1. YAZARLAR

  2. HAMZA TÜRKMEN

  3. Davet yükümlülüğü ve gerekleri; Davet alanlarının bütünlüğü meselesi
HAMZA TÜRKMEN

HAMZA TÜRKMEN

Yazarın Tüm Yazıları >

Davet yükümlülüğü ve gerekleri; Davet alanlarının bütünlüğü meselesi

17 Mayıs 2026 Pazar 22:48A+A-

İrade sahibi olarak yaratılan tüm varlıklar Kur’an’ın mesajını başta kendileri idrak etmekle, hemcinslerine tebliğ yani davetle yükümlüdürler.  Çünkü Kur’an mesajı, kainatı yaratan Rabbimizin imtihan olmak üzere tüm iradeli varlıklara çağrısı, hak ve doğru yolun bilgisini ve ölçüsünü ifade eetmektedir.  Kur’an çağrısı veya daveti, irade sahiplerini karanlıktan aydınlığa çıkartan tek ilmi kaynaktır (14/1).

Tüm iradeli varlıklar için hakka davet ve kuşatıcılık temel kulluk görevlerimizdendir. Ahkaf  Sûresinde, önceki vahiyleri de doğrulayan, hakka ve doğru yola yönelten Kur’an ayetlerini Muhammed (a) okurken dinleyen Cinlerden bahsedilir. Ve sonra Cinler kavimlerine dönüp mealen  şöyle derler:  Ey halkımız! Allah'ın davetçisine uyun ve Allah'a iman edin ki kötülüklerinizi bağışlasın ve sizi acıklı bir azaptan korusun.” (Ahkaf, 46/31)

Allah-u Teala Zâriyat sûresinde “Cinni ve insi bana kulluk yapsınlar diye yarattım” buyuruyor (51/56). Cinler de insanlar gibi iradeli varlıklardır. Ve imtihana tabidirler. Allah, Resulüne Cin sûresinde buyurmaktadır: “De ki: ‘Bana, cinlerden bir topluluğun dinledikten sonra gidip, biz gerçekten hayranlık uyandıran bir Kur’an dinledik’ dediler.” (72/1)

İbn-i Abbas’tan rivayet edildiğine göre, Resulullah cinleri görmemiş, cinler onu dinlemiş ve sonra dinlediklerini kendi kavuimlerine nakletmişlerdir (Müslim, Tırmizi).

Cinlerin Resulullah’a Kur’an’ı dinlemek için gönderildikleri haberi Ahkaf Sûresinin 29. ayetinde yani belirttiğimiz ayet-i celileninin siyakında geçmektedir. Bu ayetler Resulullah için de gayb haberlerindendir. Gaybı da Resullerine sadece gaybın yaratıcısı ve mutlak gayb bilgisine sahip olan Allah-u Teala bildirir. Âl- İmran Sûresinde belirtildiği gibi Allah, pisi temizden ayırıncaya kadar mü'minleri içinde bulunduğunuz şu durumda bırakacak değildir. Allah, size gaybı bildirecek de değildir. Fakat Allah, resullerinden dilediğini seçer (gaybı ona bildirir)…” (3/178)

Her ne kadar İbn-i Abbas’ın rivayetine rağmen Resullüllah (s)’in cinleri gördüğü ve onlara vicahi olarak Kur’an okuduğu ile ilgili bazı rivayetler olsa da okuma fiilinin “meçhul” kullanımından kalkarak ilim adamlarının büyük çoğunluğu İbn Abbas’ın rivayetinin isabetli olduğu üzerinde durumuşlardır.

İlgili Kur’an ayetleri bütünlüğünde apaçıktır ki cinler hemen hemen her dönemde Resullere inen vahiyden haberdar olmuşlardır. Cinler yaşadıkları gaybî âlemde olduğu kadar, insanların evreniyle ve tarihiyle de ilgilendiklerini ayet-i kerimelerden kavrıyoruz. Zira cinler Ahkaf sûresindeki aynı ayet kümesi içinde Musa (a)’a indirilen hakka yönelten ve doğru istikameti gösteren vahyi dinlediklerini, Kur’an ayetlerinin de aynı hakka ve doğru istikamete yönelttiğini belirtilmektedir.

Cin olsun ins olsun hemcinslerimiz üzerinde hakimiyet kurmak değil, onları basiret üzere hakka davet etmek görevi önemlidir ve önceliklidir.

Nisa Sûresinde  zikredilen “Bir kısım Yahudiler harfleri yerlerinden değiştir”dikleri (4/46) gibi, Yahudileşme eğilimi içinde olanlar da  “Cin diye ayrı bir varlık kategorisi yoktur” diyen, “bunların uzak diyarlardan gelen yabancılar olduğu”nu söyleyen pozitivizmin derin etkisinde kalmış bazı çağdaş yorumculara rağmen cin ve melek olgusu Rabbimizin münzel ve korunmuş vahyinde bildirilen vakîi gayb haberlerindendir.  

Pozitivizm ve Modernite akılcılarının 19. Yüzyılda Hindt Alt Kıtasında yaptıkları saptırmalarına karşı ilk tepki yazdığı “Dehriyuna / Natüralizme Reddiye” kitabı ile ıslah öncülerimizden Cemaleddin Afgani tarafından gösterilmiştir. Farklı bir varlıktan yaratılan Cinlerin sorumlu varlıklar olarak insan gibi “rahmani ve şeytani” olmak üzere iki guruba ayrıldıkları anlaşılmaktadır. Cin Sûresinde de faklı yollar takip ettiklerini kendileri belirtmektedirler:  "Doğrusu bir kısmımız salihlerdeniz, bir kısmımız da bunun dışındadır. Biz, ayrı ayrı yollar tuttuk." (72/11)

Transhumanizm başlığı altında insanın fiziksel ve bilişsel yeteneklerinin artırılması, yaşlanma ve hastalanma gibi arzu edilmeyen yönlerinin ortadan kaldırılması amacıyla teknolojiden faydalanılması gerektiğini öne süren, insan fıtratının değişmezliğini tahfif veya ret eden uluslararası ateist veya deist olan entelektüel bir hareket Firavun gibi her şeyin sahibi olmaya çalışsa ve tüm yaratılmışları köleleştirme niyeti taşısa da, bilimle bütün âleme hakim olma ululuğunu hedeflese de; insanın sınırsızlığı da ölümsüzlüğü de mümkün değildir.  

Kapitalizmin farklı felsefik ve ideolojik kanatları da; Ahiret, Cennet ve Cehennem hayatıyla ilgili ayetlerin çıkartıldığı muharref Tevrat’ı da istismar edip Yahudiliği ırkçı Siyonizm ulusçuluğuna dönüştüren soy kırımcı işgalci katiller de kendilerine ölümsüzlük oluşturacak bilimsel efsanelerden cüret alarak ve bilimsel menkıbelerle cürümler işlemektedirler. Oysa her şeyi yoktan var kılan ve bizi kulluk imtihanına tabi tutmak için yarattığını belirten Rabbimiz, Ankebut Sûresi’nda “Her nefis ölümü tadacaktır ve sonra Bize döndürüleceksiniz.” (29/57) buyurmaktadır. Yine Enbiya Sûresi’nde Rabbimizin belirttiği gibi müşrikler için Elçisi Muhammed’e  “Senden önce hiçbir beşere ölümsüzlüğü vermedik; şimdi sen ölürsen onlar ölümsüz mü kalacak?” (21/34) sorusunu yöneltmektedir. Bu konu yanında evrende bilinçli varlıklar olarak yalnız olmadığımız hususunu da Allah’a itaat etmeye davet edilen cinlerin varlığından Kur’an vakıası temelinde yani kesin ilahi haber bağlamında bilgilenmiş olmaktayız.

Kur’an’ın delaleti açık ayetlerine göre Kelam alimlerimiz “tefekkür, teakkul, tezekkür, tefakkuh ve tedebbür yani gereği gibi düşünmek” çabalarını  vâkıa yani kesin bilinen bir olgu ve bilgi olmadan gerçekleşemiyeceğini belirtmişlerdir. Onlar da üç çeşittir: 1. Münzel ve korunmuş olan vahiy (87/6; 75/40), 2. Afakdaki ayetler, 3. Enfüsteki ayetler (41/53)

Biz Rabbimizin kesin haberle bildirdiği fiziki veya gaybi bütün yaratıkların varlığına iman edenlerdeniz. Eğer Kur’an lafzı ve hitabı korunmuş yani sübut-u kat’i bir kesinlik taşıyorsa, bizim için fiziki alemin de, gaybî alemin de Yaratıcısı Allah-u Teala zandan, şek ve şüpheden arınmış ve korunmuş olan Kur’an bilgisi de geerçektir. Kur’an’ın bildirdiği kesin ve vâkîi bir bilgidir. Bu nedenle insan fıtratının da yaratıldığı andan itibaren değişmediği bilincindeyiz. Aksi halde muhatabı nas/insan olan ve Resullerin dilinde aynı olan vahiy dininin evrenselliği veya cihanşumullüğü anlamsız olurdu.

Allah’a kulluk yapmak için yaratılan, insan ve cin taifesinden Hakkı kavramakla yükümlü olan Rahmandan yana olan tüm iradeli varlıklar, muhataplarını hakka davet etmek, zikri hatırlatmak, tebliğ ve ikaz etmekle sorumludurlar. İslam dinini yaymanın, hakkı ve adaleti ikame etmenin yegâne yolunun davet ve tebliğ olduğunu, sosyal ilişki ve ibadetlerimizde “üsve-i hasene” yani en güzel örnek (33/21) olan Resulümüz Muhammed (a) göstermiştir. Rad Sûresinde de belirtildiği gibi Onları tehdit ettiğimiz şeyin bir kısmını sana göstersek de seni vefat ettirsek de sana düşen yalnızca tebliğdir. Hesabını sormak bizim işimizdir.”(13/40) Yükümlülüğümüzün sınırlarını da Rabbül Âlemîn göstermektedir.

Bu görev, yani vahyin tebliği/irşadı, İslami daveti üstlenecek bütün müminler ve tanıklar için geçerlidir. İnsanlar arasında iman edenlerin hâkim olmasını beklemekten ziyade önemli olan davet, tebliğ ve tanıklık görevini yerine getirmektir. “Tebliğ, irşad, vaaz, nasihat, inzar, tebşir, emri bi’l ma’ruf nehyi ani’l-münker” gibi uygulama ve gayretler aynı gayeye hizmet etmektedir. Ama bütün bu görevler için üç husus söz konusudur. Bunları da Kitab-ı Kerim’den ve Resulullah Aleyhisselam’ın uygulamalarından  öğreniyoruz:     

  1. İslami bütünlüğün kavramasında vahyi tertil üzere okuyup (73/6-20), karşılıklı talim etmek (3/79) Kur’an’ın gösterdiği zorunlu adımlardır.

2.  Bilgi ve inancı amelleştirme mükellefiyetleri bir bütündür cüzlere ayırarak birbirinden kopartılmamalıdır (103/3). Ayrıca davetçi davet ettiği mesajı yaşamalı, tebliğini sözlü ve yazılı en güzel şekilde ve şahidliği ile uyum içinde sunmalı; muhatabıyla didişerek değil olgunlukla, dirayet, sabır, tevazu ve halim ahlakı ile iz bırakmalı; kabalık ve nankörlük karşısında Müzemmil Sûresindeki uyarıya uymalıdır: “Onların söylediklerine sabret. Ve onlardan güzelce ayrıl.” (73/10)

 3.  Basiret üzere hikmetle “Allah’a davet etmek” vahyin “Ya eyyühel nas” veya “Ya eyyühellezine amenu”  diye hitabedilen kişi ve topluma, yakınlarımıza hitap etmek demektir. İrşadda muhataplar hem gayri müslimler hem imanın gereği yapması gereken salih amelleri yerine getirmeyen Müslümanlar olabilir. Muhatabına göre yapılan tebliğ faaliyeti de bölünmemelidir.  Sokak davetçileri kadar turistlere de, gönlü kazanılacaklara / “müellefe-i kulûb”e (9/60) de, fetihlerle Kur’an ile aralarındaki barikatları yıkıp ulaşılmaya çalışılan insanlara da,  hasenatlarını salihata yükseltilme yolu gösterilen Müslümanlara da, dindar veya gayr-ı müslim kamuoyuna da, zulüm ve zorbalık karşısında  insanlık vicdanına da hak olan tebliğ edilmeye çalışılabilir. Ama bu çalışmaların bütünlüğü veya koordinasyonu gözetilmeli, hiç biri diğer alanları yok saymamalı öncelikler açısından maslahat gözetilmelidir.

“Cihad” nefsi arındırmayı, Kur’an talimini, tebliği, sabrı, dille ve gerektiğinde elle uyarıyı, Allah yolunda kıtalı ifade eder. Cihad kavramı sadece tek anlama sıkıştırılıp cihad görevi daraltılamaz. Rabbimiz Hicr Sûresinde uyarıyor: “Onlar ki Kur’an’ı parça parça kıldılar.” (15/91) Bu bağlamda “kulluk ibadeti” de, “ed-din” de namaz oruç ibadetleri, Kur’an talimi, tebliğ, ilmi çalışma, ticaret, infak, siyaset cihadın türleri gibi ünitelere bölünüp sadece bir bölümü öne çıkartılarak diğerleri tahfif edilemez.

Özellikle hitabettiği Müslüman topluma, yakınlarımıza veya inanç ve amelde günaha veya zalimlik yoluna sürüklenen Müslümanlara (35/33) hakkı ve adalet çağrısını taşımak gerekmektedir. Ve Müslümanlar olarak Nisa Sûresindeki “Ey İman Edenler! Allah'a, Resul'üne ve Resul'üne indirdiği Kitab'a ve daha önce indirilmiş Kitaplara iman edin…” (4/136) hitabını unutmamalıyız.

Gecenin üçte birinde, yarısında veya üçte ikisinde Resul ve O’nunla birlikte olan sahabe Resulullah (s)’in rehberliğinde vahyi eğitimden geçtikten sonra (73/20) Yusuf Sûresi’nde belirtildiği üzere aldıkları eğitim gereği “İnsanları basiret üzere hakka davet” (12/108) etmişlerdir. Tabii ki insanlar üzerinde hakimiyet kurmak değil, onları basiret üzere hakka davet etmek görevi önemlidir ve önceliklidir. Eğer davet süreçlerimizde başarısızlıklar yaşıyorsak, bunda muhataplarımızın idrak algılarını ve kalbini kapatması  söz konusu olabilir. Ama başarısızlık bizim de  kaba, itici tavırlarımızdan ve eksik bilgili halimizden kaynaklanabilir. Bu yüzden bize düşen hak olan bilgiyi tebliğ edip, davet ettiklerimize şahidlik veya şühedalık yapacak hakkı ve adaleti ayakta tutacak bir ümmet beraberliğini sosyalleştirebilmektir. Davet edilen konuları sosyal plnnda yaşamayanlara Allah-u Teala şöyle buyuruyor: “Yapmayacağınız şeyi niçin sölüyorsunuz?” (62/2). Sonrası ise muhatabın insani idrak vasıflarını işletmesine ve Rabbimizin hidayetine kalmış. Ama şunu da bilmeliyiz: Cahillerin … Pek çoğu, Allah'a ortak koşmaksızın iman etmezler.” (12/106).

Tabii ki başarısızlığın tebliğcilere ve şahidliği üstlenenlere , kendimize düşen zaafları da gözden geçirmemiz gerekir. Gerçekten vahiy talimini, tertil ile nass ve vâkıa irtibatı ilişkisiyle okuduk mu?        Resul aramızda olmadığına göre İslami bir talimi tutarlı kılan sahih bir dini anlama usulüne sahip olabildik mi? Tebliğimizde heva ve fücrumuza, müstağniliğimize, egomuza, kibrimize yani nefs-i emmareye galebe çalıp basiretli bir üslubu, hitabı, davet adabını yakalayabildik mi?    Bu tür sorularla öz muhasebemizi de yapmalıyız.  

Müminler zaferle değil seferle memur oldukları gibi, tüm davet çabalarımıza rağmen, Resul-ü Ekrem’in amcası Ebu Talib örneğinde olduğu gibi, başarılı olamayabiliriz.  Yeterki sahih bilgiye, üsluba, nezakete ve basirete sahip olacak bir istişari mecranın taşıyıcısı olalım.

Bütün bu meziyetleri kazanmak, imtihan dünyasında, fıtri ve şer’i sınırları yani hududullahı korumak ve Allah’ın davasını yaymak, Akabeleri yani zor geçitleri aşmakla mümkündür. Resul-ü Ekrem davet için buyuruyor: “Benden bir âyet bile olsa insanlara ulaştırınız.” (Buhârî, Enbiyâ, 50)

Doğru bir bilgilenme ve  şüheda birlikteliği, basiretli ve hikmetli bir davet ve bu salih amellerle muhatabımızın veya bir toplumun nefsini değiştirebilmek iki cihan için de hayatidir. Yine Buhari’nin aktardığına göre Allah Resûlü şöyle buyuruyor: “Bir kimsenin senin vâsıtanla hidâyete ermesi, senin için (en kıymetli dünya nîmeti olan) kızıl develere sahip olmandan daha hayırlıdır.” (Buhârî, Cihâd, 143)

Tüm sahih ve istikamet üzere çabalarımıza  rağmen insanların kalbini kirlilikten arındıramıyorsak biliriz ki “hidayet Allah’tandır” (28/56) ve “Dinde zorlama yoktur” (2/256).  Ve o zaman tekrar yeni bir güne başlamalıyız. Yani kulluğumuz için “boş kalınca” yeni bir yorgunluğa yani İnşirah Sûresinde belirtildiği gibi “(Bir işi bitirip) boş kalınca başka bir işe…” (94/7) kalkmalıyız.

Davet  kök beraberliği nedeniyle “ziyafet yemeği” anlamında da kullanılmıştır. Buhari ve Müslim’in “Sahiheyn”inin nikâh bahislerinde rivayet edildiğine göre davet, “yemek ve ziyafete çağrı” anlamında kullanılır ki, Resulullah Mekke Dönemi’nde bu örfü kullanarak birçok müşriği evine davet ederek, yemek davetiyle İslam davetini birleştirmiştir. Bizlerin davetlerinde de bu tür imkânları kullanmak ve geliştirmek önemlidir.

Rabbim bizleri tebliğinin taşıyıcısı, vaadlerinin erliğini ve tanıklığını/şahidliğini yapanlardan eylesin. Rabbimiz bizi işimizde, gücümüzde, davetimizde, mücadelemizde ahireti kazanmak için bu dünyada kazananlardan eylesin.     

 

YAZIYA YORUM KAT