Şiddetin önlenebilir yükselişi
I
Türkiye son günlerde daha önce benzerini pek tecrübe etmediği, dinamiklerine ve yöntemine aşina olmadığı şiddet vakalarıyla sarsılıyor. Ortaokul/lise çağındaki çocuklar; silahlarla planlayarak, tasarlayarak okullarda insan öldürüyorlar. Söz konusu olaylar, haber alanlar tarafından üzüntü, öfke, çaresizlik gibi duygulardan önce şok ve dehşet tablosuyla karşılanıyor. Şiddetin böylesi boyutlara bu acı biçimiyle ulaşmış olması birtakım sorgulamaları merak duygusu eşliğinde ortaya çıkarıyor. Suçlu/sorumlu arayışları bu yönelimin bir parçası olarak tezahür ediyor. Ortaya çıkan manzarada bir izah çabası zor bir eylem olarak görünse de vaziyeti doğru anlamak ve buradan doğacak bir reform perspektifine kapı aralamak zaruri görünüyor. Öte yandan son günlerde içine düştüğümüz şiddet sarmalından çıkmak; belirli bir zümrenin-aile, medya, siyaset, eğitim, akademi, hukuk, meslek grupları, sivil toplum vd.- tek başına altından kalkabileceği bir sorumluluk olarak belirmiyor. Bu, ortak akıl ve eylem planları gerektiren uzun soluklu bir mücadeleyle aşılabilecek bir yol biçiminde önümüze çıkıyor.
II
Saldırganlık dürtüsü/duygusu; insanın tabiatında, yaradılışında var olan bir özelliktir. Bir şeyi sevmek, ona ilgi duymak ve yakınlaşmak gibi eğilimlerin doğumla başlayan bir serüveni olması gibi; bir şeye kızgınlık duymak, onu yanında istememek, ona fiziksel müdahalede bulunmak gibi duygu ve davranışların insan psikolojisinin varoluşsal kökenlerinde bir izi vardır. Ancak insan, bu zor duygularla baş başa, onlara karşı savunmasız halde bırakılmamıştır. Gelişimin çok erken dönemlerinde gerek biyolojik farklılaşma gerek çevreyle yaşanan etkileşimler sonucu insandaki saldırganlık dürtüsü terbiye edilmeye başlar. Örneğin dil gelişimiyle beraber, olumsuz duygu ve düşünceler ifade edilir. Böylece fiziksel saldırganlığa alternatif bir araç oluşmaya başlar. Ayrıca ebeveynlerin çocuğa koydukları sınır ve kurallarla, ödül-ceza sisteminin işletilmesiyle saldırganlık dürtüsü yumuşatılmış olur. Bunun gibi pek çok koruyucu mekanizma vardır ki bunlar sağlıklı gelişir ve işlerse çocuğun aileye ve topluma sahici bir uyumu gerçekleşebilir. Mesele şu ki her çocuk bu gelişim basamaklarından sağlıklı bir şekilde geçmez. Bu yolculuğun bir yerinde aksamalar, tıkanmalar ve takılmalar olur. İşi zorlaştıran şey şu ki, insan bir makine gibi çalışmadığından problem üreten yer hemen belli olmaz. Çocuk bir yaşa geldikten sonra da ondan geri dönüp gelişim basamaklarını baştan çıkmasını istemek çok zordur. Bunun yerine her yaşta/dönemde iyileştirici yöntemler bulabilmek mümkündür.
III
İnsan çağlar boyu içindeki saldırganlık dürtüsünü terbiye edecek, onun sivri uçlarını törpüleyecek yöntemler bulmuştur. Öfkeyi yatıştırmak, kıskançlıkla başa çıkmak, hasetten uzak durmak, nefretin üstesinden gelmek, kin duygusunu yumuşatmak, rekabetin ve hırsın meşru yollarını bulmak onun tarih içinde deneyimleyerek öğrendiği usullerdir. Özellikle çocukluk/ergenlik döneminde, erişkinliğin ilk çağlarında bu duyguları yönetebilmek daha da önem kazanmıştır. Çünkü fiziken en güçlü olunan zamanlarda bunu denetleyecek gücün en zayıf konumda bulunması ciddi bir zorluk olarak ortaya çıkar.
Saldırganlık dürtüsünün, öfke duygusunun doğru bir şekilde doyurulması ve denetlenmesi ile kontrol edilebileceği ihtimal dahilindedir. Öfkenin kontrol altına alınması, şiddetin ortadan kaldırılmasını garanti etmez ama bu yolda atılacak ciddi bir adım olarak okunabilir. Peki insan öfke duygusunu nasıl yönetebilir? Bunun psikoterapi tecrübesiyle yaşanabilecek uzun bir cevabı vardır. Ancak pratik önerilerden müteşekkil bir çıkış da bulunabilir.
Rekabete dayalı sporların fiziksel olduğu kadar psikolojik/zihinsel anlam ve amaçları vardır. Bir futbol müsabakasında karşı tarafın kalesini işgal etmeye çalışmak, savunmayı çökertmek için gayret etmek veya tersine kendi sahasını ve kalesini müdafaa etmek saldırganlık duygularının rafine bir şekilde doyurulması anlamına gelir. Bu mücadelenin bir hakem eşliğinde, kurallar dahilinde gerçekleşmesi bir terbiye işine imkan sağlar. Benzer şekilde satranç oyununa/sporuna yakından bakıldığında olan biten şeyin bir ordunun diğerini tarumar etmesi olduğu anlaşılır. Karşı tarafın alanına sızılır, tuzaklar kurulur, en sert şekilde hücum edilir. Kuşatmalar yapılır, fedalarda bulunulur ve ordunun başı olan şah teslim alınır. Ancak o tahtada ne olursa ne olsun oyun bittiğinde rakipler el sıkışırlar ve birbirlerine tebriklerini, saygılarını gösterirler. Bir güreş müsabakasında rakibini devirmek ancak kurallar dahilinde olduğunda kabul gören bir davranıştır. Hz.Peygamber’in “Asıl pehlivan, güreşte rakibini yenen değil, öfkelendiğinde kendisine hakim olandır” sözünü bu açılardan yeniden düşünmekte fayda vardır.
İnsanın dünya serüveninde çocukluğundan itibaren icat ettiği en temel araçlardan biri oyundur. Bunun insan ruhsallığında çok çeşitli anlamları vardır. Bazı kuramcılar oyuna psikolojide merkezi bir önem verirler. Çeşitli rollere bürünmeyle empati duygusunu geliştirme, fiziksel ve zihinsel bir mücadele verme, sabretme ve erteleme, duygu ve düşüncelere hakim olma, kurallara riayet etme gibi yol ve yöntemler; oyun eyleminin hem sürdürülebilir hem de keyifli olmasına hizmet eder. Kültürümüzde ve topraklarımızda günümüz çocuğunun/gencinin hiç bilmediği, görmediği, yaşamadığı kadar zengin bir oyun geleneği vardır. Ne yazık ki bütün bu kültür ve pratik, sanal dünyanın tsunamisi altında yitip gitmiştir. Halbuki bu oyunların yeniden keşfi; evde, sokakta, okulda, parklarda, bahçelerde yeniden yeşertilmesi, çocukların/ergenlerin duygu yönetimlerinde, haliyle içlerindeki saldırganlık dürtüsünün ıslahında rol oynayacaktır.
Saldırganlık duygusunun terbiye ve ıslah edilmesinin, meşru yollarla ortaya konmasının çok çeşitli biçimleri mevcuttur. Önemli olan kişinin bunları keşfi ve hangisinin kendisine uygun olduğunu anlamasıdır. Örneğin tiyatro ve sinema araçları; empati duygusunun gelişmesinde, başkasının zihinsel yapısının kişi tarafınca anlaşılmasında, öfke ve benzeri duyguların çeşitli roller ve senaryolar aracılığıyla makul görünümlerle aktarılmasında etkilidir. Edebiyatla ilgilenmek; şiir roman ve öyküler yoluyla birikmiş duyguların serbest bırakılması yine söz konusu yöntemlerden biridir. Resim, karikatür ve mizah yolunu kullanmak; öfke duygusunun ve saldırganlık dürtüsünün etkili ve meşru kanallarla doyurulmasını sağlar. Hakeza yürüyüşler, protesto eylemleri, basın açıklamaları, boykotlar da “negatif” karakterde duyguların uygun bir şekilde yaşanması için sağlıklı araçlardır.
IV
Son yaşanan üzücü olaylarda, eylemlerin ve faillerin arka planı tartışılırken sanal medya ve oyunların yaptığı tahribat üzerinde duruluyor ki bunun birçok haklı gerekçesi vardır. Adına ne dersek diyelim-yapay zeka, internet çağı, sanal medya-bu araçların ilerleyişi ve gelişmesi insan biyolojisinin ve fizyolojisinin önünde gitmektedir. İnsan, paradoksal biçimde kendi ürettiği araçların kontrolüne girmektedir. Ne hazindir ki insan zekasının ve birikiminin yine “insan için” ortaya koyduğu aygıtlar, onun aleyhine işlemektedir. Çünkü bir aracı üretmek ile onun doğru bir şekilde okumasını yapıp kontrol mekanizmalarını geliştirmek farklı şeylerdir. Şurası belli olmuştur ki insan beyninin tarih boyunca kat ettiği biyolojik mesafeyi bir çırpıda geride bırakan; onun savunma, öğrenme, algılama, kabul etme ya da reddetme gibi melekelerini felç etmeye aday bir vaziyetle karşı karşıya gelinmiştir. Doğru bilgin üzerinin örtüldüğü, derinlikten uzak kısa ve kolay bilgi biçimlerinin hakimiyet kazandığı, sadece haz yaşamaya ve çabuk kazanmaya dönük araçların çoğaldığı, eleştirinin ve münakaşanın lümpenlikten kurtulamadığı bir vasattan bahsedilmektedir. Bu risklerin ve zorlukların erişkinler için tastamam geçerli olduğu savından yola çıkılırsa çocuk ve ergenlerin ne büyük bir imtihanla yüzleştikleri gerçeği netlik kazanır. Unutulmaması gereken bir şey varsa o da bir çocuğun/ergenin beyninin hala gelişme aşamasında olduğudur. Onun beyni ya da geniş tabirle söylemek gerekirse ruhsal mekanizmaları immatür (olgunlaşmamış) bir seviyededir. Bu sebepten çocuk, hayatı hakkındaki kararları tek başına veremez. Kendisi için neyin doğru neyin yanlış, hangi davranışın riskli olduğunu, kimden uzak durması gerektiğini tam anlamıyla seçemez. Bu vaziyetteki bir insana sanal dünyanın bütün kapılarını tam bir emniyet duygusu içinde açabilmek ne kadar mümkündür? Erişkinlerin bile aklını karıştıran, kendisine tutsak eden, vaktini ve enerjisini çalan bu dünyaya kontrolsüzce giren çocuğun başına neler gelebileceğini kim tahmin edebilir? Kanaatimizce durum böylesine vahimken bu konuda radikal önlemler şarttır. ‘Akıllı’ telefon kullanımından evdeki internet erişimine, okulda ve dışarıda teknolojiyle kurduğu irtibattan sahip olduğu aygıtlara, sosyal medya hesaplarına kadar her şeyin sıkı kontrolü, içerik ve süre değerlendirilmesinin yapılması, “şeffaf” ve hesap verilebilir olunması elzemdir.
V
Türkiye’nin derinden sarsıldığı okul saldırılarının ardında pek çok dinamik yatmaktadır. Bu nedenle şiddet ile yapılacak mücadelenin çok yönlü ve aktörlü olması icap etmektedir. Hemen herkesin bu konuda yapabileceği şeyler mevcuttur. Şiddet dilinden arınmak, zorbalığın her türlüsüne karşı çıkmak, psikolojik baskıların karşısında durmak, hukuki kanalların etkin bir şekilde işlemesini talep etmek bunlardan birkaçıdır. Belki de en mühimi örgütlü kötülüğün karşısına örgütlü iyilik hareketleriyle dikilmek ve karanlığın yayılmasına geçit vermemektir. Genç dimağları şiddet sarmalından korumanın yolu da biz erişkinlerin alternatif imkanları devreye koyarak, daha önemlisi bunları yaşayarak onlara örnek olmamızdır.









YAZIYA YORUM KAT