Nesneleştirilen varlıkta "Bilmek" ve "Bilgi" yanılsaması
Allah Resûlü (a.s.) buyuruyor: "Allah'ım! Huşû duymayan bir kalpten, kabul edilmeyen duadan, doymak bilmeyen bir nefisten ve fayda vermeyen ilimden sana sığınırım." (Müslim, Zikir, 73)
Aristo felsefesinin ve onun vehim merkezli seküler uzantılarının düştüğü en büyük anakronizm; "Bilgi nedir?" sorusu ile "Bilmek ne demektir?" sorusu arasındaki devasa felsefi uçurumu görememek ya da bilerek görmezden gelmektir. "Bilgi nedir?" sorusu bilgiyi donduran, laboratuvar masasına yatıran, nesneleştiren ve mekanik bir düzleme hapseden pozitivist bir yaklaşımdır. Bununla birlikte, "Bilmek ne demektir?" sorusu ise insanı doğrudan varlığın kalbine, yani ontolojik bir yüzleşmeye çağırır. Bilmek; iddia etmek değil, varlığın kendisini özneye ifşa etmesidir; ilahi tecelliye şahitlik etmektir.
Vehim merkezli düşüncenin ve onun emzirdiği akademinin "gerekçelendirilmiş doğru inanç" olarak önümüze koyduğu bilgi tanımı, tam da bu yüzden yapısal bir krizle maluldür. Soruyoruz: Neye göre ve kime göre gerekçelendirilmiş? İslam düşünce atlasının sarsılmaz köklerine yaslanarak şöyle buyurur kudema: "İlim maluma tabidir." Yani bilgi, bilinen şeyin ilahi hakikatin kendisine tâbi olmakla mükelleftir. Eğer bilgi nesneye değil de özneye tâbi kılınırsa, orada âlimin nefsani ön kabulleri ve muhayyilesinin beşeri perdeleri nesneye dayatılır. İşte seküler aklın ürettiği bu durum, epistemik tahakkümdür. Nitekim Allah Resulü’nün (a.s.) o meşhur ve sarsıcı ilticasında, "Allah'ım, bana eşyanın hakikatini göster" diye buyurması, bilmenin tam olarak bu saf ve dikey boyutuna işaret eder. Biz bir varlığı, kendi hevâ ve hevesimizden sıyırarak yaratılış gayesi ve fıtratı üzere bildiğimiz takdirde ancak gerçek bir ilimden ve hikmetten bahsedebiliriz.
Tam da bu noktada asıl büyük kırılma, vehim merkezli özne kibrinin varlığı kendi cüzi sınırlarına hapsetme iddiasıyla baş gösterir. Çağdaş düşünce, insanı hakikatin mütevazı bir şahidi olmaktan çıkarıp onu tanımlayan ve sınırlarını çizen bir otorite makamına yükseltti. Böylece bilme eylemi, hakikate teslimiyetin adı olmaktan uzaklaştı; varlığı denetleme, çözümleme ve kuşatma iştahının merkezine dönerek ontolojik bir mülksüzleştirmeye kapı araladı.
Oysa kadim İslami hikmet geleneğinde âlim, eşyaya hükmetmek için değil, eşyanın hakikati karşısında edep sahibi olmak için yola çıkar. Çünkü hakikat, kendisini kibirle zorlayana kapılarını açmaz; kalbini arındıran ve haddini bilen kula nasip olur. Nitekim meleklerin yüce huzurdaki o asil ve haddini bilen duruşu, tevhidi epistemolojinin de sınır çizgilerini çizer:
"Onlar: 'Seni tenzih ederiz (bütün eksikliklerden uzak tutarız) Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin' dediler." (Bakara Suresi, 32. Ayet)
Gerek ampirik gerekse rasyonel düzlemde her şeyi kendi cüzi imkânlarına kul-köle eden bu vehim merkezli muhayyile, aslında yalnızca bir akvaryumun içinden kainata bakmaktadır. Gördüğü, hakikatin kendisi değil; kendi aynasındaki cılız yansımadır. Bu cüretkar akıl, sınır tanımaz iştihasıyla nihayetinde dini ve Tanrı’yı da kendi düşünce potasının içine çeker; O’nu aşkın bir Mutlak olmaktan çıkarıp, kendi rasyonel kategorilerinin içine sıkışmış yapay bir "düşünce nesnesi" haline getirir. Unutulmamalıdır ki ne zaman insan, aşkın olan varlığı ve onun müteal Kaynağı'nı kendi dar epistemik iklimi içerisinde basit bir "nesne" kılarak konuşmaya başlar; işte o an varlığı kendisi olmaktan, yani Allah’ın bir ayeti olma hürriyetinden mahrum bırakır. Bu ise fıtrata yönelik yapısal bir ontolojik mülksüzleştirmedir.
Nitekim bu vehim merkezli bilgi anlayışı, eşyayı “kullanılabilir nesne”ye indirgediği ölçüde, insanı da kendi iç hakikatinden uzaklaştırıp enformasyon çağının ortasında metafizik bir yetimliğe sürüklemiştir. Bugün insan, kendi ruhunu dahi veriler, tanımlar ve psikolojik-tıbbi kategoriler içerisinde çözümlemeye çalışmaktadır. Kalbin yerine analizi, hikmetin yerine enformasyonu, marifetin yerine ise teknik birikimi koyan bu yaklaşım, insanı kendi içinde sakat bırakmıştır. Hâlbuki insan, salt düşünen bir zihin değildir; O, her şeyden evvel Rabbe yönelen kalbiyle, secdeye varan ruhuyla ve vahye açılan fıtratıyla hakikatin muhatabıdır.
Bu sebeple “bilmek”, salt enformasyon biriktirmekten çok daha derin bir varoluş hâlidir. Hikmet sahibi insan, varlığın üzerine çöken ilahi manayı okur; dağa baktığında taşı değil, kudreti seyreder. İnsana baktığında et ve kemik yığını görmez, emaneti ve hilafeti hatırlar. Kainatı parçalara ayırarak anlama iştahı yerine, onu tevhidin bütünlüğü içerisinde okuma melekesini geliştirir. Çünkü hikmet, eşyayı sadece tanımlamaz; onu yaratan kudrete işaret eden bir ayet olarak okur.
Dolayısıyla, bu sinsi epistemik tahakküme karşı tevhidi bir uyanışla epistemolojiden hikmete hicret etmek, müslümanca duruşun en temel asgari şartıdır. Varlığı nesneleştirmek, ona tahakküm etmeyi doğurur; tahakküm etme ise fıtratı bozar. Müslümanca bir duruşun şiarı, kainatı kendi muhayyilemizin sınırlarına hapsetmek değil; idrakimizi varlığın ayetlerine açmaktır. Bilgi, eşyaya hükmetmenin ve onu insani egonun aparatı kılmanın değil; "Yaratan Rabbinin adıyla okumanın" ve maluma tâbi olarak haddini bilmenin adıdır. Aksi takdirde, insanın kendi ürettiği bilginin putçusu olmaktan öteye geçemeyeceği aşikârdır.
Allah'u Teala, bizleri kendi muhayyilemizin kuyusunda kaybolanlardan, kendi doğurduğumuz vehimleri hakikat zannedenlerden kılmasın. "Yaratan Rabbimiz olarak yalnızca O'nun adıyla okuyup" haddimizi bilmeyi nasip etsin. Bilgiyi nefsimize bir aparat kılmasın; bilmeyi, uluhiyyetinin tecellilerine sadık ve mahcup bir şahitlik kılsın. Gözümüzdeki perdeleri kaldırsın ki kainatı kendi cılız aynamızın yansıması olarak değil, O'na işaret eden hür birer ayet olarak görebilelim. Bizleri bilmenin azgınlığından korusun, hikmetin o asil sükûnetine ulaştırsın. Âmin.






YAZIYA YORUM KAT