Zihinlerin Kuşatıldığı Görünmez Savaş: İdrak Tahrifi
H. Yahya Şekerci / Fokus+
7 Ekim’den sonra pek çok duvarın çatırdadığı sır değildi. O süreçten sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı o kadar ayan beyan ortadaydı ki dikkatli gözlerin, tarihin kritik bir kavşağından geçtiklerini fark etmesi zaman almadı. Uluslararası kamuoyunun ezberleri bozuldu, iletişim sahasının muktedirleri de hissesine düşeni aldı. Kirli harbin hemen her türlüsünü desteklemekle malul lobiler için para muslukları açıldı da açıldı sonra. Oluşan yeni süreç ise propaganda ve kamu diplomasisi mücadelesinin artık geleneksel medyanın ve sosyal mecraların ötesine geçerek yapay zekâların çevrim içi bilgi ekosistemine taşındığının en sarsıcı misallerinden birini gözler önüne serdi.

Haberin özeti şöyleydi: İsrail, Gazze'ye yönelik saldırılarında kaybettiği algı savaşını etkilemek amacıyla yapay zekâ bilgi sistemlerini hedef alan organize bilgi operasyonları yürütüyor.
Kaynakta yer alan bilgilere göre bu manipülasyon sürecinin öne çıkan detayları da hayli ehemmiyetliydi. Yapay zekâ teknolojilerinin harcıâlem olarak hayatlara temas eden yanı gelişedursun, İsrail bu teknolojileri nasıl yönlendireceğine dair gerçekliği delen yeni yöntemler deniyordu. Yapay zekâya mahsus özel içerikler, makbul ve muteber imajı verilen ama aslında taklitten öteye geçmeyen düşünce kuruluşları marifetiyle sorulması muhtemel sorular için cevap imal edilmekteydi. Elbette İsrail lehine olacak şekilde.
Şüphesiz bu bir operasyondu. Ve habere göre bu operasyon kapsamında, bağımsız ve tarafsız bir Amerikan düşünce kuruluşu görüntüsü veren "Hanover Institute" gibi sahte yapılar üzerinden yüzlerce rapor hazırlanmaktaydı. Söz konusu raporlar ise ChatGPT, Gemini ve Perplexity gibi büyük dil modellerinin veriye anlam yükleme ve bir değer yargısına varmasına dönük olarak planlanmıştı. Raporların ciddi bir kısmı kullanıcıların sohbet robotlarına sorması muhtemel soruları hesap edilerek, onlara benzetilerek, benzer başlıklarda kurgulanmaktaydı.
Görece kuvvetli görünen kaynaklar, akademik görünümü verilmiş analizler ile rakamları işe koşturarak algıları oraya buraya çekiştirmeye matuf istatistiki veriler… Karakteristik bir ABD tandanslı düşünce kuruluşu mukallidi yapı, söyleyecekleri için meşruiyet oluşturma telaşındaydı.
“Yapay zekâ hikâye optimizasyonu.” Haberdeki hatırı sayılır detaylardan biri buydu. Zira mezkûr operasyonun perde gerisindeki şirket olan Piro, büyük dil modellerinin güvenilir olma kriterlerini tarayarak tahlil ediyor ve bu hizmeti açıkça pazarlıyordu. Şirketin kurucuları, sohbet robotlarının hangi verilerden istifadeyle cevap oluşturduğunu anlamaya dönük sistemler üzerinde birtakım çalışmalar yaptıklarını kamuoyuna ilan etmişti. İşte bu şirket üzerinden Gazze’de olup bitenleri öğrenmek isteyenlerin gözü boyanacaktı.
Hanover Institute'nin Gazze'deki sefalet, İsrail işgal kuvvetlerinin saldırıları ve Filistinlileri yerinden etmesi gibi başlıkları ele alan yayınları incelenmiş, bu yayınlardan 12 rapor GPTZero adlı programla test edilmiş ve 11'inin yapay zekâ tarafından yazılma ihtimalinin "yüksek" olduğu belirlenmiş. Yalnızca 1 raporun ise "orta" düzeyde olduğu tespit edilmiş. Kuruluş, kaynaklarının "hakemli ve akademik" olduğunu iddia etse de işin aslı öyle değilmiş. Çünkü raporlarda İsrail hükûmeti, İsrail ordusu ve İsrail Dışişleri Bakanlığı gibi resmî kaynaklar bol bol referans gösterilmiş. Yani hakemli ve akademik diye yutturulmaya çalışılan raporların hepsi işgalcilerin elinden çıkarak dolaşıma sokulmuş.

Elbette bu münferit bir örnekten çok daha fazlasını ifade ediyor. İsrail'in daha önce yapay zekâ cevaplarını tesir altına almak maksadıyla milyon dolarlık bütçeler ayırdığı biliniyor. Quincy Institute for Responsible Statecraft'ın verilerine göre İsrail, 2023'ten günümüze “kamu diplomasisi faaliyetleri”ne 1 milyar doların üzerinde kaynak ayırmış, ABD'deki etki operasyonlarının maliyeti ise 100 milyon doların üzerine çıkmış.
Eski niyetler, yeni taktikler
İktidarın usulleri ve esasları tayin eden araçları, tarih boyunca değişen bir seyir izlemiştir. Eski çağların ve erken modern dönemin hâkimiyet anlayışı, önce toprağı ele geçirmeyi, ardından somut kaynaklar üzerinde tasarruf sahibi olmayı esas alıyordu. Bir hükümdarın gücü, hükmettiği arazinin genişliğiyle, ordusunun azametiyle ve hazinesinin doluluğuyla ölçülüyordu. Tarih disiplinine temas etmiş herkesin okuduğu üzere 20. yüzyılın ortalarına kadar da savaşın asıl sahnesi, cepheler, sınırlar ve fiziki kaynaklardı.
Günümüzün iktidar biçimleri ise artık nesnel gerçekliğin kendisinden ziyade o gerçekliğe dair insanların zihninde oluşan tasavvuru hedef alıyor. Tıpkı İsrail’in yapak zekâyı araçsallaştırarak yaptığı gibi. Bir ülkeyi fiilen işgal etmeden evvel, o memleketin kamusal aklını ve uluslararası toplumu kurgusal bir anlatıya ikna etmek, bir topluluğu zapturapt altına almadan evvel, o grubu meşruiyet çemberinin dışına itecek zorba bir lisan inşa etmek çağımızın en göz alıcı ve çetin mücadele alanı hâline geleli epey oldu. Bu dönüşüm, savaşın mahiyetini de kökten başkalaştırdı. Cephe hatları artık coğrafi şeritlerde değil; kavramlar, semboller, imgeler ve kolektif hafıza vadilerinde çekilmekte. Bu savaşın hususiyeti, ekseriyetle sütre gerisinde ve gündelik hayatın en vasat anlarında, söz gelimi bir haber başlığında, bir sosyal medya akışında yahut bir reklam imgesinde doludizgin sürmesidir.
Meseleyi hakkıyla anlamlandırmak üzere kavramlaştırmaya çalıştığım "idraki tahrif" mefhumu, sıradan bir bilgi eksikliğinden veya tesadüfen yayılan yanlış bir haberden ziyade çok boyutlu bir mekanizmayı resmediyor. Mefhum, toplumun gerçekliği birlikte inşa etme sürecinin kasıtlı, sistematik ve stratejik biçimde ele geçirilmesini ifade ediyor. Amaç, dünyayı olduğu gibi yansıtmak değil, var olan durumu bozarak, belirli bir siyasi, iktisadi veya ideolojik çıkara hizmet edecek yeni bir ‘gerçeklik algısı’ imal etmektir. Bu ameliyeler, tesadüfi değil elbette planlı, kaynak ayrılmış ve hedefi belirlenmiş faaliyetlerdir.
Gaye nettir. Mezkûr müdahale ile birlikte nesnel hakikat ile insanların zihnindeki gerçeklik arasındaki bağı koparmak. Maksat hasıl olursa şayet hakikat, yaşanan bir vakıa olmaktan çıkıp tasarlanmış bir kurguya dönüşür. İnsanlar dünya hakkındaki hükümlerini, artık olup bitenin kendisine değil, kendilerine sunulan temsillere göre kurmaya başlar. Bu vaziyetin en tehlikeli yanı ise sürecin umumiyetle fark edilmeden işlemesidir. Kişi, yapay zekâ ile sohbetinden, bir haberden yahut sosyal medyada rastladığı bir içeriğe istinaden kendi aklıyla bir kanaate vardığını düşünedursun, aslında kaşla göz arasında dışarıdan tasarlanmış bir zihnî çerçevenin içinde bocalıyor olabilir.
Gelinen noktada zihni böylece ihata eden görünmez mekanizmaların anatomisini ortaya koymak, bu mekanizmaların tarihî köklerini, mevcut yansımalarını ve bu kuşatmaya kafa tutabilecek zihnî mukavemet hatlarını hakkıyla değerlendirmek elzem bir ödev mesabesindedir. Bir komplo anlatısı imal etmek ya da her haberi itimat kriziyle karşılamayı tavsiye etmek derdi taşımadan, icap eden ciddiyetle meseleyi ele almak zarurettir. Sözün kısası amaç, bilginin her türlüsüyle kurulan ilişkiyi şuurlu, sorgulayıcı ve muhkem bir tavırla inşa etmektir.
Gerçeklik inşa edilebilir mi?
Bilindiği gibi insanın dış dünyayı kavrama kapasitesi, doğrudan doğruya tecrübe ile mahduttur. Hiç kimse yaşadığı ülkenin her köşe bucağını, dünyada olup biten her hadiseyi bizzat görüp müşahede edemez. Bir harp sahasının dehşetini, bir iktisadi krizin gerçek boyutunu, uzak bir ülkedeki bir seçimin dinamiklerini kitleler ancak aracılar marifetiyle idrak edebilir. Bu aracılar gazeteler, televizyon kanalları, sosyal medya platformları, yapay zekâ modelleri ve elbette çevremizdeki toplumsal ağlardır.
İletişim kuramcısı Walter Lippmann
İletişim kuramcısı Walter Lippmann, yüzyıl önce kaleme aldığı ‘Kamuoyu’ adlı eserinde basit ama can alıcı hususa işaret eder. Ve çağdaş insanın, içinde yaşadığı karmaşık ve ucu bucağı olmayan bir dünyayı doğrudan tecrübe edemediği için, zihninde kurduğu bir ‘sahte çevre’ ve imgeler üzerinden bir dünya tasavvuru inşa ettiğini kaydeder.
Lippmann'a göre insan, kafasındaki resimlerle yani gerçekliğin kendisi değil, gerçekliğin zihindeki yansımasıyla hareket eder. Bu yansıma aslına ne kadar sadıksa, insanın kararları da o kadar isabetli olur. Yansıma çarpıtılmışsa, tahrife uğratılmışsa en parlak zekâ bile zemin sakat olduğundan topallamaya mahkûm olur.
Kişinin bizzat şahit olmadığı her hadise, kitle iletişim araçları ve dil aktarıcıları marifetiyle süzülerek zihne ulaşır. Zannedildiğinin aksine bu filtreleme işlemi, asla nötr değildir. Hangi hadisenin öne çıkarılacağı, hangi ayrıntının ayartıcı biçimde ışıklandırılacağı, hangi görsellerin seçileceği yönündeki her tercih büsbütün bir tevildir, yorumlama eylemidir. Algıyı dizginlemek veya kabartmak isteyen odaklara geniş bir hareket alanı sunan işte bu maksattır. Çünkü zihinde oluşan imge, nesnel gerçeklikle birebir örtüşmek mecburiyeti taşımaz. Bilginin pınarı ve aktığı arklar belirli bir merkezin nezaretindeyse, kitlelerin zihin haritaları da o merkezin rotasına göre çizilir.
Bu noktada derin bir psikolojik yanılsamaya dikkati çekmek gerekir. Kişi, kendi özgür iradesiyle bir karara vardığını vehmederken, aslında zihnine önceden zerk edilmiş imgelerin tabii bir neticesini yaşıyor olabilir. İnsan, kendi kararının özgünlüğüne inanmaya dair coşkulu bir heves duyar. Ne var ki hariçten gelen bir telkinin farkına varmak, sanıldığından çok daha güçtür. Bu ince fark, algının nesnel hakikatin yerini alarak onun ikamesi hâline gelmesine imkân tanır. İşte algının nesnel hakikatin yerini alarak onun yegâne ikamesi hâline geldiği alacakaranlık kuşak, doğrudan tecrübe ile zihindeki temsil arasındaki bu boşlukta açılır. Söz konusu mesafe ne kadar genişse, manipülasyon imkânı da o nispette büyür. Ayak basılmamış bir coğrafya, temas edilmemiş bir topluluk hakkındaki yargılar, neredeyse tamamen sunulan temsillere bağlıdır. Bu durum göstermektedir ki çağdaş dünyada bilgi kanallarının niteliği ve bağımsızlığı, yalnızca teknik bir teferruat değil, toplumun zihnî sıhhati açısından hayati bir meseledir.
Geleneksel propagandadan idraki tahrife
Araştırmalar ortaya koyuyor ki idraki tahrif etme pratiğinin, geleneksel propagandadan ayıran temel, bariz birtakım nitelikleri mevcuttur. Her mekanizma kitleleri etkilemeyi amaçlasa da birbirlerinden hem hedef hem yöntem hem de ahlaki konumlanış bakımından ayrışırlar. Bu tefriki netleştirmek, günümüzde sıkça birbirine karıştırılan iki kavramı yerli yerine oturtmak açısından son derece önemlidir.
Klasik propaganda kendi vaadini, ideolojisini veya doktrinini cehri bir edayla ilan eder. Kaynağı genellikle bellidir; bir devlet, bir parti, bir kurum, tanınan bir lider. Abartıya ve seçici aktarıma başvursa da bel bağladığı belirli bir iddia zemini vardır. Söylem temelinde “Bizim hakikatimiz budur, bize katılın” çağrısını taşır. Nihai hedefi, ikna etmek, taraftar devşirmek ve kendi bayrağı altında kitleleri toplamaktır. Propaganda tarih boyunca hemen her toplumda, her siyasi yapıda bir şekilde var olmuştur. Kendi görüşünü parlatmak, insanlık kadar eski bir temayüldür.
İdraki tahrif ise çok daha örtük ve yıkıcı bir güzergâh izler. Burada amaç, kendi doğrusunu ilan etmekten ziyade hasmının, rakibinin veya hedef alınan unsurun meşruiyetini, kendini ifade etme imkânını ve var olma hakkını itibarsızlaştırmaktır. Kaynak bilinçli biçimde saklanır. Anonim hesaplar, bağımsızlık maskesi takmış araştırma merkezi kılıflı yapılar veya paravan aktörler devreye sokulur. Bir mesajın kaynağı belliyse, alıcı teyakkuz hâline geçer. Kaynak belirsizleştirildiğinde ise zehir, sanki kendiliğinden zuhur etmiş ‘genel bir kanaat’ gibi yahut ‘kaçınılmaz bir hakikat’ olarak zihinlere sızar.
İdrak tahrifinde hakikatle bağ iradi olarak koparılır. Yalan, çarpıtma ve kurgusal anlatı, tali bir araç değil, sürecin bizzat kendisidir. Nihai hedef, karşı tarafı ikna etmekten çok onu felç etmek, sersemletmek, idrakini hadım etmek ve zihnî mukavemet siperlerini tümüyle çökertmektir. Propaganda “Bana inan” derken idrak tahrifi “Ona güvenme” şeklinde zuhur eder. Görüldüğü gibi ilki kendi söylem kulesini yükseltmeye çalışırken ikincisi ise zihnî zemini tamamen dinamitleyerek herkesi bir kör dövüşünün ortasında mahsur bırakır.
Nazi Almanyası'nda sistemleştirilen ‘büyük yalan’ tekniği, bu yıkıcı yaklaşımın tarihî bir tecellisidir. Bir yalan ne kadar devasa olursa ve ne denli azimle tekrarlanırsa, kitlelerin onu sorgulama kapasitesi o kadar aksar. Mantık budur. Zira insan zihni, küçük bir yalanı, hileyi kolayca fark ederken, akıl almaz büyüklükteki bir kurgunun büsbütün uydurma olabileceğini tahayyül etmekte zorlanır. İdraki tahrif eden operasyonlar, hasmın aleyhindeki her türlü gayriahlaki vasıtayı seferber ederek bilgi akışını bozmayı ve kişinin bütünlüklü, tutarlı bir zihnî zemin kurmasını engellemeyi hedefler.
“Rızanın imali” medya kimin sesidir?
İdraki tahrif mekanizmasının kurumsal çarklarını anlamak için Edward S. Herman ve Noam Chomsky'nin geliştirdiği ‘Rızanın İmalatı’ modeline bakmak ufuk açıcı olabilir. Bu yaklaşım, kitle iletişim araçlarını tarafsız birer bilgi gözesi olarak değil, yerleşik iktisadi ve siyasi güç odaklarının hegemonyasını yeniden üreten rafine bir aygıt olarak inceler. Söz konusu analiz, medyayı gizli bir komplo şebekesi olarak değil, kendi yapısal sınırları ve sermaye ilişkileri gereği muayyen bir doğrultuda meyletmeye mecbur kalan bir sistem şeklinde değerlendirir.

Kısa bir göz atacak olursak bu modele göre bilgi, kamusal alana akmadan evvel beş temel süzgeçten geçirilerek işlenir:
Mülkiyet yapısı: Medya kuruluşlarının mülkiyetini elinde tutan dev sermaye grupları, yayın politikasının genel sınırlarını çizer ve kendi iktisadi çıkarlarıyla çatışan haberlerin önünü kaşla göz arasında keser.
Reklam bağımlılığı: Medya organlarının temel gelir kaynağının reklam verenler olması, büyük şirketleri veya finans odaklarını rahatsız edecek içeriklerin elenmesine ve okuyucu/izleyicinin bir ‘müşteri kütlesi’ olarak kodlanmasına yol açar.
Resmî kaynaklara bağımlılık: Haber imalinin sürat ve maliyet baskısı, gazetecileri devlet kurumlarının, istihbarat bürolarının ve dev holdinglerin bültenlerine göbekten bağlar. Böylece resmî söylem tartışmasız doğru kabul edilir.
Tepki ve baskı mekanizmaları (Flak): Sistem dışına çıkan veya yerleşik anlatıyı zedeleyen haberlere karşı organize edilen boykotlar, hukuki tehditler ve itibar suikastları, editoryal bağımsızlığı dizginleyen bir kırbaç işlevi görür.
Dominant ideolojik çerçeve ve ötekileştirme: Dönemin hâkim ideolojik paradigması, gerek Soğuk Savaş anti-komünizmi gerekse günümüzün güvenlikçi veya küreselleşmeci söylemleri, hangi görüşlerin ‘makul’, hangilerinin ise ‘marjinal veya tehlikeli’ sayılacağını baştan tayin eder.
Bu süzgeçler, hangi bilginin ışıtılacağını, hangisinin ise unutma mahzenlerine terk edileceğini belirler. Süreç kaba bir sansürle değil, editöryal tercihler, gündem sıralamaları ve haber diline sızan ince vurgularla yürütülür. Dolayısıyla fark edilmesi, dolaysız bir yasaklamadan çok daha zordur.
Söz konusu süzgeçler, hangi bilginin haber olarak kamuoyuna sunulacağını, hangisinin görmezden gelineceğini belirler. Bu belirleme süreci genellikle açık bir sansür biçiminde değil, editöryal tercihlerin, gündem sıralamasının ve haber diline yansıyan ince vurguların toplamı olarak işler. Dolayısıyla fark edilmesi, doğrudan bir yasaklamadan çok daha zordur. Editöryal tercih esasen doğrudan doğruya politik kararlardır.
Düzenin işleyişinden de anlaşılacağı üzere olaylar, kendi tabii seyri içinde değil, güç odaklarının ihtiyaç duyduğu kavramlar ve tasnifler üzerinden yeniden yazılır. Mesela bir ekonomik kriz ‘yapısal reform ihtiyacı’ olarak mı, yoksa ‘halkın yoksullaştırılması’ olarak mı adlandırılacak? Bir toplumsal hareket ‘kargaşa, kalkışma’ olarak mı, ‘meşru talep’ olarak mı sunulacak? Tüm bu adlandırma tercihleri, görünüşte teknik birer dil seçimi gibi dursa da aslında derin bir siyasi bagaj taşır.
Kamuoyu, özgür iradesiyle onay verdiğini sandığı pek çok politikaya, aslında bu çok katmanlı yönlendirme mekanizmalarının yarattığı ‘imal edilmiş bir rıza’ aracılığıyla eklemlenmiş olur. Bu, kamuoyunun her zaman aldatıldığı anlamına gelmez ama gösterir ki kamuoyunun önüne konan seçenekler kümesi, çoğu zaman kamuoyunun kendisi tarafından değil, bu süzgeçlerden geçen bir mekanizma tarafından şekillendirilmiştir.
Güruh psikolojisi ve iradenin çözülmesi
İdraki tahrif etmenin nihai hedefi, ferdi ve içtimai iradeyi felç ederek insanları güruha dönüştürmektir. Güruh, dilimizin müstesna kelimelerinden biri olarak hoş karşılanmayan kalabalığı ifade eder. Güruha dönüştürme, tesadüfi bir yan etki değil, sürecin şuurlu olarak tasarlanan amacıdır çünkü makul düşünen, sorgulayan ve bağımsız karar veren kişilerden müteşekkil bir toplumu manipüle etmek çok daha güçtür.
Gustave Le Bon, Kitleler Psikolojisi çalışmasında, bir insan, kalabalığın bir parçası hâline geldiğinde zihnî eleklerinin tıkandığını, müstakil aklının felç olduğunu ve kolektif ruh hâlinin muharrik kuvvetine teslim olduğunu kaydeder. Kalabalık içindeki birey, tek başınayken kapısından bile geçirmeyeceği marazi eylemleri güle oynaya sergileyebilir. Sorumluluk hissi buharlaşır, akıl yürütme yetisi topallamaya başlar ve kişi, grubun baskın duygusuna kolayca sürüklenir. Bugün dijital ağlarda hızla büyüyen linç dalgaları, Le Bon'un tasvir ettiği bu durumun çağdaş bir tecellisidir.

Günümüzün anlatı stratejileri, kişinin tarihî birikimiyle ve geleceğe dair idealleriyle olan bağını kesmeyi arzular. ‘Anı yaşa’ söylemi etrafında estetize edilen sığ hazcılık ne geçmişe dair derinliği ne de geleceğe dair bir mesuliyeti olan, yalnızca anlık uyarılara tepki veren kitleler üretmeyi davet eder. Geçmişinden koparılan insan ise tarihî tecrübenin sağladığı zihnî bağışıklıktan mahrum kalır. Benzer bir hilenin geçmişte nasıl işlediğini hatırlamadığı için aynı tuzağa tekrar tekrar düşer.
Öte yandan kısa, çarpıcı sloganlar ve sembolik uyaranlar vasıtasıyla düşünme eylemi kısıtlanır. Uzun ve nüanslı bir açıklama, insan zihninde derin iz bırakmakta zorlanırken üç-beş kelimelik bir slogan, tekrar yoluyla kolayca yerleşir ve karmaşık bir meseleyi yapay biçimde basitleştirir. Tepkisel ve içgüdüsel hareket eden kitleler, istenilen yöne kolaylıkla sevk edilebilir hâle gelir zira artık meseleyi çok yönlü değerlendirmek yerine, kendilerine sunulan basit ikili karşıtlıklar -biz/onlar, doğru/yanlış, dost/düşman- üzerinden tepki vermektedirler.
Dilin silahlanması
Bilindiği gibi lisan, sadece bir iletişim aracı değildir; gerçekliğin zihinde inşa edildiği asıl alandır. Seçilen her kelime, o olaya dair bir örtük bir hüküm ve tavır barındırır. Dili tayin eden, düşüncenin hududunu da çizer. Bu yüzden idraki tahrif etme çabaları, doğrudan kelime kümelerine, cümle mimarisine müdahale eder.
Eylemin failini gizleme yahut öne çıkarma stratejisi bunun belirgin bir misalidir. Cümlede öznenin aktif veya pasif kurgulanması, olayın vicdani ve hukuki yükünü tamamen başkalaştırır. 1991 Körfez Savaşı esnasında Batı medyası koalisyon güçlerinin eylemlerini “Birlikler ilerleyişini sürdürüyor” veya “Müttefikler bölgeyi özgürleştiriyor” gibi etken ve kahramanlaştırıcı bir üslupla sunarken işgal edilen coğrafyaya dair yıkımları “Sivil alanlar zarar gördü” ya da “Yerleşim yerleri bombaların hedefi oldu” şeklinde faili belirsiz, edilgen bir dille aktarmıştı. Birinci kurguda özne bir kahramanken, ikincisinde yıkımın faili görünmez kılınmış, eylem âdeta kendi kendine gerçekleşen tabii bir felaket gibi sunulmuştu. Anlaşılacağı gibi aynı olay, seçilen özneye göre tamamen farklı bir ahlaki tını kazanmıştır.
Benzer bir örnek, bir bölgenin adlandırılmasında da görülebilir. Bir coğrafyayı kendi konumuna göre merceğe alan bir bakış açısı, o bölgeyi ‘uzak’ veya ‘öteki’ bir yer olarak kodlayan isimlendirmeler üretebilir. Bu tür isimlendirmeleri benimseyen topluluklar, zamanla kendi coğrafyalarına dahi dışarıdan bir gözle bakmaya başlayabilirler.
Kavramların ele geçirilmesi ve içinin boşaltılması da hatırı sayılır miktarda müracaat edilen bir usuldür. Bu usul, belirli bir dünya görüşüne ait terimleri yaygınlaştırıp, alternatif kavramları marjinalleştirmek vazifesini ifa eder. Uluslararası hukukta kesin sorumluluklar doğuran ‘mülteci’ teriminin yerine, sorumluluğu belirsizleştiren ‘sığınmacı’ ya da ‘göçmen’ gibi ifadelerin tercih edilmesi buna örnektir çünkü her terim, farklı bir hukuki ve ahlaki yükümlülük çağrıştırır. ‘Yaşam tarzı’ ile ‘hayat tarzı’ gibi görünüşte eş anlamlı iki ifadenin bile, farklı değer dünyalarına işaret edecek şekilde kullanılabilmesidir. Biri daha çok bireysel tercihi ve anlık varoluşu vurgularken, diğeri daha bütüncül bir anlam ve sorumluluk dünyasına atıfta bulunabilir. Kavramın kontrolü, aslında düşüncenin sınırlarının çizilmesi demektir. Toplumlar hangi kelimelerle düşünüyorsa, o kelimelerin taşıdığı çerçeveyle sınırlı kalır.
Lisana dair müdahalenin toplumsal karşılığını açıklayan iki önemli kuram, incelenmeye değer evsaftadır. Maxwell McCombs ve Donald Shaw tarafından temellendirilen Gündem Belirleme Kuramına göre, medya insanlara ne düşüneceklerini değil, esasen hangi konular hakkında kafa yoracaklarını dikte eder. Bir mesele ekranlarda ve manşetlerde sürekli ışıtıldığında, kamuoyu o konuyu en hayati gündem maddesi sayar. Bununla birlikte değinilmeyen olaylar ise kitle nezdinde hiç yaşanmamış hükmündedir.

Kurama ilişkin uluslararası siyasetteki en somut örneklerinden biri, 2011'deki Arap Baharı olarak adlandırılan süreçte küresel yayın organlarının Suriye ve Libya'daki gelişmeleri kesintisiz bir canlı yayın maratonuyla dünya gündeminin zirvesine yerleştirmesidir. Aynı zaman diliminde başka coğrafyalarda gerçekleşen geniş katılımlı toplumsal protestolar ve güvenlik güçlerinin sert müdahaleleri, küresel medyanın gündem belirleme eleklerinden geçememiş ve âdeta yok sayılmıştır. Kitlelerin neyi dert edineceği, medya merkezlerinin hangi ekranı açık tutup hangisini kararttığıyla doğrudan şekillenmiştir.
Erving Goffman'ın sosyolojik temellerini attığı ve medya çalışmalarına uyarlanan Çerçeveleme Kuramı ise bir olayın yalnızca sunulmasıyla yetinilmeyip, hangi yorum parantezi ve değer dünyası içinde paketleneceğinin tayin edildiğini ortaya koyar. Bir toplumsal hareket ‘özgürlük arayışı’ olarak mı yoksa ‘kamu düzenini bozan bir terör eylemi’ olarak mı sunulacaktır? Seçilen çerçeve, ahlaki yargının yönünü tayin eder.
Zikredilen nazariyeye dair uluslararası nitelikteki çarpıcı bir misal, 2014 yılında Rusya'nın Kırım'ı ilhakı ve Ukrayna'nın doğusundaki çatışmalar sırasında ortaya konan yayın çizgisidir. Batı medyası yaşananları bütünüyle ‘uluslararası hukukun ihlali, bağımsız bir devlete yönelik sebepsiz bir tecavüz ve demokrasiye saldırı’ çerçevesiyle sunarken Rus devlet medyası, RT ve Sputnik gibi mecralar, aynı askerî harekâtı ‘tarihî bir adaletin tecellisi, Rus kenti Kırım'ın öz vatanına dönüşü ve soydaşların faşist tehditlerden korunması’ çerçevesiyle servis etmiştir. Hâlbuki hadise aynı hadisedir fakat inşa edilen iki farklı çerçeve, iki ayrı gerçeklik algısı yaratmıştır.
Bu süreçler, Robert Zajonc'un ortaya koyduğu Aşinalık İlkesi, Aşırı Maruz Kalma Etkisi ile tahkim edilir. Evet, bir söyleme, bir slogana veya bir habere sürekli maruz kalmak, o uyarana karşı akli bir temele dayanmayan bir yakınlık, benimseme ve kabullenme duygusu doğurur. Tekrar edilen ifade, sadece aşina olduğu için doğruluk kazanmış gibi algılanmaya başlar. İnsan zihni, sık duyduğu bir cümleyi, doğruluğunu ayrıca sorgulamadan ‘tanıdık ve dolayısıyla güvenilir’ olarak kodlama eğilimindedir. Hâliyle sık işitilen bir yalan, doğru olarak kodlanabilir.
Sessizlik sarmalı ve izolasyon korkusu
Elisabeth Noelle-Neumann'ın geliştirdiği "Sessizlik Sarmalı" yaklaşımı ise kitle psikolojisinin toplumsal baskı yoluyla nasıl pasifize edildiğini açıklar. Nazariyenin çıkış noktası basittir, insanlar sosyal varlıklar olarak gruptan dışlanma ve yalnız kalma korkusu taşır. Bu korku, çoğu zaman kişinin gerçek kanaatini açıkça ifade etmesini engelleyen görünmez bir baskı unsuru olarak işler.
Kişiler, çevrelerindeki baskın fikir iklimini sürekli gözlemler. Âdeta içgüdüsel bir ‘toplumsal barometre’ işletirler. Medya ya da baskın grup, belirli bir görüşü ‘çoğunluğun kanaati’ gibi yansıttığında, farklı düşünen kişiler kendi fikirlerinin azınlıkta kaldığı gerekçesiyle marjinalleştiği hissiyatına kapılır. Bu algı, gerçek çoğunluk oranıyla örtüşmese bile kişi dışlanma korkusuyla baş başa kalır. Bu korkuyla seslerini yükseltmek yerine esen rüzgâra tabi olmayı yeğlerler.

Aykırı sesler susup geri çekildikçe, öne çıkarılan baskın söylem, alanın tek hâkimi gibi görünür. Bu durum, kartopu etkisiyle, aslında azınlıkta olan bir fikrin yapay bir hegemonyaya ulaşmasıyla sonuçlanır. Sosyal medya çağında bu sarmal ‘beğeni, yeniden paylaşım’ ve sayısal görünürlük metrikleriyle daha yırtıcı bir hâl almıştır. Bir fikrin az etkileşim alması onu savunanı sessizliğe gömer. Çok etkileşim alan fikir ise kendi kendini besleyen bir görünürlük zırhına bürünür. Böylece gerçek kanaat dağılımı ile kamusal alanda boy gösteren kanaat arasında muazzam bir uçurum peyda olur.
İdraki tahrifin kökleri
Kitle psikolojisini yönlendirme ve algıyı biçimlendirme pratikleri, modern dönemin bir icadı olsa da meselenin kökleri hayli eskiye dayanır. İnsanlık tarihi, zihinsel hatları çökertme konusunda köklü bir birikime sahiptir. Bu birikimi tanımak, günümüzdeki mekanizmaların ne kadar eski bir insani eğilimin yeni araçlarla yeniden üretimi olduğunu görmemizi sağlar.
Sun Tzu'nun Savaş Sanatı isimli eserinde ortaya koyduğu "En büyük başarı, savaşmadan düşmanın direncini kırmaktır" ilkesi, fiziki çatışmadan önce zihnî cephenin ele geçirilmesini şart koşar. Bu anlayışa göre, bir orduyu meydanda yenmek en maliyetli ve en az zekice yoldur; buna mukabil asıl ustalık, düşmanın çarpışmadan teslim olmasını sağlayacak bir psikolojik üstünlük kurmaktır. Malum, Çin diplomasi geleneğinde kullanılan şaiya, söylenti ve dedikodu ağları, rakip saraylardaki güven bağlarını aşındırmak ve iktidarların meşruiyetini sarsmak için kurumsal biçimde kurgulanmıştır. Bir hükümdarla veziri arasına şüphe tohumu ekmek, bazen koca bir orduyu yenmekten daha tesirli bir stratejik hamle olarak görülmüştür.
Benzer şekilde Hint siyasi düşüncesinde, Çanakya'nın Arthashastra adlı klasik metninde, halkın inanç ve korkularını yönlendirmek için sahte kehanetler, kontrollü söylentiler ve gizli haber ağları sistematik biçimde ele alınmıştır. Bu metin, devlet yönetiminin yalnızca askerî ve iktisadi değil, aynı zamanda kitle psikolojisini idare eden bir sanat olduğunu kabul eder. Bu örnekler, bilgi akışını denetleyen gücün, toplumsal gerçekliği kurgusal bir zemin üzerinde yeniden inşa edebileceğinin en eski kanıtlarındandır.
Bu tarihsel örneklerin ortak noktası şudur: İnsan toplulukları, her çağda bilgiyi bir güç aracı olarak görmüş, hem bu gücü kendi lehine kullanmaya hem de bu güce karşı korunmaya çalışmıştır. Değişen yalnızca aracın teknolojisidir. Söylenti ağlarından matbaaya, radyodan internete asıl mekanizma, yani zihni gerçeklikten koparıp kurguya bağlama çabası, şaşırtıcı bir sürekliliğe sahiptir.
Güncel taktiklerin anatomisi
Çağdaş idrak tahrifi operasyonları, köklü geçmişinden devraldığı mirası sofistike teknolojilerle birleştirerek kitleleri kuşatmaktadır. Güncel taktikleri şu ana başlıklar altında tahlil etmek mümkündür:
1. Şeytanlaştırma ve ötekileştirme
Hedef alınan kesim veya yapı, makul bir siyasi rakip olmaktan çıkarılıp, ahlaki ve insani vasıflardan arındırılmış bir tecrit figürüne dönüştürülür. 1994 Ruanda Soykırımı esnasında RTLM (Radio Télévision Libre des Mille Collines) radyo kanalı ve Kangura gazetesinin Tutsi nüfusunu doğrudan insan kategorisinin dışına iterek haşerat anlamına gelen ‘haşerat’ olarak adlandırması, bu dilsel şeytanlaştırmanın vahşete nasıl zemin hazırladığının trаjik bir örneğidir. Benzer bir mekanizma, küresel siyasette bir ülkeyi ya da grubu ‘şer ekseni’, ‘barbar’ yahut ‘toplum zararlısı’ olarak damgalayıp, ona yönelik her türlü ceberut uygulamayı meşrulaştırma ameliyesinde görülür.
2. Yalanın tekrar yoluyla estetize edilmesi
Eski ABD Başkanı George W. Bush
Yalanın bıkılmadan ve kararlılıkla tekrarlanarak zihnî direncin kırılması esasına dayanır. 2003’te Irak'ın ABD tarafından işgali öncesinde, Saddam Hüseyin rejiminin elinde ‘kitle imha silahları’ ve nükleer içerikler olduğuna dair hiçbir somut ve doğrulanmış delil bulunmamasına rağmen, George W. Bush yönetimi ve müttefik medya organları bu iddiayı aylar boyunca her gün, otoriter ve kesin bir üslupla tekrarlamıştır. Bağımsız denetçiler ve BM raporları bu iddiaları boşa çıkarsa da ısrarlı tekrar tekniği küresel kamuoyunun zihninde işgale meşruiyet sağlayan sahte bir hakikat algısı inşa etmeyi başarmıştır.
3. Bilimsellik Zırhı
Grafikler, karmaşık istatistikler ve cübbeli uzman figürasyonu marifetiyle ideolojik kurgulara tarafsızlık maskesi takılmasıdır. Tütün endüstrisinin 20. yüzyılın ikinci yarısında izlediği strateji uluslararası alanda bunun tipik bir örneğidir. Philip Morris gibi dev sigara üreticileri, fonladıkları sözde bağımsız tütün araştırma enstitüleri ve bilim insanları eliyle hazırlattıkları istatistiki raporları medyaya servis ederek "Sigara ile akciğer kanseri arasındaki bağ henüz bilimsel olarak kanıtlanmamıştır, tartışma sürmektedir" intibaı yaratmıştır. Gerçek bilimin verileri, tütün şirketlerinin kurduğu bu ‘bilimsel zırh’ ile on yıllarca perdelenmiş ve kitlelerin zihni karmaşaya sürüklenmiştir.
4. "Kullan ve Geri Çek" tekniği
Kasıtlı olarak üretilen sahte bir haber veya montajlı görsel, haber kanallarına sızdırılır. Zihinlerde arzulanan olumsuz imge oluştuktan sonra haber “Sehven yayınlanmıştır” denilerek sessizce geriye çekilir. 2016 ABD Başkanlık Seçimleri sürecinde, rakip adayı yıpratmak amacıyla yayılan “Papa Francis, Başkan Adayı Donald Trump'ı Desteklediğini Açıkladı" şeklindeki tamamen kurgusal haber, sahte haber siteleri ve sosyal medya ağları üzerinden milyonlarca seçmene ulaştırılmıştır. Haber haftalarca dolaşımda kalıp seçmen zihninde arzulanan sempatiyi inşa ettikten ve olayın tamamen uydurma olduğu bağımsız teyit platformlarınca kanıtlandıktan sonra, haberi ilk yayan kaynaklar içeriği sessizce kaldırmıştır. Ancak ilk bilginin zihinde bıraktığı derin çapa izi silinememiş, yapılan cılız düzeltmeler hedeflenen algıyı değiştirmeye yetmemiştir.
5. Çok katmanlı duyusal manipülasyon
Görüntü, ses, kurgu ve ritmin bilinçli kombinasyonuyla bireyin rasyonel zihnini devre dışı bırakıp doğrudan duygusal tepkilerini avlama yöntemidir. Terör örgütü DEAŞ'ın propaganda birimlerinin servis ettiği infaz ve çatışma videoları, bu tekniğin uluslararası alandaki en karanlık örneklerindendir. Örgüt, vahşet sahnelerini sıradan bir cep telefonu çekimiyle değil, Hollywood prodüksiyonlarını aratmayan yüksek çözünürlüklü kameralar, droneçekimleri, profesyonel kurgu teknikleri ve arka plana yerleştirilen senkronize, epik neşidlerle servis etmiştir. Bu çok katmanlı duyusal kurgu, izleyicinin rasyonel ve ahlaki süzgeçlerini devre dışı bırakarak doğrudan korku, dehşet veya marazi bir hayranlık uyandırmayı hedeflemiştir.
6. Meşruiyet hırsızlığı ve normalleştirme
Tartışmalı veya ceberut yapılara saygın kurumların imkânlarıyla itibar kazandırılması ya da meşru aktörlerin görmezden gelinerek sıradanlaştırılmasıdır. Şili'de 1973 yılında kanlı bir darbeyle iktidarı ele geçiren General Augusto Pinochet rejiminin, uluslararası kamuoyundaki ‘katil ve diktatör’ imajını silmek adına Batılı halkla ilişkiler şirketleriyle -Burson-Marsteller gibi- anlaşarak yürüttüğü kampanya bunun somut bir örneğidir. Kampanya boyunca Pinochet, torunlarını seven şefkatli bir aile babası, ülke kulüplerinde yürüyüş yapan sivil kıyafetli bir devlet adamı ve Şili iktisadını mucizevi bir şekilde şaha kaldıran ‘mütevazı bir teknokrat’ olarak Batı basınına servis edilmiştir. İşkencehaneler ve stadyumlardaki katliamlar, popüler kültürün hafifletici ve sempatik ambalajı altında normalleştirilerek uluslararası kamuoyunun gözünden kaçırılmıştır.

Bu altı taktik, birbirinden soyutlanmış kompartımanlar değildir. Bilakis birbirini besleyen ve eş zamanlı olarak devreye sokulan bir stratejik orkestranın enstrümanlarıdır.
Ters tepme etkisi: Aşırılığın bedeli
Her tahrif ameliyesi sınırsız bir etki gücüne sahip değildir şüphesiz. Operasyon makul ve tabii sınırları aştığında, iletişim psikolojisinde ‘Tepki Kuramı’ ve ‘Ters Algı Etkisi’ olarak adlandırılan direnç mekanizması devreye girer. Bu durum, manipülasyonun kendi bünyesinde taşıdığı kırılganlığı gösteren ve aklî mukavemet adına umut veren bir unsurdur.
Ölçülü ve incelikli bir yönlendirme, kitlelerde pasif bir kabul doğururken kaba, ısrarlı ve göze batan baskı, toplumda şüphe ve savunma refleksini tetikler. “Bu kadar agresif bir söylemle üzerime geliniyorsa, arkasında mutlaka gizlenen bir şey olmalı” şüphesi uyanır ve hedeflenen algının tam aksi istikamette bir hizalanma gerçekleşir.
Standart operasyon ile ters algı etkisinin karşılaştırması bu kırılmayı net bir biçimde ortaya koymaktadır. Standart bir operasyon; düzeyli, dolaylı ve süzgeçlerden geçirilmiş bir yoğunlukla ilerlerken kitlede pasif bir kabul yaratır ve sunulan kurgunun benimsenmesiyle hedeflenen algıyı inşa eder. Buna mukabil manipülasyon; aşırı, kaba ve doygunluk yaratan bir boyuta ulaştığında kitlede şüphe ve savunma refleksi uyanır. Bilişsel süreçte “Bir şey gizleniyor” kanaati hâkim olur ve sonuç, hedeflenen algının tam aksi yönünde şiddetli bir saflaşmaya dönüşür.
Sistemli ve aşırı saldırılar, kitlelerin zamanla meselenin özünden ziyade mesajı veren kaynağın itibarını sorgulamasına yol açar. İtibarı sakat bir odağın bir fikri aşırı hırsla savunması, o fikre fayda değil zarar verir. Bu durum, şuurlu bir kamuoyunun ceberut manipülasyonlara karşı doğal bir bağışıklık geliştirebileceğini kanıtlamaktadır.
Netice: Aklı ve hakikati müdafaa
Bilginin bu denli görülmemiş hızla dolaştığı bir çağda, insanların erişebildiği veri miktarı artmış, buna mukabil hakikate ulaşma kabiliyeti aynı nispette güçlenmemiştir. Haber kanallarının, dijital platformların ve sosyal medya algoritmalarının kişiyi kendi dar parantezlerine hapsettiği bir ortamda, korunaklı zihnî bir saha oluşturmak lüks değil, bir haysiyet meselesidir. Erişilen bilgi arttıkça o bilgiyi eleştirel bir nazarla tartma ihtiyacı da hayati hâle gelir.
Bu zaruret, her şeyden önce idrakin acımasız kuşatmalardan korunmasını gerektirir. ‘İdraki korumak’ demek, zihnine ulaşan her haberi, her söylemi, eleştirel bir süzgeçten geçirmeden kabul etmemesi demektir. Fırtınaları koparmak, panik, öfke, sansasyon veya coşku uyandırmak üzere özenle kurgulanmış mesajlara karşı bir mesafe koymak, sloganların ve paketlenmiş çarpıtmaların ardındaki yalın gerçeği aramaktan vazgeçmemek gerekir. Bu, kişinin kendi iradesine ve zihnî süreçlerine sahip çıkması, dışarıdan dayatılan zihin haritalarına karşı sağlam bir direnç hattı kurması anlamına gelir. Ancak bu direnç hattı, soyut bir erdemden ibaret değildir, pratikte üç aşamalı bir sorgulama alışkanlığıyla somut biçimde inşa edilebilir.
Kaynağın ve niyetin sorgulanması. Bilgiyi ileten kimdir, geçmişte nasıl bir tutum sergilemiştir, bu haberi yaymaktaki muhtemel menfaati nedir? Anonim bir hesap mı, bilinen bir kurum mu, uzmanlık iddiasında bulunan ama şeffaf olmayan bir kaynak mıdır?
Dilin ve çerçevenin incelenmesi. Haber hangi kelimelerle, hangi duygusal yüklerle aktarılıyor? Hangi ayrıntılar öne çıkarılırken hangileri es geçiliyor? Kullanılan sözcükler, olayı olduğu gibi mi anlatıyor, yoksa belirli bir yöne mi çekiyor?
Olgusal doğrulama. Öne sürülen iddia bağımsız kaynaklarla ve somut delillerle destekleniyor mu yoksa yalnızca söylenti, tek taraflı bir anlatı ya da kurgudan mı ibaret? Aynı olay, farklı ve birbirinden bağımsız kaynaklarda nasıl anlatılıyor?

Bu üçlü süzgeç, insanı rüzgârda savrulan bir yaprak gibi her esen görüşün peşine takılmaktan korumaya, aklî bağımsızlığını teminat altına almaya dönük tedbirler olabilir. Bu alışkanlık, tek seferlik bir çabadan ziyade, sürekli tekrarla pekişen bir zihinsel disiplindir. Tıpkı bir kasın düzenli çalışmayla güçlenmesi gibi, eleştirel düşünme becerisi de düzenli uygulamayla gelişir.
Son tahlilde, kutuplaştırıcı söylemlerin ve yapay biçimde üretilmiş sahte mutabakatların kuşattığı bir kamusal alan, sığlaşma ve çözülme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Taraflar birbirini dinlemeyen, anlamaya çalışmayan, yalnızca ötekileştiren kamplara bölündüğünde, toplumsal diyalog imkânsız hâle gelir. Bu tahribatın aşılması, popülizme ve kaba sloganlara prim vermeyen, adaleti kimin lehine veya aleyhine olursa olsun gözeten, toplumsal hafızayı ve tarihsel bağı canlı tutan olgun bir kamusal aklın yeniden inşasına bağlıdır.
Takdir edileceği üzere böyle bir duruş, öncelikle derinliği olmayan, kitleleri coşturmak ya da korkutmak üzere kurgulanan kaba söylemleri reddeder. İkinci olarak, kendi çevresinin, grubunun veya çıkarının aleyhine olsa dahi adaleti ve hakikati ayakta tutmayı ilke edinir. Üçüncü olarak, anlık uyarılara ve gündem değiştirme çabalarına karşı geçmişle ve gelecekle kurulan bağı canlı tutar: Bir toplumun hafızası ne kadar güçlüyse, aynı manipülasyon senaryosuna tekrar tekrar düşme ihtimali de o kadar azalır.
İdrak tahrifinin gerçek panzehri, yalnızca teknik doğrulama araçları değildir elbette. Bilgiye, adalete ve hakikate sahiden değer veren bir zihniyet ve toplumsal duruştur. Kendi kavram dünyasına sahip çıkan, dilini çarpıtmalara karşı koruyan, tarihsel tecrübesiyle bağını koparmayan ve aklını koruma bilincine ulaşan toplumlar hiçbir zihnî kuşatmanın kolayca teslim alamayacağı sağlam bir kaleye dönüşecektir. Bu kale ne bir surla ne bir orduyla inşa edilir. Sabırla işletilen bir muhakeme alışkanlığıyla, nesilden nesle aktarılan bir hakikat arayışıyla ve her koşulda adaletten yana tavır almayı bilen bir vicdanla inşa edilir.


