Kayıp çim kokusu üzerine

Bir şeyin ne zaman kaybolduğunu tam olarak bilmiyoruz. Sadece bir gün bakıyoruz; gitmişe benziyor. Tıpkı bir odanın içindeki sesin yavaş yavaş kısılması gibi — önce fark etmiyoruz, sonra sessizlik çöktüğünde "ne zaman sustu?" diye soruyoruz. Kaybın en sinsi biçimi bu: alışarak gerçekleşeni, olağan sanmak.
Şarjım Bitti
"Şarjım bitti." Bu cümleye dikkat ettiniz mi hiç? Telefonun şarjı değil, bizim şarjımız. Küçük bir dilsel kayma, ama içinde devasa bir itiraf var: telefon artık taşıdığımız bir alet değil; bedenimizin uzantısı, belki de bir parçası. Cüzdanımızı evde bırakabiliriz, anahtarımızı unutabiliriz, ama telefonsuz ya da şarjı durumu az kapıdan çıkmak neredeyse fizyolojik bir panik üretiyor. Marshall McLuhan bunu altmış yıl önce görmüştü: "Önce biz araçları şekillendiririz, sonra araçlar bizi.“1 Telefonun parmaklarımıza nasıl uyduğunu hatırlayın; ekran büyüklükleri, düğme yerleşimleri, titreşim kalıpları — hepsi bedenimizle bütünleşmek üzere tasarlanmış. Artık o olmadan eksik hissediyoruz, çünkü gerçekten de bir parçamız orada.
Bu dönüşüm farkında olmadan gerçekleşti; kimse bize "telefon artık senin bir organındır" demedi. Ama dil bunu çoktan kabul etmişti.
Sorun yalnızca bağımlılık değil. Sorun, bu bağımlılığın nelerin pahasına kurulduğu. Nörobiyolog Daniel Levitin şöyle yazıyor: "Her bildirim, beynimizde küçük bir dopamin salgısı tetikler; bu yüzden telefonumuzu kontrol etmek kumar makinesinin kolunu çekmeye benzer.“2 Bildirim sesi, beynin ödül merkezini harekete geçirir; bir mesaj gelmiş olabilir, belki de gelmemiştir — belirsizlik, çekiciliğin ta kendisidir. Psikologlar buna "değişken oranlı pekiştirme" diyor; kumar makinelerinin ve sosyal medyanın ortak formülü.
Aklımızı telefonlarımıza emanet ettik; hafızamızı, dikkatimizi, sabah uykumuzun ilk yarım saatini, gece yatmadan önceki son bakışı. Kitapları uygulamalara okutturuyoruz; aylık dergilere değil, platformlara abone oluyoruz. Fotoğraf çekmek sıkıcı geldi; onun yerine yapay zekânın ürettiği görseli paylaşıyoruz. Sahici olanı taklit edenle değiştirmek, çağımızın en belirgin alışkanlığı hâline geldi.
Güneşi Şişeye Koymak
Vitamin D eksikliği duyduğumuzda aklımıza hemen eczane geliyor. Bir hap, bir damla, bir şişe. Oysa bu vitaminin kaynağı güneştir; cildin ışıkla buluşmasıdır; açık hava içinde sürdürülen bir yaşamdır. Çocukken biz öyle bir şey bilmezdik; "güneş çarpmasın" diye kovalanırdık, D vitamini "eksikliği" değil "fazlası" endişesi vardı. Şimdiyse bu vitamin küresel bir tıbbi sorun hâline geldi; dünya nüfusunun yaklaşık yüzde ellisinde yetersiz düzeyde olduğu tahmin ediliyor.
Doğanın bize bedava sunduğunu, şimdi para verip satın alıyoruz. Tabiatla temasın bağışıklık sistemini güçlendirdiğini, kortizol seviyesini düşürdüğünü, hatta kan basıncını dengelediğini gösteren araştırmalar var. Japonlar buna shinrin-yoku3 diyor — orman banyosu. Tokyo Üniversitesi'nin çalışmaları, yalnızca iki saatlik orman yürüyüşünün bile doğal öldürücü hücre (NK)4 aktivitesini yüzde elli oranında artırdığını gösterdi. Oysa biz klimayla soğutulmuş ofislerde, floresan ışık altında, ekranlarımıza gömülü oturuyoruz; sonra bağışıklığımız zayıflayınca eczaneye koşuyoruz. Bu ironinin içinde bir uygarlık portresi var.
Hızın Vaat Ettiği ve Gerçekleştirdiği
Ailede bu iş bana ait olduğu için bilirim; uçak bileti almak için bir zamanlar belki de yarım güne ihtiyaç vardı. Seyahat acentesine gidilir, kataloglar karıştırılır, fiyatlar karşılaştırılır, kararın ağırlığıyla bir imza atılırdı. Şimdi iki tıkla satın alıyoruz. Peki, kazanılan bu süre nereye gidiyor?
Çoğumuz için cevap açık: başka bir ekrana, başka bir içeriğe, başka bir kısayola. Sosyolog Hartmut Rosa, modern hayatın "sosyal hızlanma“5 sarmalından çıkamadığını söylüyor; zaman kazandıran her teknoloji, yeni bir doluluğun kapısını aralıyor. E-posta mektubu öldürdü ama on kat fazla yazışma getirdi; çamaşır makinesi zaman tasarrufu sağladı ama temizlik standartları yükseldi. Elde kalan vakit ile doldurulan vakit arasındaki makas açıldıkça, paradoksal biçimde daha "zamansız" hissediyoruz.
Eflatun'un devlet tasarımında ‚boş‘ zaman, erdeme yönelen bir fırsattı — theoria'ya, yani tefekkür ve bilgelik arayışına. (6) Aristoteles, yalnızca ‚boş‘ zamana sahip olanların "iyi yaşam"ı inşa edebileceğini düşünüyordu. Biz ise ‚boş zaman'ı başka bir dolulukla tıkadık; tefekkür yerine kaydırma hareketi, bilgelik yerine bildirim sesi.
Anlık Tatmin Çağı
Her şey haz odaklı olmaya başladı. Anlık tatmin, ertelenmiş memnuniyetin yerini aldı; zorluktan kaçmak, sabır göstermenin önüne geçti.
Stanford'daki ünlü "marshmallow deneyi“7ni hatırlayın: çocuklara bir şekerleme verilir ve bekleyebilirlerse bir tane daha vadedilir. On beş dakika bekleyebilen çocukların, yıllar sonra akademik başarıda, sağlıkta ve ilişkilerde daha iyi sonuçlar aldığı görülür. Ertelenmiş memnuniyet, yaşamın hemen her alanında anahtar bir beceridir. Peki ya toplum bu beceriyi sistematik olarak köreltiyorsa?
Bir tıkla film, bir kaydırmayla yemek, bir komutla bilgi. Beklemeye tahammül azaldıkça, bekleyerek elde edilen şeylerin değeri de azalıyor. Yavaş pişen yemeğin tadını bilmiyoruz; el yazısıyla mektup yazmanın ağırlığını; bir kitabı baştan sona okuyarak öğrenmenin derinliğini. Psikolog Adam Alter8, "Karşı Konulmaz" adlı kitabında şöyle diyor: "Uygulamalar, sonsuz kaydırma özelliğiyle bizi asla doyurmamak için tasarlandı; doymak, tüketmeyi bırakmak anlamına gelir." Kısır döngünün çemberi böyle kapanır: anlam yokluğu kaygı yaratır, kaygıya karşı daha fazla uyarıcı önerilir, uyarıcı da geçici bir konfor sağlar; sonra yeniden kaygı, yeniden uyarıcı…
Şifahane mi, Hastane mi?
Hastaneler bu dönüşümün belki de en yürek sıkan örneği. Arapça'da "şifa" kökü, iyileşmeye, tamlığa, bütünlüğe işaret eder. Şifahane, şifa verilen yerdir. Hastane ise artık yalnızca hastaların toplandığı bir mekân hâline geldi; şifa verilmiyor, semptom yönetiliyor.
Birdostun dediği gibi insanlar hastanelerde doğuyor, hastanelerde ölüyor; hayatın en sınır anları bu steril koridorlara sığdırıldı. Ölüm, ailenin içinden alındı ve profesyonellere devredildi. Sosyolog Philippe Ariès, Batı'da Ölümün Tarihi'nde bunu "yasak ölüm“9 olarak adlandırır; ölüm artık ayıp, görünmez kılınması gereken bir şey. Komşu avlusu, ev içi doğum, aile yanında yaşlılık; bunlar moderniteye daha fazla yer açmak için gözden çıkarıldı. Ama gözden çıkarılırken, insanın kendiyle ve ölümlülüğüyle olan dolaysız ilişkisi de gitti.
Tolstoy'un İvan İlyiç'in Ölümü’nü10 hatırlayın. Kahraman, ölüme yaklaştıkça çevresindekilerin sahteliğini keşfeder; asıl acı, fiziksel değil varoluşsaldır — kimse onunla ölüm hakkında dürüstçe konuşmaz. Modern hastaneler bu sahneyi her gün yeniden üretiyor: monitörler bağırır, hemşireler koşuşturur, ama kimsenin ölmekte olanın elini tutacak vakit yoktur.
Eksiklik Endüstrisi
Hep bir şeye sahip olmak istiyoruz. Yeni model, yeni sezon, yeni sürüm. Pazar, bu eksiklik hissini körükleyerek büyüdü; insan kendini daima tamamlanmamış hissederse, tamamlayacak bir şey satmak kolaylaşır.
Reklamın asıl söylediği şey bir ürün değil, bir eksikliktir. Eleştirmen John Berger, Görme Biçimleri’nde11 şöyle yazmıştı: "Reklam, sizi olduğunuz gibi yetersiz gösterir; ancak satın aldığınızda tamamlanacağınızı vaat eder." Bu mesaj, modern insanın bilinçaltına o kadar işledi ki artık dışarıdan gelmesine bile gerek kalmıyor; kendi kendimize üretiyoruz.
Güzellik salonları, saç ekimleri, diş kaplamaları, estetik operasyonlar; bunların tamamı "olmadığımız şey olma" arzusunun farklı biçimleri. Filtreler yüzleri inceltiyor, gözleri büyütüyor; sosyal medya profilleri için pozlar özenle seçiliyor. Gördüğümüz yüzler gerçek değil; gördüğümüz bedenler gerçek değil; bazen gördüğümüz hayatlar da gerçek değil. Ama bu sahte gerçeklik, kıyaslanmak için her gün karşımıza çıkıyor ve bizi yeniden eksik bırakıyor. Psikolog Jean Twenge12, sosyal medya kullanımı ile genç kızlardaki depresyon oranları arasındaki korelasyonu gösteren çalışmalarıyla dikkat çekti; kıyaslama döngüsü, ruh sağlığını aşındırıyor.
Realitemizi kaybettik; neyin hakiki olduğunu artık zor ayırt ediyoruz. Baudrillard buna “simülakr"13 demişti: kopyanın orijinalden daha gerçek göründüğü, gerçeğin silikleştiği bir dünya.
Ama asıl soru şu: mutluluğu nerede arıyoruz? Rupert Spira, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabında bir paradoksu açığa çıkarır: mutluluğu arayıp dışarıdaki şeylerde bulmaya çalışıyoruz, oysa insanın asıl varoluşu zaten senin "mutlu"luğundur. Mutluluk hiçbir zaman içeriğe konulamayan, dışarıda bulunup satın alınabilecek bir şey değildir; her zaman içimizde var olan, ancak fark etmekte başarısız olduğumuz bir duruma işaret eder. Kendimizi tanımamış, Rabbimizi tanımamış olduğumuz için, bir şeyler eksik olduğunu düşünüp "bunları yaparsam, bunu aldığımda mutlu olurum" zannına kapılırız. Oysa Allah bize ruhundan üflemiştir; daha ötesi, daha eksiği yok. Tamamlık içeride. Biz yalnızca bunu hatırlamamız lazım.
Paylaşmak ve Sosyalleşmek
"Paylaşmak" kelimesinin anlamı kaydı. Yiyeceğini paylaşmak, ihtiyaç sahibine uzanmak demekti; şimdi en güzel tabağı en iyi ışıkta fotoğraflayıp sosyal medyaya yüklemek anlamına geliyor. "Sosyalleşmek" eskiden yüz yüze yani ruberu idi, zaman zaman da susarak bir arada olmaktı; elini uzattığında ulaşabilecek mesafedeydi; şimdi takipçi sayısına bakarak ölçülüyor.
Sherry Turkle, "Alone Together" kitabında paradoksu özetliyor: "Sürekli bağlıyız ama hiç bu kadar yalnız olmamıştık." Yüzlerce "arkadaşımız" var, ama zor bir günde arayabileceğimiz üç kişiyi saymakta zorlanıyoruz. Gerçek bir ihtiyacı olan insan gözümüzden kayıyor; beğeni toplayan içerik ise her zaman görünüyor.
Kulluk, Hicret ve Para
Bir ömür boyu "kulluğumu nerede daha iyi yaparım" diye hicret eden birini henüz görmedim. Ama daha iyi maaş, daha iyi şartlar, daha iyi kariyer imkânı için dünyanın bir ucundan diğerine gidenleri hepimiz tanıyoruz.
Bu kötü bir seçim değil, elbette; geçimini sağlamak da bir sorumluluktur. Ama tabloyu seyrederken şunu sormadan edemiyor insan: işyerleri, hayatlarımızda putlara mı dönüştü? Sabah neye uyanıyoruz, akşam neyi düşünüyoruz, tatil planlarımız neyi kaçırmamak üzerine kuruluyor?
Max Weber, "Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu"nda çalışmanın nasıl bir "dünyevi ibadet" hâline geldiğini anlatmıştı. Ama şimdi ibadet metaforunun ötesine geçtik; çalışmak, kimliğin kendisi oldu. LinkedIn profillerimiz, camilerdeki saf yerine geçti. Kulluk artık çoğunlukla paraya yapılıyor; ve bu kulluk öyle yoğunlaştı ki diğer her şey ara sıra yapılan bir "aktivite" hâline geldi.
Çocuklar, Ekranlar ve Kaybolan Dünya
Çocuklarımız hayvanları artık ekranda görüyor. Bir solucanın toprağı nasıl işlediğini, bir ineğin çayırda nasıl otladığını, bir karıncanın sırtında ne taşıdığını; bunlar belgesel bilgisi hâline geldi.
Richard Louv, "Last Child in the Woods" kitabında buna "doğa eksikliği bozukluğu" adını verdi. Kendi çocukluğum bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden. Çocuklar ağaca tırmanmıyor, derede taş sektirmiyor, çamurda oynamıyor; sonra dikkat eksikliği, kaygı, obezite artıyor. Amerikan çocuklarının günde ortalama yedi saat ekran önünde geçirdiği tahmin ediliyor; dışarıda geçirdikleri süre ise dakikalarla ölçülüyor.
Daha tuhafı: onlara gökyüzündeki bulutu göstermek istesek, aklımıza önce ekran geliyor. Telefondan bir bulut fotoğrafı arıyoruz, oysa pencereye yönelsek ya da kapıdan bir adım atsak, gerçeği gösterebiliriz. Bunu yapmıyoruz çünkü biz de artık dünyayla ilişkimizi ekran üzerinden kuruyoruz. Çocuklarımıza öğrettiğimiz şey yalnızca içerik değil; dünyanın nasıl deneyimleneceğine dair bir alışkanlık.
Sera sebzeleri bunun başka bir yüzü. Domates yıl boyu rafta duruyor ama tadı yok. Mevsimin ne anlama geldiğini unutmaya başladık; yaz meyvesini kışın yemek, kış sebzesini yazın bulmak olağan karşılanıyor. Bir şair ve aynı zamanda çiftçi, şöyle yazmıştı: "Yemek yemek tarımsal bir eylemdir." Her lokma, bir toprağa, bir mevsime, bir emeğe bağlıdır. Ama biz bu bağı kopardık; yemek artık sadece kalori, tat ve fiyat.
Anı Yaşayamamak
Geçmişe dair bir pişmanlıkla ya da geleceğe dair bir kaygıyla dolaşıyoruz; şu an çoğu zaman ya işlenmesi gereken bir sorun ya da fotoğraflanması gereken bir kare olarak görülüyor.
Konsere gidip müziği dinlemek yerine kaydediyoruz; elde telefonlar, gözler ekranda. Sahile gidiyoruz ama gözlerimizin gördüğü, vizörden bakıyor. Tarkovsky, Mühürlenmiş Zaman'da şöyle demişti: "Sinema zamanı yontmaktır." Ama bizim hâlimiz yontmak değil, biriktirmek; biriktirdiklerimize de bir daha bakmamak.
Spor bile bu sarmalın içine girdi. Sporu yapmak için değil, izlemek için ilgi duyuyoruz. Tuttuğumuz takım bir kimlik meselesi hâline geldi; kazanınca sevinç, yenilince öfke, bazen kavga. Bir insanla yıllarca konuşmadığımız hâlde, onun tuttuğu takım yüzünden düşman olabiliyoruz.
Bir ay boyunca nerede yemek yiyeceğimizi, hangi kafede en güzel kahveyi bulacağımızı planlamak için harcadığımız zihinsel enerjiyi düşünelim. Sonra kendimize soralım: dünyanın bir köşesinde katledilen insanlar için aynı enerjinin küçük bir kısmını ayırdık mı? Bu bir suçlama değil; bir fark etme daveti.
Arabamız ve İmanımız
Arabamız tozlandığında rahatsız oluyoruz. Ama imanımızın kirlenip kirlenmediğini nadiren düşünüyoruz.
Bu küçük gözlem, içinde büyük bir ayna taşıyor. Dışarıdan görünenin bizi ne kadar meşgul ettiğini, içeride olanın ise ne kadar ikinci plana düştüğünü anlatıyor. Arabanın parlaklığı komşuya görünür; kalbin pası ise yalnızca sahibine. Maalesef.
Anne ve babaları anmak da bu tablonun parçası. "Anneler Günü", "Babalar Günü" özel bir gün hâline geldi; o gün bir mesaj atıldıysa, bir hediye alındıysa yeterli sayılıyor. Oysa asıl olan, onlar hayattayken yanlarında olmak; sormak, dinlemek, birlikte vakit geçirmek. Kuran'daki ifadeyle: "Onlarla dünyada iyi geçin.“(14) Öldükten sonra mezar ziyareti güzel bir vefadır; ama onlar hayattayken bu vefa borcumuzdur. Bir güne sıkıştırılmış sevgi, bir yıla yayılmış ilginin yerini tutmuyor. Tutmayacakta hiç bir zaman.
Çocuk sahibi olmak zor geliyor artık; sorumluluk ağır, hayat pahalı, zaman yok. Ama on yıl boyunca bir kediye bakmak kolay görünüyor. Bu tercihin ardında yalnızca pratik hesaplar yok; bağlanmaktan kaçınma ve anlık konfor arayışı da var. Çocuk, olgunluğu zorlar; zorluk ise giderek istenmeyen bir şey hâline geliyor. Erich Fromm, Sevme Sanatı'nda şöyle yazmıştı: "Sevgi, bir duygu değil, bir eylemdir; vermek, büyütmek, sorumluluk almak." Ama vermek yorucu, büyütmek sabır istiyor, sorumluluk ise özgürlüğü kısıtlıyor — en azından öyle sanıyoruz.
Komşuluk ise bu kayıpların en sessizi. Yalnız yaşayan bir kişi ölüyor ve kimse fark etmiyor — ta ki dairesinden bir koku gelene, ya da elektrik kesilene, ya da kargo gelene kadar. Büyüklerimizin zamanında komşular birbirlerine sordular; paylaştılar, ölüm-doğum haberini hemen öğrendiler. Şimdi, binlerce kişiyle "bağlı" olduğumuz hâlde, yanı başımızdaki insanı tanımıyoruz. Aynı kat komşunuz hasta mı, iyileşti mi, öldü mü — hiç bilmiyoruz; belki de bilmek istemiyoruz. Ölüm haberini bir sene sonra öğrendiğimiz oldukça. Komşuluk, sadece bedensel yakınlık değil; bir sorumluluk, bir vefadır.
Sılai rahim de artık sadece bayramlarda görülüyor; karşılığı şimdi yalnızca mesajlar. Aramamak, ziyaret etmemek, sormamak — artık bunlar normal karşılanıyor. Eskiden hicret ederseniz bile akrabanızı görmek için yoldan çıkardınız; şimdi aynı şehirde otururken "meşgulüm" deyip mesaj atmak yeterli görülüyor. Yaşlılar, torunlarını elli yaş öncesinde görmüyor. Yaşlılar, huzurevinde torunlarının ziyaretini bekliyor; bazen ona bile kalmıyor — sadece bayram günü soranlar da var. İslam’da sılai rahmi kesmek, sadece fiziksel ilişki koparmak değil; kalbin, aklın, ilginin kopması demektir. Bir kardeşiniz hasta, iyileşti mi bilmiyorsunuz; anneanneniz iyi mi, ağlıyor mu bilmiyorsunuz. Çünkü aramamışız, sormamışız.
Dini bayramlar da bu değişimin bir örneği. Ramazan, Kurban Bayramı — artık birçok insan için uzatılmış bir hafta sonu tatilinden farklı görülmüyor. Bayram artık kendi doğal ikliminde yaşanmıyor; sayfiye yerleri ve oteller dolup taşıyor. Oysa bayramın ruhu; Kur’an’ın indiği mevsimi hatırlamak, kardeşliği diri tutmak, bir arada olmak, yetimi ve fakiri gözetmekti. Fakat bütün bunların yerini giderek eğlence planları ve tatil programları alıyor.
Dini zamanın, kültürel ve manevi hafızasından koparılarak ticari bir “event”e dönüştürülmesi çağımızın en dikkat çekici dönüşümlerinden biri. Ramazan’ın kendisi bile artık bir “fırsat” diliyle anılıyor: iftar turları, gastronomi rotaları, spa paketleri, lüks otel programları… Eskiden “Kur’an okumayan insan bile Ramazan’da Kur’an okur” denirdi; şimdi neredeyse Kur’an okuyanlar bile onu ihmal etmeye başladı.
Hareket, Toprak ve Beden
Gündelik işler artık bize ağır geliyor; kalkıp bir şey almak, yürüyerek bir yere gitmek, eliyle yapmak… Bunlar zahmetli ve yorucu eylemler gibi algılanıyor. Öte yandan aynı insanlar, para ödeyerek spor salonlarına gidip anlamsız ağırlıklar kaldırıyor.
Kasları güçlendirmek için salonlara para akıtılırken, o kasların hayatta kullanılacağı doğal bağlam ortadan kalkıyor. Emek, işlevinden koparılıp “fitness” adıyla bir hizmet sektörüne dönüştürülmüş durumda. Buyurun, koşu bandında koşun — hiçbir yere varmadan. Ağırlık kaldırın — hiçbir şey taşımadan.
Topraktan uzak kalmak ise yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda varoluşsal bir kopuş. “Earthing” adıyla anılan bazı araştırmalar, çıplak ayakla toprağa basmanın vücuttaki serbest radikalleri azaltabildiğini, iltihabı hafifletebildiğini ve uyku kalitesini iyileştirebildiğini öne sürüyor. Bugün bunu yeni bir sağlık trendi gibi keşfediyoruz; oysa önceki kuşakların hayatı toprakla çok daha iç içeydi. Avlular, bahçeler, toprak zeminler gündelik hayatın doğal parçalarıydı.
Boş vakit meselesine gelince: İzlemediğimiz bir diziyi bilmemek neredeyse sosyal bir eksiklik gibi görülüyor. Bütün sezonlar bir gecede tüketiliyor; saatler sessizce akıp gidiyor. Buna karşılık okumak giderek zorlaşıyor. Sayfalar uzun geliyor, dikkat hızla dağılıyor. Maryanne Wol15, "Proust and the Squid" adlı eserinde “derin okuma” becerisinin nasıl aşındığını anlatır: Ekran ritmine alışmış bir zihin, kitabın yavaş ve derin temposuna artık kolay kolay uyum sağlayamıyor.
İnsanlık Değişmedi
Aslına bakarsanız, insanlık değişmedi. Değişseydi, kodlarımızın değişmiş olması gerekirdi. Sabah uyuşuklukla telefona uzanan el, bir zamanlar başka bir şeye uzanıyordu yalnızca. İmkânlar genişledi; ve imkânlar genişledikçe, içimizde zaten var olan her şey daha büyük bir sahne buldu. Fücur da, takva da.
Dostoyevski, "Karamazov Kardeşler"de şöyle yazmıştı: "Şeytan Tanrı'yla savaşıyor ve savaş alanı insan kalbi." Bu savaş alanı değişmedi; sadece silahlar çeşitlendi, arena genişledi. İnsanlık çoğaldı, görünürlük arttı, sapmaların sesi yükseldi — ama aynı zamanda bir iyiliğin de sesi yükseldi, bir adaletin de. Seçim her zaman iki yol arasındaydı; şimdi sadece bu seçim daha geniş bir arenada yapılıyor.
Hayır, hayır.. Umutsuz Değiliz
Bütün bu değişimlerin arkasında ortak bir yönelim var: doğrudan olanın, yavaş olanın, zahmetli olanın sistematik biçimde tasfiyesi. Rahatsızlık hissi bir sinyal değil, bir tasarım hatası olarak algılandı; kaldırılması gereken bir engel.
Oysa büyük gelenekler bize hep şunu söyledi: zorluğun içinde anlam vardır, gecikmenin içinde olgunluk vardır, bedeniyle dünyaya dokunan insanın içinde sükûnet vardır. Celaleddin er-Rumi, "Yara, ışığın içeri girdiği yerdir" demişti. Yaradan kaçtıkça, ışıktan da kaçıyoruz.
Unutmadan değinmekte fayda görüyorum: Mesele geçmişe özlem değil. Nostalji çözüm değildir, olamaz da; geçmişi idealize etmek de başka bir kaçış biçimidir. Asıl soru şu: neleri neden kaybettik? Ve kayıpların bilinciyle, bugünün içinde neleri geri kazanabiliriz?
Küçük Dönüşler
Umut kırıcı şeyler oluyor, evet. Ama umutsuz değiliz. Çünkü fark etmek, değişimin başlangıcıdır.
Bir çocuğa ekran yerine pencereyi göstermek. Bir sebzeyi mevsiminde yemek. Bir akrabayı "o güne" bırakmadan aramak. Bir kitabı dizi maratonu kadar ciddiye almak. Sabah kalktığında telefona değil, pencereden dışarıya bakmak. Yürüyebilecek mesafeyi yürümek. Bir arkadaşla ekransız, sessiz, sadece oturarak vakit geçirmek. Toprağa dokunmak. Komşuya bir iki defa onun iyi olup olmadığını sormak; bayram gelmeden, yalnız olmadıklarını hissetsinler. Bayram gelmediğini, yalnız yaşamadığını bilmeleri için.
Bunların hiçbiri büyük devrimler değil. Ama biriktiğinde, bir hayatı şekillendirir. Ve belki de asıl mesele her zaman buydu: hayatı büyük kararlarla değil, küçük dönüşlerle inşa etmek.
Evet çim kokusunu yeniden bulmak için çok uzağa gitmeye gerek yok.
Sadece dışarı çıkmak gerekiyor.
********
Dipnotlar:
- Herbert Marshall McLuhan (1911-1980), iletişim teknolojilerinin insan algısı, kültürü ve toplumu nasıl dönüştürdüğünü inceleyen dünyaca ünlü Kanadalı iletişim kuramcısıdır.https://quoteinvestigator.com/2016/06/26/shape/
- https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC12401922/
- https://en.wikipedia.org/wiki/Shinrin-yoku
- NK= Natural Killer https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/25370
- Rosa hızlanmanın üç boyutundan bahseder. Modernitede hızlanma yalnızca teknojiyle sınırlı değildir: Teknolojik hızlanmanın yanında; sosyal değişim ve yaşam temposunun hızlanması.. https://www.humanistische-union.de/publikationen/vorgaenge/176-vorgaenge/publikation/die-beschleunigungsgesellschaft/
- https://www.researchgate.net/publication/ 346003202_Zaman_Kavramina_Bir_Bakis_Bos_Olan_Zaman_Midir_Yoksa_Insan_ Mi_A_Research_on_the_Concept_of_Time
- https://evrimagaci.org/stanford-marshmallow-deneyi-nedir-cocukken-sergilenen-oz-kontrol-yetiskinlikte-basariyi-nasil-etkiler-13040
- https://en.wikipedia.org/wiki/Adam_Alter
- Ariés, Philippe. Batıda Ölümün Tarihi. Everest Yayınları, 2015. Bu konuyu inceleyen güzel bir yazı: https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/757872
- https://www.sosyalbilimler.org/ivan-ilyic-olum/
- Metis Yayınları
- Jean M. Twenge, nesiller arası farklılıkları ve teknolojinin gençler üzerindeki etkilerini inceleyen Amerikalı psikolog, yazar ve San Diego State üniversitesinde profesördür. Kaknüs yayınlarından bir çok kitabı mevcuttur.
- Simülakra (tekili simülakrum), orijinali veya gerçek bir karşılığı olmayan; ancak varmış gibi algılanan, kopyaların kopyası olan imgeleri ve nesneleri ifade eden felsefi bir kavramdır. İlk örneği (gerçeği) kaybolmuş ya da en baştan hiç var olmamış şeyleri tanımlamak için kullanılır.
- Nisa suresi 19. ayet
- Proust Ve Mürekkep balığı:Okuyan Beynin Bilimi Ve Hikayesi; Koç Üniversitesi Yayınları. Konuyla alakalı yazı: https://www.sosyalbilimler.org/proust-ve-murekkep-baligi/




YAZIYA YORUM KAT