1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. “Ümmet Algısı ve Bilinci Oluşturulmalı!”
“Ümmet Algısı ve Bilinci Oluşturulmalı!”

“Ümmet Algısı ve Bilinci Oluşturulmalı!”

Yavuz Selim Güneş, Özgün Duruş gazetesinin bu haftaki nüshasında Atasoy Müftüoğlu ile konuştu. İşte o konuşma...

A+A-

Atasoy Müftüoğlu, ülkemizin nadide değerlerinden biri. "Zamanın Sınavından Geçmek" isimli son eseri de dahil, yazdıkları ve söyledikleri hep çok konuşuldu, çok yankı buldu. Biz de kendisini ziyaret ettik ve sorular yönelttik. Tam bir Osmanlı beyefendisi, ümmet dertlisi olan Müftüoğlu'nun Müslümanlara söyleyecek çok şeyi var. (Yavuz Selim Güneş / Özgün Duruş / Sayı: 70)

Efendim, yaşadığımız çağın sorunlarıyla ilgili ne gibi çözümler üretmeliyiz? Neler yapmalıyız?

Şu anda biz batı kavramları tarafından sömürgeleştirilmiş durumdayız. Dolayısıyla ilk yapılacak şey, hemen şimdi yapılması icab eden şey; bu sömürge durumuna itiraz etmek. Bugün bu sömürge durumuna postkolonyalist Hintli entelektüeller ve düşünürler itiraz ediyorlar. Diyorlar ki: Batı bizi bu aydınlanma kavramlarıyla birlikte taşralılaştırmıştı. Şimdi sıra bizim. Avrupa artık yaşlandı ve içerik üretemiyor, içerik üretemeyecek duruma geldi. Bir de bu kavramların yozlaştırıcı, yabancılaştırıcı etkilerini yaşadı. Yani bu kavramlar dünyayı ahlaksız ve maneviyatsız hale getirdi. Bunu yaşadı ve gördü. Şimdi buna ihtiyaç duyuyor. Mesela son günlerde Fransız solu yeni bir kavramsallaştırma yönünde tartışmalar yapıyor. Ve bu tartışmayı yapan solcular. Yani Fransız solu bu tartışmaları yapıyor. Bu Fransız solu yeni bir ahlak ve maneviyat arıyor. Tartışmaların merkezinde bu var. Şimdi Batı, aydınlanma kavramlarının toplumlarımızı ne hale getirdiğini yaşayarak gördü. Yeni bir çözüm de öneremiyor. Bütüncül çözümler öneremiyor, yeni çözümler öneriyor, kısmî çözümler öneriyor. Bu postkolonyalist düşünürler de diyorlar ki: şimdi sıra bizim; yani Batı dışı toplumların, Müslümanların, entelektüellerin. Gelin şimdi biz Batı'yı taşralılaştıralım.

'İÇERİK ÜRETMELİYİZ!'

Şimdi hemen şu anda acilen yapılması gereken şey; bu zihinsel sömürge durumuna son vermek üzere İslamî bağlamda ve bütün bir insanlığı içine alacak şekilde yeni bir içerik üretmek. Kendisini herhangi bir yerellikle sınırlandıran kuşaklar, kendisini herhangi bir mezheple sınırlandıran kuşaklar, kendisini herhangi bir cemaatle sınırlandıran kuşaklar, kendilerini herhangi bir üstadla sınırlandıran kuşaklar bu manada bir içerik üretme yeteneğine sahip değildirler. Çünkü onların ufuklarını o yerellik kapatır. O mezhepçilik, mezhep değil mezhepçilik kapatır. Üstadçılık, cemaatçilik kapatır. Dolayısıyla bunlardan böyle bir şey, yani entelektüel bir cihad, entelektüel bir devrim bekleyemeyiz.

Yani meşruiyetini kaybettiğimiz, yitirdiğimiz kavramlarımızın yeniden dünyaya, hayata, tarihe bir şeyler söylemek üzere seferber olması gerektiğini söylemek istiyorum. Buradan başlamak gerekiyor.

Zihinsel bir devrim için zihinsel cesarete ihtiyacımız var. Kamuoyu ne der, filanca ne der diye düşünen insanlar hiçbir zaman zihinsel cesarete sahip olamazlar. Çünkü evvela bizi, Türkiye'yi dikkate alarak söylüyorum, İslam dünyasını dikkate alarak söylüyorum, hepimizi baskılayan bir şey var. Gelenekçilik, görenekçilik, tarihçilik, coğrafyacılık, vatancılık, bayrakçılık, toprakçılık, hamaset, efsanevileştirme, üstadçılık, bencillik, cemaat rekabetleri… Bunlar bizim ufkumuzu kapatıyor. Buradan böyle bir devrim çıkmaz.

Muhafazakârlık, konformizmden böyle bir çerçeve çıkmaz. Böyle bir zihinsel özgürleşme çıkarılamaz. Şimdi buradan şöyle bir sonuç da çıkmaz; İslamcılık, İslamî mücadele gelenekle, görenekle, tarihle, coğrafyayla kavga etmek anlamına mı gelir? Hayır. Kavga etmek anlamına gelmez. Sadece tarihte, coğrafyada, gelenekte, görenekte bir seçici şeye ihtiyaç var. Yani gelenekten görenekten neyi almalıyız, bugüne kazandırmalıyız. Neyi bırakmalıyız. Çünkü gelenek, görenek ya da tarihte güzel şeyler oldu. O güzel şeyleri özümsememiz gerekir. Kendimize mâl etmemiz gerekir. Ama asıl ondan sonra biz geleceğe yönelik düşünmenin yollarını nasıl bulacağız? Çünkü muhafazakârlık, konformizm bizim geleceğe doğru düşünmemizi engeller.

Şu an ümmetin içinde bulunduğu durumla ilgili neler söylemek istersiniz?

Sünnîlik, Şiilik, Selefîlik, Vahabîlik bunlar ayrı ayrı yapılanmışlar. Halbuki bunlar arasında bir alış veriş gerekiyor. Yine sizin kuşakların acilen yapması gereken önemli çalışmalardan birisi de 'bu eğilimler arasında bir alış verişi nasıl sağlayacağız' olmalı. Mezhep merkezli bir din algısı yerine ümmet merkezli bir din algısını geçirmek suretiyle ümmetin hayati sorunlarının etrafında bir gündem oluşturarak, mezhepleri asla kat'a gündeme getirmeyerek, yani bir mezhebiniz olabilir; var nitekim de. Bunları biz yardımcı çözümlemeler olarak düşünebiliriz. Asıl önemli olan bu mezhepleri ortaya çıkaran tarihsel koşulları anlamaktır. Bu koşulları anlıyor muyuz? Hangi koşulların ürünü mezhepler bunu anlamalıyız. Ama mezhep merkezli düşünmenin derhal terk edilmesi gerektiğine vurgu yapmak gerekiyor.

Şu anda bir İslam ümmetini içine alacak bir kültürel perspektife sahip değiliz. Sahip olmalıydık. Niçin İslam milleti ya da ümmet, şu anda siyasal, kültürel, entelektüel bir iradeye niye sahip değil?! Niçin bir ümmet, bir otorite inşa edemiyor? Niçin ümmet bünyesinde bir şurâ gibi bir organizasyon yok. Yani düşünsel alana, kültürel alana ilişkin,  yarın siyasal alana ilişkin bir irade yok? Bunların nedenini bulmak durumundayız. Bunun nedeni şu; bu ümmet çapında bir otoritenin inşa edilememiş olması, şûrânın gerçekleşememiş olmasının nedeni hizip bencilliklerinin, mezhep bencilliklerinin, cemaat bencilliklerinin, lider bencilliklerinin amansız bir şekilde varlığını sürdürüyor olmasından kaynaklanıyor. Bu açıdan evvela bu bencilliklere veda ederek ortak bir ümmet algısı ve bilinci oluşturmak, daha sonra bunun eleştirel bir dille varsa mezhep aşırılıkları, cemaat aşırılıkları,  hizip aşırılıkları varsa bütün cemaatleri bu aşırılıklarla yüzleşmeye devam etmek. Hepimizin aşırılıklarımız var. Çünkü hiçbirimiz mezhebimizi Kuran'ın'ın Mübîn'in ve Sünnet-i Resulullah'ın yerine koyamayız. Bunun için bir eleştirel dile ihtiyacımız var.

CEMAATLERİN VAR OLUŞSAL TERCİHLERİ MAZLUMLARIN YANINDA OLMAKTIR

Yine sizin kuşakların bu konuda yapması icab eden başka bir şey daha var; sizden öncekilerin, üstadların, gazetecilerin, yazarların, düşünürlerin yaptıklarını, yazdıklarını eleştirel bir dikkatle yeniden gözden geçirerek, bunların da yanlışlar yapabileceklerini hem de çok önemli yanlışlıklar yapabileceklerini tebarüz etmek gerekiyor. Örneğin bugün neonurculuk diye benim tanımladığım hareket, tarihte bir benzeri görülmeyen bir şekilde müstekbirlerle, dünya istikbarıyla beraber iş tutuyor. Bunu bir iftira olsun diye söylemiyorum. Yani bu cemaat güçlülerle, zenginlerle, müstekbirlerle, büyük iş çevreleriyle bütün dünyada birlikte hareket ediyor. Halbuki, İslamî hareketlerin ve cemaatlerin var oluşsal tercihleri hep mazlumların yanında olmaktır. Yoksulların yanında olmaktır. Düşkünlerin yanında olmaktır. Tarihte ilk defa bir cemaat müstezatların yanında yer almak yerine müstekbirlerin yanında, güçlülerin yanında, emperyal iradenin yanında yer alıyor. Amerika ve İsrail'i rahatsız etmeyecek ya da onların çıkarlarına gölge düşürmeyecek ya da onların çıkarlarına hizmet edecek bir yaklaşım oluşturuyor. Örneğin 'hoşgörü' yaklaşımı bu bağlamda dikkate alınması gereken bir yaklaşımdır. Bir topluluk bir birey karşısında niçin hoşgörü ister? Siz bir hamaset işlemişsinizdir, bir kötülük yapmışsınızdır, bir kirli işe bulaşmışsınızdır bizden ne yaparsınız hoşgörü istersiniz. Hoşgörüyü böyle anlamak gerekiyor.

Peki bu medeniyetler arası diyalog?

Medeniyetler arası diyaloglar gibi kavramlar moda kavramlardır bütünüyle. Çünkü şu anda sadece Batı uygarlığı var. Yani hayatta, tarihte olan bir uygarlık var. Belirleyici olan, iradesi olan, ifadesi olan, kurumları olan, kavramları olan bir uygarlık var. Bizim uygarlığımız şu anda tarihte değil. Tarihin içinde değil, tarihin dışındayız. Dolayısıyla bu uygarlık kiminle diyalog kuracak; Batı uygarlığı?! Bizim bugün İslam uygarlığı adına ortada hangi kurumlarımız ve kavramlarımız var? Tarihin içinde samut olarak.  Dolayısıyla bu tür moda olan kavramlara itibar etmemek gerekiyor. Önce ümmetin entelektüel gençlerinin bir ümmetin düşünsel haritasını, kültürel haritasını, felsefî haritasını çıkararak, hiçbir zaman farklılıkları sorun haline getirmeyen, tartışma konusu haline getirmeyen, gerilim konusu haline getirmeyen esastaki ortaklıklardan hareketle bir ümmet dili oluşturmak gerekiyor. Zaten ümmet böyle homojen, hizaya getirilmiş, bir örnekleştirilmiş, basmakalıplaştırılmış bir gerçekliğin adı değil. Tarihte bütün İslam medeniyetlerine baktığınızda göreceğiniz bir şey var; bütün İslam imparatorlukları bütünüyle kozmopolit unsurlar içerir. Yani içinde her dinden, her kültürden topluluklar içerir. Hıristiyanlar var, Yahudiler var, Rumlar var, Ermeniler var Osmanlı Devleti'nde gördüğünüz üzere bunlar var. Önemli olan bunları bir adalet zemininde bir araya getirmek.

Şimdi bizim yapacağımız şey mezhep tartışmaları, hizip tartışmaları, çatışmalarına girmek, rekabetlerine girmek yerine ümmetin düşünsel ufkuna ilişkin bir şey oluşturmak, bir iklim oluşturmak. Ayrıntılar için hiçbir tartışmaya girmemek, farklılıkları oluşturan tarihsel nedenleri anlamak, bunları sorgulamak, yargılamak değil anlamaya çalışmak. Farklılıkları ortaya çıkaran tarihsel, kültürel nedenleri anlamaya çalışmak gibi bir yöntemimiz olmalı. Bunun için mesela Londra'da Muslim Institute'nin yaptığı gibi, Muslim medyanın yaptığı gibi dünyanın çeşitli yerlerinde merkezler kurarak bu merkezler aracılığıyla o toplumların düşünsel, kültürel, entelektüel nabzını tutmak. Bir de bu konuda benim aklıma şu geliyor; İstanbul'da Bülent Yıldırım var. Geçenlerde görülmüştüm. Adem Özköse de vardı o görüşmede. Dedim ki siz böyle yardımlar yapıyorsunuz bütün dünyaya çok güzel. Fakat ümmetin şu anda zihinsel yardıma ihtiyacı var.  Zihinsel yardıma ihtiyaç var. Sizin kuşakların zihinsel yardıma ihtiyacı var. Yani o zihinsel sömürge durumunu aşmak için.

'BATI KÜLTÜRÜNÜN EVRENSELLEŞME ŞANSI YOK!'

Geçtiğimiz günlerde İstanbul'a İsveçli siyaset felsefecisi bir kadın geldi; Chantal Mouffe. Bu kadınla daha sonraki günlerde Taraf bir söyleşi yaptı. O söyleşinin özeti şuydu, bu çok ilginç bir şeydi.  Diyor ki; bugün "Avrupa merkezci" bütün tanımları Avrupa, sahip oldukları siyasal güç, ekonomik güç aracılığıyla evrenselleştirmeye çalışıyor. Ama bu kavramlardan hiç birisinin evrenselleşme yeteneğine sahip olmadığını bilmemiz gerekiyor. Çünkü bütün bu kavramlar Yahudi-Hıristiyan geleneğinin bir parçasıdır. Şu anda kullandığımız kavramlar Yahudi-Hıristiyan geleneğinin bir parçasıdır diyor. Örneğin laikliği hiçbir şekilde evrenselleştiremezsiniz. Çünkü bu kavram,  tamamen Hıristiyan dünyasıyla ilgili bir kavramdır diyor. O bağlama ilişkin olarak bunu düşünmek zorundasınız diyor. Ben eğer Filistin'de yaşıyor olsaydım, mutlaka direnişçi olurdum, dolayısıyla Batı gözünde terörist olurdum diyor. Devam ediyor. Eğer emperyalistler bir ülkeyi işgal etmişlerse ki ediyorlar, o ülke halkının bu işgali kaldırmak üzere şiddete başvurmalarından daha doğal ne olabilir diyor. Yani siz bunu terörist sebebiyle ortadan kaldıramazsınız diyor. İran'la ilgili tartışmaların temelinde, evet hiç birimiz nükleer silahları sevmiyoruz fakat İsrail için meşru olan, Hindistan için meşru olan nükleer silah tedariki yolundaki çalışmalar niçin İran için yasak konusu olsun. Batı İran'dan İslam devrimiyle ilgili rövanş almak istiyor. Yani İran'a yönelik kampanyanın temelinde bu var diyor. Ben şu anda laiklik olmadan demokrasi olabilir mi sorusuna cevap arıyorum diyor. Yani bunun mümkün olabileceğini düşünüyor. Şimdi bütün bu söyleşileri okuduktan sonra şunu düşünüyorsunuz, diyorsunuz ki bu kadın zihinsel özgürlüğe sahip olduğu için bunu söylüyor.

Yine geçtiğimiz aylarda Shock Toctrine isimli kitabının Kanadalı yazarı Naomi Klein Boğaziçi Üniversitesi'ne gelmişti. Biz geçen yıl o kitabı önce İngilizce bilen arkadaşlara okutmuştuk. Sonra Türkçesi yayınlandı. Kitap boyunca nasıl düşündüğümüzü değil, nasıl düşündürüldüğümüzü anlatıyor. Şimdi buradan hareketle biz düşündürtülüyor muyuz, düşünüyor muyuz sorusuna yanıt vermemiz gerekiyor. Yani biz bir manüpülasyon nesnesi miyiz? Propaganda nesnesi miyiz? Biz cemaat liderinin düşündüğü gibi düşünmek zorunda mıyız? Hizip liderinin düşündüğü gibi düşünmek zorunda mıyız? Bizim ufkumuzu kapatma hakkını bunlar nereden alıyorlar? Bizi birilerini taklit etmek suretiyle düşünsel intihara yönlendiren bu geleneklerle hesaplaşmalı değil miyiz? gibi soruları cevaplamamız gerekiyor.

HABERE YORUM KAT

1 Yorum