aramıştı. Teyzesi, Cenin kampını boşaltmak ve 45.000’e yakın Filistinliyi yerinden etmek amacıyla düzenlenen büyük çaplı bir İsrail askeri operasyonuna maruz kalmıştı.

Bu sefer teyzesi çaresizdi. Jenin'in kuzeybatısındaki tarım arazilerinde yerleşimcilerin beyaz çadırları belirmişti. Bunun tek bir anlamı vardı: Çadırlar bir karakol haline gelecek ve çok yakında tarım arazileri ve tek gelir kaynakları tamamen ortadan kalkacaktı.

Artık herkesin bildiği gibi, yerleşimciler Batı Şeria’yı yönetiyor.

“Bize evimize gitmemizi söylüyorlar. Cenin’deki ailemin evine gitmekten daha çok istediğim bir şey yok. Ama biz buradayız, İngiltere’deyiz çünkü bu topraklardan sürüldük ve İngiltere, 1948’de olanlardan ve o günden bu yana geçen 85 yıl boyunca her gün olanlardan sorumludur. İngiltere şimdi nereye gitmemizi istiyor?”

 

* David Hearst, Middle East Eye’ın kurucu ortağı ve genel yayın yönetmenidir. Bölge konusunda yorumcu ve konuşmacı, Suudi Arabistan konusunda ise analisttir. Daha önce The Guardian’da dış politika başyazarı olarak görev yapmış, Rusya, Avrupa ve Belfast’ta muhabirlik yapmıştır. The Guardian’a katılmadan önce The Scotsman’da eğitim muhabiri olarak çalışıyordu.

HABERE YORUM KAT