
Dışarıda İran’la savaş, içeride Epstein kasırgası
Ertuğrul Cingil, ABD’nin İran’la tırmanan savaşını ve içeride büyüyen Epstein skandalının Trump üzerindeki siyasi baskısını analiz ediyor.
Ertuğrul Cingil / Fokusplus
Dışarıda İran’la Savaş, İçeride Epstein Kasırgası
Soykırımcı İsrail’in tahrikleriyle başlayan Amerika’nın İran’la savaşı giderek sertleşirken, diğer yanda yıllardır kapanmadığı gibi her gün daha da büyüyen karanlık Epstein fırtınası kuvvetleniyor. Dış politikada “güç gösterisi” peşinde olan ABD Başkanı Donald Trump, içeride ise kendisinden uzak tutmaya çalıştığı Epstein skandalının odağında olmayı sürdürüyor. Bu iki kirli cephede yürüyen süreçler birbirinden kopuk değil.
“Dışarıdaki savaş, içerideki Epstein kuşatmasından kaçış için mi kullanılıyor?” sorusu da yüksek sesle soruluyor. Çünkü bu sorgulamanın ironik bir geçmişi var. Trump, yıllar önce eski ABD Başkanı Barack Obama için, seçim hesapları uğruna İran’la savaşa gidebileceğini ima eden sert paylaşımlar yapmıştı. O dönemki mesajlarının özü şuydu: “Başkanlar yeniden seçilmek için dış kriz çıkarabilir.”
Bugün aynı soru Trump’ın karşısında: İran’la artan gerilim stratejik bir zorunluluk mu, yoksa içeride büyüyen Epstein fırtınasının gündemini dağıtan bir sis perdesi mi? Özellikle İsrail’in Amerikan devlet aklını esir alarak İran’la savaşa sürüklediğini düşünen MAGA tabanındaki bazı isimler, Trump’a seçimlerde verdiği sözleri daha güçlü şekilde hatırlatıyor. Cumhuriyetçi tabanda ve Kongre’deki aynı çevreler, Epstein skandalında tam şeffaflık isterken Trump yönetimine yönelik eleştirilerini de sertleştiriyor. Kasım ayındaki ara seçimler düşünüldüğünde, Trump için tabanının son derece hassas olduğu bu iki başlık artık iç içe geçmiş bir siyasi kader sınavına dönüşmüş durumda.
Trump’ın kendi söylemleriyle kavgası
Trump, 2016’da “Önce Amerika” diyerek sonsuz savaşlara son verme sözü verdi. Afganistan ve Irak’ı örnek gösterdi, “Artık bilmediğimiz ülkelerde rejim devirmeyeceğiz.” dedi. MAGA tabanı bunu bir kimlik meselesi haline getirdi. Ancak sözleriyle uygulamaları arasında uçurum olan aynı Trump, İsrail’in tahrikleriyle önce 2025 Haziran’ında İran’ın nükleer tesislerini vurdu, ardından 28 Şubat’ta tüm Orta Doğu’yu ateşe atan, belirsizliklerle dolu bir savaşı başlattı.

Bu karanlık savaşta, soykırımcı İsrail’le birlikte İran’ın dini lideri Ali Hamaney başta olmak üzere 48 üst düzey askeri lideri hedef alarak başlama hamlesi yapan Amerika’nın kayıpları artarken, bölge ülkelerindeki tüm üsleri de saldırı altında. Böylesi gergin bir ortamda İran’ın, dini lideri Ali Hamaney başta olmak üzere savunma kadrosunun güvenli sığınaklar yerine bir arada bulunması ciddi bir tedbirsizlik örneği olarak dikkat çekiyor.
İran’ın nükleer kapasitesinden Amerika’ya ulaşabilecek füzelere ilişkin iddialara dayandırılan bu savaşın, İran’da içerideki muhaliflerin ayaklanmasıyla bir rejim değişikliğini beraberinde getirmesi ise pek mümkün görünmüyor. Aksine, dini liderin ailesiyle birlikte hedef alınması ve Minab kentindeki Şecere Tayyibe Kız Okulu’nda 150’nin üzerinde kız öğrencinin hayatını kaybetmesi gibi hukuksuz hamleler, rejim etrafında kenetlenen İran halkının İsrail ve Amerika’ya yönelik öfkesini doruk noktasına çıkardı. Bu öngörüsüz saldırıların, İran’la sahte müzakereler sürerken gerçekleştirilmesi ise barış masasının savaş için nasıl araçsallaştırıldığını; diplomasi ve uluslararası hukukun nasıl infaz edildiğini tüm dünyaya gösterdi.

İran’ın, İsrail ve Amerika’nın açık saldırıları varken, bölgesindeki yangını söndürme çabasındaki Türkiye’ye füze göndermesi; eğer arkasında başka bağlantılar yoksa bedeli kendisi için de ağır olabilecek bir akıl tutulmasıdır. Akdeniz’deki NATO hava ve füze savunma unsurlarınca etkisiz hale getirilen ve Hatay’ın Dörtyol ilçesine parçaları düşen füze, İran’ın yanlış bir stratejiyle kendisiyle birlikte bölgeyi de ateşe çekme çabasının kabul edilemez bir işaretidir. Dışişleri Başkanı Hakan Fidan’ın İranlı mevkidaşıyla görüşerek Türkiye’nin tepkilerini ilettiği Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın uyarıda bulunduğu olayın tekrarlanmaması bölgesel ilişkiler bakımdan büyük önem taşıyor.
İran saldırısı Epstein skandalını ortadan kaldırmaz
Bölgede bunlar yaşanırken MAGA’nın önemli medya figürlerinden Tucker Carlson, en güçlü tepki gösteren isimlerin başında geliyor. Amerika’nın İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee ile yaptığı röportajda İsrail’in teolojik saplantılarını hedef alan Carlson, Trump yönetimini İsrail’in çıkarlarını Amerika’nın çıkarlarının önünde tutmakla suçlamaktan çekinmiyor. Son olarak Carlson, İsrail’i kirli tuzaklar kurmakla eleştirerek, Amerika’nın müttefikleri Katar ve Suudi Arabistan’a yönelik saldırı planlayan Mossad ajanlarının yakalandığını açıkladı.
Bir başka isim ise Epstein skandalıyla ilgili şeffaflık yasasına verdiği destek nedeniyle Trump’ın hakaret ve saldırılarına hedef olan Temsilciler Meclisi Üyesi Marjorie Taylor Greene. MAGA tabanının en etkili figürlerinden biri olan Greene, Trump’a İran savaşı üzerinden yüklenerek “Önce Amerika bu değil.” sözleriyle tabandaki rahatsızlığı dile getirdi. Epstein skandalının en ciddi takipçilerinden Cumhuriyetçi Thomas Massie ise zamanlamaya dikkat çekti: “Bir ülkeyi bombalamak Epstein dosyalarını ortadan kaldırmaz.” Bu cümle, İran hamlesinin iç siyasette bir dikkat dağıtma aracı olup olmadığı tartışmasını başlattı.
Trump’ın cinsel saldırı iddiaları ve FBI’ın kayıp belgeleri
ABD Başkanını karanlık bir gölge gibi takip eden Epstein skandalında, son olarak reşit olmayan bir mağdurun Trump’ın cinsel saldırıda bulunduğuna ilişkin iddialarını içeren FBI belgelerinin saklandığı ortaya çıktı. Söz konusu belgeler; 1980’lerde reşit değilken hem Trump hem de Epstein tarafından cinsel saldırıya uğradığını ifade eden, kimliği açıklanmayan mağdurun FBI’la yaptığı dört görüşmenin içeriğinden oluşuyor. Bu görüşmelerden yalnızca biri kamuoyuna açıklanırken, diğer üçü hala kayıp. Trump’ın geçmişteki avukatı Pam Bondi’nin yönettiği Adalet Bakanlığı ise herhangi bir belgenin uygunsuz şekilde alıkonulduğunun tespit edilmesi halinde yayımlanabileceğini açıklamakla yetiniyor.
Söz konusu Trump olduğunda adeta bir sansür kurulu gibi hareket ettiği yönünde eleştirilen Adalet Bakanlığı, tüm belgeleri açıklamadığı gibi; aşırı sansür, özensiz redaksiyon ve belgelerin geri çekilmesi gibi uygulamalar nedeniyle hem mağdurların hem de Demokratların yoğun tepkisini çekiyor. “Yanlışlık”, “prosedür”, “gizlilik” gibi teknik ifadelerle kamuoyu ikna edilmeye çalışılıyor. Ancak bu karanlık dosyada teknik aksaklıklar ve karartmalar hep güçlülerin lehine işliyor.
Trump’a çocuklara tecavüz iddiası
Epstein’e yönelik operasyon öncesinde farklı eyaletlerde kiraladığı depolarda saklandığı tespit edilen belgelerin tamamına ne olduğu, nerede muhafaza edildiği ve hangilerinin imha edildiği hala net değil. Bağlamından koparılmış ve ağır şekilde sansürlenmiş olarak açıklanan 3 milyonluk dev belge yığınına rağmen; kirli ağı görünür hale getirebilecek güvenlik kamerası görüntüleri, kritik dijital materyaller ve ziyaretçi kayıtları gibi birçok unsur ortada yok. Trump yönetimi tarafından 6 milyonu aşkın belgenin ancak yarısının açıklanması, dosyanın kapatılmak istendiği yönündeki eleştirileri güçlendiriyor.

Pedofili suçlamalarıyla gündeme gelen Epstein’in; siyasetçilerden akademisyenlere, kraliyet mensuplarından iş insanlarına uzanan kirli ilişki ağında arşivlerin “tam ve şeffaf” biçimde ortaya konmaması, karartma çabalarını açıkça yansıtıyor. Adalet Bakanı Bondi’yi Kongre’de sıkıştıran isimlerin başında gelen Demokrat Senatör Ted Lieu’nun, Epstein dosyasının Trump’ın çocuklara tecavüzü ve onları öldürmekle tehdit ettiğine ilişkin bilgiler içerdiğiyle ilgili sarsıcı iddiaları, skandalın dikkat çekici boyutu oldu. Kongre zeminine taşınan suçlamaların bir diğer hedefi de Trump’ın kabinesindeki Yahudi milyarder Ticaret Bakanı Howard Lutnick.
Epstein belgeleri, Lutnick’in 2011’de komşusu olan Epstein’in Manhattan’daki evindeki bir etkinliğe katıldığını ve 2012’de ailesiyle birlikte özel adasında öğle yemeği yediğini ortaya koydu. Demokrat cepheden Lutnick’e yönelik istifa çağrıları yükseliyor. Trump cephesi ise iddiaları reddediyor ve bunun siyasi bir kampanya olduğunu savunuyor. Ancak mesele artık yalnızca hukuki değil; ahlaki ve siyasi bir meşruiyet tartışmasına dönüşmüş durumda.
Clintonlar Epstein sorgusunda: Sırada Trump mı var?
Skandal etrafındaki tartışmalar sürerken, Epstein’le görüntüleri ve ilişkileri gündeme gelen eski ABD Başkanı Bill Clinton ile eşi Hillary Clinton, New York Chappaqua’daki evlerinde iki gün boyunca Temsilciler Meclisi Gözetim Komitesi’ne ifade verdi. İfade vermeyi uzun süre reddeden Clinton çiftinin Kongre’yle bu yüz yüze buluşması; haftalar süren “Kongre’ye saygısızlık” tehdidi ve olası cezai yaptırım uyarılarının ardından gerçekleşti. Skandal kapsamında bir Amerikan başkanının Kongre’ye ifade vermesi önemli olmakla birlikte, süreç hukuki sonuç üretmekten çok siyasi bir hesaplaşma görüntüsü verdi. Zaman zaman elleri titreyen Bill Clinton’ın aksine, Epstein’le hiç görüşmediğini ileri süren Hillary Clinton daha sert ve savunmacı bir tutum sergiledi.
Epstein çevresindeki kadınlarla cinsel ilişki iddialarını reddeden Bill Clinton, jakuzide birlikte fotoğraf çektirecek kadar yakın olduğu kadını ise tanımadığını ifade etti. Epstein’in 17 kez gerçekleşen Beyaz Saray ziyaretlerine ilişkin net bir hafızası olmadığını savunan Clinton, Amerika Başkanı olduğu dönemde defalarca uçağında uçtuğu Epstein’in suç faaliyetleri hakkında bilgisinin bulunmadığını ileri sürdü. Başkanlığı döneminde stajyer Monica Lewinsky ile Oval Ofis’te uygunsuz ilişki yaşayan ve hakkında yalan beyan ile adaleti engelleme suçlamalarıyla Temsilciler Meclisi’nde azil kararı alınan Clinton’dan, suçlamaları reddetmek dışında farklı bir tutum beklenmiyordu.
Tıpkı Lewinsky skandalındaki azil kararının Senato’dan dönmesi gibi, Clinton’a yönelik Epstein suçlamaları da siyasi tartışmaların ötesine geçemedi. Ayrı ayrı yapılan ve toplam dokuz saati aşan iki ifadenin kayıtlarında yeni bir “itiraf” yer almadı; ancak siyasi kamplaşmanın ne kadar derinleştiğini gösteren güçlü işaretler ortaya çıktı. Clintonların ifade vermeye zorlanmasının en dikkat çekici sonucu ise Trump için “emsal” tartışmalarını büyütmesi oldu. Demokratlar şimdi “Eğer Clintonlar ifade veriyorsa, Trump ve eşi de vermeli.” diyerek baskıyı artırıyor.
Savaş manşetleri skandal gerçekleri
Aradan geçen 20 yılı aşkın süreye, binlerce mağdura ve koparılan onca fırtınaya rağmen Amerikan adaleti, 2019 yılında New York’taki hücresinde ölü bulunan Epstein’in; ABD başkanlarından kraliyet üyelerine uzanan sapkınlık endüstrisiyle yüzleşebilmiş değil. Adalet yerine gürültü, yargılama yerine göstermelik istifalar, hesap verme yerine özür açıklamalarıyla etkisizleştirilen Epstein skandalı; güç ne kadar büyükse hesap sorulabilirliğin o kadar zayıfladığının küresel bir sembolüne dönüşüyor. Kendini kirli skandal sahnesinden çekme arayışının yansıması olan görevden ayrılmalar, mağdurların yaşadığı ağır travmaları hafızalardan silmediği gibi adaleti de tesis etmiyor. Aksine, “elitlerin” Epstein suç ağındaki sorumluluğunu buharlaştırıyor.
Oysa gerçek hesaplaşma istifayla değil; tam şeffaflık ve bağımsız yargılamayla mümkün olur. Aksi halde bu dosya kapanmaz, yalnızca üzeri örtülür. Epstein dosyası artık yalnızca geçmişteki karanlık ilişkilerin değil, bugünkü siyasi hesaplaşmanın da kirli aynası haline gelmiş durumda. Karşılıklı suçlamalar ve “emsal” tartışmaları, dosyanın hukuki boyutundan çok siyasi boyutunun ağır bastığını gösteriyor. İran’la karanlık bir savaşa giren Trump, içeride de Epstein skandalıyla kişisel ve siyasi meşruiyet sınavından kaçamıyor. Epstein dosyası kapanmadıkça, her yeni gelişme Beyaz Saray duvarlarına çarpan bir yankı gibi geri dönüyor.
İran başlığı şimdilik manşetleri kaplasa da içerideki adalet talebi büyüyor. Sorulması gereken soru şu: Amerikan siyaseti gerçekten adaletle yüzleşecek mi, yoksa her kriz bir diğerinin üzerini örten ağır bir örtüye mi dönüşecek? Her iki cephede süren sınav, Trump’ın kendi tabanındaki çatlakları büyütüyor. MAGA tabanı Trump’ı bir yandan kendi söylemleri ve “ulusal güvenlik” öncelikleri üzerinden, diğer yandan tam şeffaflık baskısıyla sorguluyor. Bu iki cephenin yükü Trump’ın siyasi anlatısını mı yıkacak, yoksa onu yeniden konsolide mi edecek?
Amerikan seçmeni, Trump’ın dışarıdaki saldırgan politikalarına ve içerideki Epstein skandalından kaçış arayışlarına onay mı verecek, yoksa sandıkta ceza mı kesecek? Yaşanan gelişmeler ışığında son derece kritik hale gelen 3 Kasım ara seçimleri, bu soruların yanıtını verecek.



HABERE YORUM KAT