
AB, İsrail’e yaptırım uygulamayarak, küresel alandaki önemsizliğini bir kez daha teyit etti
AB, ABD ve İsrail’in bariz saldırganlık eylemlerini kasten görmezden gelerek, kendi kuruluş ilkelerine aykırı olan küresel bir cezasızlık düzeninin oluşmasına zemin hazırlıyor.
Marco Carnelos’un MEE’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.
Rusya’nın Şubat 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesinden bu yana, artan jeopolitik kaos küresel düzeni tehlikeye atmaktadır.
ABD ve Avrupa, enerji tedarikini keserek, benzeri görülmemiş yaptırımlar uygulayarak ve Kiev hükümetine silah sevkiyatı ve istihbarat desteği sağlayarak Rusya’ya karşı sert bir tutum sergiledi.
Hiçbir Batılı karar alıcı, dünyanın en büyük emtia üreticisi olan Rusya'ya yaptırım uygulamanın kendi ekonomileri için vahim sonuçlar doğuracağını hesaba katmadı ya da daha büyük olasılıkla bu gerçeği görmezden geldi.
7 Ekim 2023'te Hamas'ın saldırısı, ardından İsrail'in Gazze'de gerçekleştirdiği soykırım ve çatışmanın Lübnan'a sıçraması, zaten istikrarsız olan durumu daha da kızıştırdı.
Son olarak, 2025'te göreve gelen ikinci Trump yönetimi, ticarete ilişkin sert tutumu, Ukrayna ve Grönland konusunda Avrupalı müttefikleriyle yaşadığı benzeri görülmemiş gerilimler ve son zamanlarda İsrail ile İran'a karşı düzenlediği ortak saldırı ile kurallara dayalı dünya düzeninin tabutuna muhtemelen son çiviyi çaktı.
Bu tür jeopolitik kargaşanın en iç karartıcı yönlerinden biri, Avrupa Birliği’nin marjinal rolüydü. Bloğun küresel konumu hakkındaki bazı gerçekler göz önüne alındığında, önemsizliğe varan bu tür bir pasiflik açıklanamaz görünüyor.
AB, olgun demokrasiler tarafından yönetilen 500 milyon nüfuslu bir bloktur; ciddi siyasi ilkeleri savunur; ortak bir para birimine sahip devasa bir ortak pazar olarak örgütlenmiştir; yüksek yaşam standartlarıyla karakterizedir ve son derece gelişmiş ticaret ve düzenleme yetkileriyle yönetilmektedir. Başka bir deyişle, kimsenin görmezden gelemeyeceği küresel bir aktördür.
Boş sözler
13 Nisan'da AB ile BM arasındaki işbirliğine ilişkin BM Güvenlik Konseyi özel oturumunda yaptığı açıklamada, Brüksel'in dışişleri ve güvenlik politikası sorumlusu Kaja Kallas, AB kurumlarının ve üye devletlerinin küresel nüfusun yalnızca yüzde 5'ini oluşturmasına rağmen, resmi küresel kalkınma yardımının yüzde 42'sini sağladığını vurguladı. Ayrıca, AB üyelerinin BM'nin tüm olağan bütçesinin dörtte birini finanse ettiğini iddia etti.
Genel olarak bakıldığında, bu önemli bir yumuşak güçtür. Ne yazık ki AB, dünya sahnesinde bu gücü, kendi görüşlerini savunmak ve kendi çıkarlarına uygun siyasi çözümleri zorlamak için gerektiği gibi kullanamamıştır.
AB, Rusya’ya karşı harekete geçti, ancak ABD ve İsrail’in ayrı ayrı ve ortaklaşa gerçekleştirdiği acımasız ve yetkisiz askeri güç kullanımına uyum sağlamayı, hatta daha da kötüsü, boyun eğmeyi tercih etti.
1950’lerde kurulduğundan beri bağlı kaldığı ilkelerle çelişerek, AB, siyaset ve diplomasinin güç kullanımı karşısında gölgede kaldığı bir uluslararası düzene fiilen boyun eğmiştir.
Bu iki büyük çatışmanın Avrupa ekonomisine dayattığı vahim ekonomik sonuçlar göz önüne alındığında, bu anlaşılmaz bir tutumdur.
Kallas’ın konuşmasını dinleyince bu tutumun açıklaması hemen netleşiyor.
Açılış konuşmasında, “Bugün, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana uluslararası hukukun en ciddi ihlali ve çöküşüne tanık oluyoruz…” diyerek, “... iki büyük küresel kriz - Rusya’nın Ukrayna’ya karşı saldırı savaşı ve Orta Doğu’daki savaş.”
Ancak kelime seçimi, durum hakkındaki zayıf muhakemesini ve her şeyden önce, inatçı çifte standardını ele vermektedir. Ukrayna konusunda Rusya, uluslararası hukuku ihlal eden saldırgan olarak tanımlanırken, Orta Doğu konusunda Kallas belirsiz kalmış, sadece bir savaştan bahsetmiş, bunun sorumluluğunu kimseye atfetmemiştir.
Kallas, “Avrupa ve Orta Doğu'daki krizlerin bir araya gelerek, BM Şartı da dâhil olmak üzere eski kuralların terk edildiğinin bugüne kadarki en açık işareti olduğunu” kabul etti. “Rekabet ve zorlayıcı güç politikasıyla karakterize edilen yeni bir dünya; etki alanları oluşturmayı amaçlayan bir avuç askeri gücün hâkim olduğu bir dünya düzeni.”
Ancak, yine de bu bir avuç askeri gücü isimleriyle anmaktan kaçındı.
Ardından, aşırı iddialı bir şekilde, “Avrupa çözümün bir parçası olabilir. Ülkeler ittifakları güçlendirmek, uluslararası hukuku savunmak ve çok taraflılığı ilerletmek için güvenilir, ilkeli ortaklar aradıklarında, giderek daha fazla Avrupa Birliği'ne yöneliyorlar” dedi.
“Uluslararası hukukun, devletlerin güç kullanımına ilişkin yasal parametreleri. Yalnızca meşru müdafaa veya Güvenlik Konseyi'nden alınan yetki ile belirlediğini” vurguladıktan sonra, “Kurallar bugün cezasız bir şekilde ihlal ediliyor” dedi, ancak tartışmasız iki gerçeğe hiç değinmedi: i) ABD ve İsrail'in küresel sahnede gerçekleştirdiği eylemler, BM Güvenlik Konseyi'nin hiçbir yetkisiyle onaylanmamıştır; ii) her iki ülke de, BM Şartı'nın 51. maddesinde belirtilen meşru müdafaa hakkının son derece tartışmalı bir yorumunun arkasına sığındı.
Hesap verebilirlik çağrısı
Kallas ayrıca “hesap verebilirlik ihtiyacına” değinerek, AB'nin “Ukrayna'ya karşı işlenen saldırı suçu için bir mahkeme kurulmasına yardımcı olma” yönündeki çabalarını açıkladı.
Elbette, Rusya söz konusu olduğunda yaptığı bu hesap verebilirlik çağrısının, ABD ve İsrail tarafından işlenen savaş suçlarını da kapsaması gerektiği gerçeğine bir an olsun değinmedi.
Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taraf olan pek çok AB ülkesinin, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu hakkında savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar nedeniyle çıkarılmış tutuklama emrini uygulamayı reddetmiş olmalarından bahsetmeye bile gerek yok.
AB Yüksek Temsilcisi’nin konuşmasının ne kadar distopik ve çifte standartlarla dolu olduğunun son bir göstergesi olarak, Rusya’dan 11 kez, İran’dan ise sadece bir kez bahsederken, ABD ve İsrail’den hiç söz etmediğini belirtmek yeterlidir.
Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Agnes Callamard'ın da belirttiği gibi: "Onun [Kallas'ın] uluslararası hukukun en büyük ihlallerinden sorumlu olan (Rusya'nın yanı sıra) iki aktörden bahsetmemesi, isteksizliği ve kasıtlı başarısızlığı sadece korkakça değil. Bu suçtur.
“Bu, uluslararası hukukun tekrarlanan ihlallerini, BM Şartı'nın çöküşünü ve küresel cezasızlık rejimini açıklıyor.”
Ve buna ek olarak, Kallas’ın kendi sözleriyle, büyük küresel krizlere “çözümün bir parçası olma” hedefine yönelik AB’nin mutlak itibar yoksunluğunu da açıklıyor.
Utanç verici bir seçim
AB kurumlarını ve üye devletlerini saran bu sapkın durumun üzerine son bir damla daha eklemek gerekirse, 21 Nisan'da Lüksemburg'da bir araya gelen AB dışişleri bakanlarının, işgal altındaki Filistin topraklarında ve ötesinde İsrail'in şiddetini anlamlı bir şekilde cezalandırmak için AB-İsrail Ortaklık Anlaşması'nı askıya almayı başaramadıklarını belirtmek gerekir.
Bu, bir milyondan fazla AB vatandaşının yakarışlarını ve 350 eski diplomat, 60 STK ile bir BM özel raportörünün talebini görmezden gelen utanç verici bir ihmaldi.
AB’nin İsrail’in başlıca ticaret ortağı olduğu göz önüne alındığında, anlaşmanın askıya alınması İsrail’in tutumuna karşı güçlü bir baskı unsuru oluşturacaktı.
AB dışişleri bakanları, bu kararı kabul etmemekle, insan haklarını savunma konusunda yüksek sesle dile getirdikleri kendi ilkeleriyle de çelişmiş oldular. Anlaşma, üçüncü ülkelerle yapılan diğer anlaşmalar gibi, “işbirliğinin insan haklarına ve demokratik ilkelere saygı temelinde yürütüleceğini” belirten bir madde (2. Madde) içeriyor.
İspanya, Slovenya ve İrlanda, AB Yüksek Temsilcisine hitaben yazdıkları ortak mektupta bu önlemin alınması için baskı yapmış, ancak Almanya, İtalya, Avusturya ve Çek Cumhuriyeti buna karşı çıkmıştı.
AB içinden bir kaynak olan Eldar Mamedov, şu akıllıca yorumu yaptı: “[AB’nin] ikiyüzlülüğü daha açık olamazdı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden birkaç gün sonra aceleyle yaptırım uygulamaya koyulan aynı Avrupa başkentleri, şimdi ise İsrail’e karşı harekete geçmemek için yıllardır bahaneler arıyor… AB’nin verdiği mesaj çok açık: Bazı ihlaller kabul edilemez; diğerleri ise sadece talihsizdir.”
On yıllar önce, dönemin İsrail Dışişleri Bakanı Abba Eban, Filistinlilerin diyaloga karşı tutumunu tanımlamak için bir slogan uydurmuştu: “Onlar [bir anlaşmaya varmak için] fırsatı kaçırmak için hiçbir fırsatı kaçırmazlar”.
Aynı slogan, AB kurumlarının ve üye devletlerinin çoğunun Orta Doğu politikası için de geçerli hale gelmiştir: “İkiyüzlülük ve çifte standarttan uzak, kendi ilkelerini savunan, inandırıcı ve tutarlı bir dış politika sunma fırsatını kaçırmak için hiçbir fırsatı kaçırmazlar.”
Avrupa, küresel sahnedeki inanılmaz önemsizliğinin bir başka üzücü sayfasını daha yazmıştır.
*Marco Carnelos, eski bir İtalyan diplomatıdır. Somali, Avustralya ve Birleşmiş Milletler’de görev yapmıştır. 1995 ile 2011 yılları arasında üç İtalyan başbakanının dış politika ekibinde görev almıştır. Son dönemde İtalyan hükümeti adına Orta Doğu barış süreci koordinatörü ve Suriye özel temsilcisi olarak görev yapmış, ayrıca Kasım 2017’ye kadar İtalya’nın Irak büyükelçisi olarak görev yapmıştır.







HABERE YORUM KAT