
Siyonist İsrail’in el-Haddad suikastının arka planında ne var?
Said Elhaj, İsrail'in El-Kassam Tugayları Komutanı İzzeddin el-Haddad’a yönelik suikastının arkasındaki askeri, siyasi ve stratejik nedenleri analiz ediyor.
Said Elhaj / Fokusplus
İsrail İzzeddin el-Haddad’ı Neden Hedef Aldı?
15 Mayıs Cuma günü katil işgal ordusu, Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları Komutanı İzzeddin el-Haddad’ı hedef aldığını duyurdu.
Daha önce birçok suikast girişiminden kurtulan, İsrail’in hedef listesinde birinci sırada yer alan ve yine İsrail tarafından ‘El-Kassam Tugaylarının hayaleti’ olarak bilinen el-Haddad hayatını yitirdi.
Daha önce iki çocuğu işgal güçleri tarafından şehit edilen el-Haddad’ın, ailesinin kaldığı evi hedef alınarak eşi ve kız çocuğu ile beraber hayatını yitirdiği bildirildi.
Neredeyse kırk yıldır Hamas ve el-Kassam Tugayları saflarında farklı sorumluluklar üstlenen İzzeddin el-Haddad, bir sene önce el-Kassam Tugaylarının eski komutanı Muhammed Sinvar’a düzenlenen suikast sonrası tugayların yeni komutanı olmuştu.
Suikast ve katliamları günlük siyaset hâine getiren, ateşkes anlaşmasına hiç uymayan İsrail’in Filistinli direniş hareketlerinin liderlerini hedef alması beklenen bir şey olsa da zamanlama ve bağlama bakıldığında bazı hedefleri ve mesajları görmek mümkün.

Birincisi; 1948’de katliamlar, soykırım ve etnik temizleme sonucu kurulan, ‘Aksa Tufanı’ operasyonu sonrası bunları tekrar benimseyip devlet politikası hâline getiren İsrail, 7 Ekim 2023 tarihinden itibaren ‘Aksa Tufanı’ kararında özellikle askerî kanatta rolü olan herkesi öldüreceğini açıkça belirtmişti. İşgal güçlerine göre, el-Kassam Tugaylarının 7 Ekim’deki ‘askerî komitesi’nden hayatta kalan iki kişiden biri olan İzzeddin el-Haddad’ı ateşkese rağmen bulduğu ilk fırsatta öldürmeye çalışacağı açıkça söylenen bir şeydi.
Anlaşma, söz veya ateşkes bilmeyen, kanlı intikam içgüdüsüyle alınan bu kararın Netanyahu’nun hükûmetince ‘daha etkili’ olması için simgesel olarak hem Filistinlilerin 15 Mayıs’ta ihya ettiği ‘Nekbe’ gününe denk gelmesinin hem de daha önceki komutan Sinvar’ın suikastına benzer dönemin seçilmesinin (13 Mayıs 2025’te şehit olmuştu) tesadüf olmadığını düşünmek gerek.
İkincisi; bu suikast ile İsrail, müzakeredeki duruşundan dolayı Hamas’ı cezalandırıp baskı uygulamayı hedefliyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘barış planı’ kapsamında birinci aşama yükümlülüklerini tamamıyla ve zamanında ifa eden Hamas’ın, İsrail’in ateşkes ihlallerinin son bulması ve yükümlülüklerini yerine getirmesi için arabuluculara, garantörlere ve tüm dünyaya baskı uygulamaları yönünde çağrıları devam ediyor.

Ateşkesin ilan edilmesinden beri yüzlerce Filistinliyi katleden işgal devletinin hükûmeti, insani yardımların girmesini, sınırların açılmasını, yaralıların tedavi için yurt dışına çıkmasını ve altyapının onarılmasını hâlen reddediyor ve engelliyor. Bunlarla yetinmeyip geri çekilme yerine işgal ettiği bölgeyi genişletip Gazze’nin %60’ından fazlasını kontrol eden Netanyahu hükûmeti, bütün bunları göz ardı edip Hamas’a daha fazla baskı kurulmasını istiyor ve uyguluyor.
Kahire’de icra edilen son müzakerelerde Hamas ve diğer Filistinli hareketlerin, hatta bütün Gazze’nin, silahsızlandırılması dayatılmaya çalışıldı. Filistinliler ise duruşlarını tekrarladı: Önce İsrail, birinci aşamaya ait yükümlülüklerini yerine getirecek; bundan sonra ikinci aşama konularının müzakereleri başlar. Silahsızlandırma meselesi işgal devleti ile yapılacak bir müzakere konusu değil, Filistinlilerin iç meselesi olup millî diyalog ile kararlaştırılacak bir şey.
Bu duruştan dolayı Hamas’ı ve silahsızlandırma ile yakından ilgisi olan askerî kanadı İzzeddin el-Kassam Tugaylarını cezalandırmak için komutanını hedef alan İsrail ordusu, bunun sonucunda Filistinlilerin bu konuda daha ‘esnek’ olup taviz vereceklerini umuyor.
Üçüncüsü; suikastın gerçekleştiği dönemde Hamas, yeni siyasi büro başkanını seçme sürecindeydi. İsrail, bu hamleyle örgütün toparlanmasını engelleyerek onu olağanüstü şartlara hapsetmeyi amaçlıyor. Dahası, zorlu askerî ve güvenlik koşulları altında yapılması planlanan seçimlerin ikinci turunu ve yeni lider arayışındaki iç iletişimi, kendisi için yeni suikast fırsatları yaratacak bir zemin olarak görüyor.
Dördüncüsü; Netanyahu’nun partisi Likud’un parlamento (Knesset) feshi için ilk adımı atması, erken seçim ihtimalini ciddi şekilde artırdı. Seçim kampanyalarını geleneksel olarak Filistinlilerin kanı ve hak gaspları üzerine kuran İsrailli partilerin, bu kritik ve stratejik seçimde bu saldırgan politikayı katmerleştirerek sürdürmesi bekleniyor.

Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) tarafından hakkında tutuklama kararı çıkarılan Netanyahu ve koalisyonu, yaklaşan seçimlerdeki şansını artırmak adına Gazze’de bilinçli bir gerilim ve tırmanma stratejisi planlamış olabilir. Nitekim el-Haddad’ın hedef alındığı gün düzenlenen ardışık suikastlar, 7 kişinin ölümüne ve 45 kişinin yaralanmasına yol açtı. İşgal güçlerinin buradaki temel stratejisi ise iki yönlü bir tuzağa dayanıyor: Hamas karşılık verirse bunu daha şiddetli bir bombardıman için bahane etmek, karşılık vermezse de mevcut ihlal ve suikastları pervasızca sürdürmek.
Filistinlilerin bir asrı aşan direniş tarihi, liderlerin suikasta uğramasının mücadeleyi bitirmeye yetmediğini açıkça kanıtlamıştır. Hamas, 7 Ekim sonrasında özellikle Gazze’deki siyasi ve askerî kadrolarının büyük bir kısmını kaybetmiş olsa da bu durum, örgütün kararlılığını ve stratejik esnekliğini sarsmaktan oldukça uzaktır.
Bu doğrultuda, suikast silsilesinin son halkası olan el-Haddad’ın hedef alınması, İsrail'in gerçek yüzünü bir kez daha ortaya koymuştur. Bu hamle; İsrail'in kalıcı bir barış ve istikrarı bir kenara bıraktık, ihlal edilmeyecek geçici bir ateşkese bile niyetinin olmadığını göstermektedir. İşgal yönetimi, Filistin meselesinin İran ile yaşanan gerilimin gölgesinde kalmasını ve uluslararası kamuoyunun gündeminden düşmesini fırsat bilerek hukuksuz eylemlerini sürdürmektedir ve sürdürecektir.
Tam da bu noktada, başta garantör ülkeler olmak üzere tüm İslam dünyasına tarihî bir sorumluluk düşmektedir. Unutulmamalıdır ki bu sorumluluk, yalnızca Filistin halkına verilen bir destekten ibaret değildir; aynı zamanda ‘Büyük İsrail’ projesine karşı bölge devletlerinin ve halklarının kendi millî güvenliklerini koruma yönünde atacağı en kritik adımdır.



HABERE YORUM KAT