İslam Hitabet Geleneğinde Bir Şahsiyet ve Vakâr Ölçüsü: Mehabet
Arapça kökenli bir kelime olan mehabet, İslam medeniyetinin dil, edebiyat ve inanç dünyasında derin izler bırakmış; sıradan bir duygu durumunun ötesinde kul ile Yaratıcı ve kul ile rehber (Peygamber) arasındaki bağın niteliğini belirleyen anahtar kavramlardan biri olmuştur. Dini, edebi ve hitabet literatüründe bu kavram, lügat ve ıstılah (terim) anlamları bakımından müstakil bir öneme sahiptir.
Kelimenin kökeni, Arapçada "korkmak, sakınmak, saygı duymak" anlamlarına gelen "heyb" veya "havf" kökleriyle ilişkilidir. Sözlüklerde genel olarak, karşıdaki zatın büyüklüğü, kalitesi ve yüceliği karşısında hissedilen saygı dolu bir çekinme ve ürperti halini ifade eden "saygı ile karışık korku" şeklinde tanımlanır. Bu yönüyle sıradan, yırtıcı bir hayvandan veya düşmandan kaçma güdüsü doğuran ürkütücü bir korkudan (havf) bütünüyle ayrılır.
Aynı zamanda bir kişinin, mekânın veya varlığın kendisinde barındırdığı, muhatabında doğrudan saygı uyandıran vakur ve ihtişamlı duruşu, yani heybet, azamet ve ululuğu karşılar. İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab adlı eserinde kelimenin kökenini açıklarken "heybet" ve "tazim" (yüceltme) ile bağ kurarak bunu, bir kimsenin vakarı sebebiyle başkalarının kalbine bıraktığı saygınlık hissi olarak tanımlar. Şemseddin Sâmi de Kamus-ı Türkî’de kelimeyi benzer şekilde "heybet, azamet, saygı ve korku uyandıran duruş" olarak lügate geçirmiştir.
İslam dini literatüründe mehabet; Kelam, Siyer ve Tasavvuf başta olmak üzere üç temel disiplinde derinlik kazanmıştır. Siyer ve şemâil kaynaklarında mehabet, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ahlaki ve fiziksel duruşunu tarif etmek için seçilen en başat kelimedir. Buradaki anlamı; Peygamber’in nübüvvetin manevi ağırlığından kaynaklanan, yanına yaklaşan insanlarda ilk anda hayranlık, titreme ve derin bir saygı uyandıran ilahi vakardır. Tirmizî’nin Kitâbü’ş-Şemâil’inde, Hz. Ali ve Hind b. Ebî Hâle’nin naklettiği şemâil hadislerinde aynen, "O, zatı itibarıyla mehabetliydi. Kendisini ansızın gören kimseyi bir mehabet kaplardı" ifadesi geçer. Kādî İyâz da eş-Şifâ bî-Ta'rîfi Hukûki'l-Mustafâ adlı eserinde Peygamberimiz'in (s.a.v.) mehabetini genişçe işler ve sahabenin onun meclisinde başlarında kuş varmış gibi çıt çıkarmadan ve gözlerini doğrudan yüzüne dikemeden oturmaları bu mehabetin somut bir tezahürü olarak zikredilir.
Tasavvuf ve ahlak literatüründe ise mehabet, kulun kalbinin Allah’ın Celâl (sonsuz güç, azamet, büyüklük) sıfatlarının tecellisi altında kalması durumudur. Kul, Allah’ın her şeyi kuşatan yüceliğini fark ettiğinde kalbini bir titreme ve hayranlık kaplar. Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye isimli eserinde, "Heybet ve Üns" başlığı altında mehabeti, "Hakk'ın celal tecellisi esnasında kalbi istila eden gaybet ve saygı hali" olarak tanımlar ve kulun bu esnada kendi acziyetini bütünüyle idrak ettiğini belirtir. İmam Gazâlî de İhyâu Ulûmiddin’de, namaz ve diğer ibadetlerin kalbi boyutunu anlatırken mehabeti şart koşar. Ona göre mehabet, marifet (Allah'ı tanıma) ve havf (korku) unsurlarının birleşmesiyle doğar; Allah'ın azametini bilmeyen kalpte mehabet oluşamaz.
Kelam ve akaid literatüründe de "Mehabetullah" kavramı devreye girer. Müminin Allah'tan korkması, bir zalimden korkması gibi değil; O'nun sevgisini, rızasını kaybetmekten ve O'nun sonsuz azameti karşısında kusurlu kalmaktan korkmasıdır. Fahruddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir) tefsirinde, ayetlerde geçen "haşyet" ve "havf" kelimelerini açıklarken, Allah katında en değerli korkunun O'nun büyüklüğünü bilmekten doğan "mehabet ve ta'zim" korkusu olduğunu vurgular.
Nebevî Metottan Asr-ı Saadet Hitabetine Sözün İhtişamı
Hitabetin mehabeti, bir konuşmacının (hatibin) yalnızca kelimelerle değil; ses tonu, vakarı, beden dili, samimiyeti ve aktardığı hakikatlerin ağırlığıyla dinleyiciler üzerinde bıraktığı derin, sarsıcı ve saygı uyandıran ilahi etki olarak ifade edilir. Hitabette mehabeti hem klasik İslam retoriği (belagat) hem de siyer kaynakları ışığında ele almak gerekir. Hitabetin mehabetini anlatan en zirve kaynak, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) konuşma üslubudur. Müslim’de (Cuma, 43) geçen hadiste Câbir b. Abdullah, "Resûlullah (s.a.v.) hutbe verdiği zaman gözleri kızarır, sesi yükselir ve sanki 'Düşman sabah veya akşam üzerinize baskın yapacak!' diye bir orduyu uyaran komutan gibi öfkesi/coşkusu artardı" diyerek siyer kaynaklarındaki nebevi hitabet mehabetini betimler. Bu durum, hitabetin mehabetinin, konunun ehemmiyetine göre hatibin büründüğü ciddiyet ve celal tecellisiyle doğrudan ilgili olduğunu gösterir. O konuşurken lafızları kısa, manası okyanus gibi derindi (cevâmiu’l-kelim) ve dinleyiciler sıradan bir konuşma değil, adeta bir kader anı yaşadıklarını hissederlerdi.
Hulefâ-i Râşidîn’in hitabetleri de bu nebevi mehabetin birer izdüşümüdür. Onlar soyut ve soğuk cümleler yerine, ümmetin ruhunu tutuşturan, onlara şuur ve bilinç aşılayan bir vakarla konuşurlardı. İbn Hişâm’ın es-Sîre’sinde aktarıldığı üzere, halife seçildiğinde minbere çıkan Hz. Ebû Bekir ilk hutbesinde, "Ey İnsanlar! Sizin en hayırlınız olmadığım halde başınıza başkan seçildim... İçinizdeki zayıf kimse, hakkını alıncaya kadar benim yanımda güçlüdür. İçinizdeki güçlü kimse de ondan başkasının hakkını alıncaya kadar benim yanımda zayıftır..." diyerek devrimci bir adalet ve sorumluluk şuuru aşılamıştır.
Hz. Ömer minbere çıktığında ise adaletinin ve takvasının heybeti minberi titretirdi. İbn Kuteybe’nin Uyûnü’l-Ahbâr’ında geçen hutbesinde, "Ey insanlar! Kalplerinizdeki gizli niyetleri ıslah edin ki açıktaki amelleriniz de ıslah olsun. Allah katında, O’nun rızasından başka hiçbir şeyin fayda vermeyeceği o gün için azık hazırlayın..." diyerek sorumluluk bilincini haykırmıştır.
Hz. Ali ise Allah Resulü’nün yanında aldığı terbiye ve hitabet güzelliği ile İslam hitabetinin edebi şahikasıdır. Nehcü’l-Belâga’da yer alan hutbeleri, kalpleri yerinden oynatacak bir dünyaya zühd vurgusuna sahiptir: "Ey Allah'ın kulları! Sizi, sizi başıboş bırakmayan, amellerinizi yazan Allah'tan sakınmaya davet ederim... Ölümün gölgesi üzerinize düşmüş, bağları boynunuza dolanmıştır. Dünya sizden yüz çevirmekte, ahiret ise kucağını açmış gelmektedir..."
Klasik belagat kitaplarında hitabetin mehabeti hatibin iç dünyasına ve dış vakarının uyumuna bağlanır. Câhiz, el-Beyân ve’t-Tebyîn’de etkili bir hatibin vasıflarını sayarken hitabetteki vakar ve mehabete dikkat çeker; hatibin kürsüye çıktığında üzerinde hilm ile karışık bir mehabet olması gerektiğini, gereksiz jest ve mimiklerden kaçınarak kelimeleri tane tane ve hak ettikleri ağırlıkla telaffuz etmesini öngörür. Dinleyici, hatibe baktığında lakayıt bir sunum değil, mühim bir tebliğ görmelidir. İmam Gazâlî de İhyâu Ulûmiddin’de hitabetin dinleyici üzerindeki mehabetini hatibin iç dünyasına bağlar. Eğer bir hatibin kalbinde Allah’ın azametine dair bir mehabetullah yoksa, onun dilinden çıkan sözler dinleyicide bir saygı veya tesir uyandırmaz. Hitabetin mehabeti, hatibin kendi anlattığı hakikatin büyüklüğü karşısında bizzat ezilmesi ve bu samimiyetin sesine, duruşuna yansımasıdır.
Günümüz Minberlerinde Kaybolan Ruh ve Yeniden Canlanış Yolları
Bugün cuma hutbelerinin, müminlerin ruhunu tutuşturan nebevi bir soluk olmaktan çıkıp, sıradan orta mektep çocuklarının kompozisyonlarını andıran soğuk ve monoton bürokratik metinlere dönüşmesi, İslam ümmetinin en büyük yaralarından biridir. Hutbenin özündeki o "zikrullah" ve müminlerin kalbine taze bir ruh üfleyecek olan o şuur kurgusu kaybolmuştur. Minberin mehabetini yeniden canlandırmak için öncelikle merkezi metin dayatmasından vazgeçilmesi bir zorunluluktur. Hutbelerin bir masa başında yazılıp ruhsuz bir şekilde kağıttan okunması hitabeti öldürmektedir.
Diyanet İşleri Başkanlığı sadece ana çerçeveyi, ayet ve hadis sınırlarını belirlemeli; metnin kurgusu, dili ve üslubu hatibin maharetine, coğrafyasına ve cemaatinin yapısına bırakılmalıdır. İkinci olarak, kağıttan okuma alışkanlığı sonlandırılarak mutlaka irticalen hitabete geçilmelidir. Göz teması kurmayan, başını kağıttan kaldırmayan robotik bir ses tonuyla metin seslendiren bir imamın cemaate şuur vermesi imkânsızdır. İlahiyat fakültelerinde "İrticalen Hitabet" zorunlu ana ders olmalı, hatip cemaatin gözünün içine bakarak nebevi metotla konuşmalıdır. Üçüncü bir adım olarak, güncel ümmet şuurunun ve canlı dertlerin kürsüye taşınması icap eder. Hutbeler genel geçer ahlak felsefelerinden arındırılmalı; sokaktaki ahlaki çöküş, kul hakkı ihlalleri, adalet, kitabımız Kur’an’ın apaçık helal ve haram ölçüleri, toplumu ıslah edecek ölçüleri, Gazze ve Doğu Türkistan gibi ümmetin kanayan yaraları, gençliğin fikirsel bunalımları sarsıcı ve aksiyoner bir dille minbere taşınmalıdır. Mümin camiden çıkarken "Ben bu hafta ne yapmalıyım?" sorusuyla sarsılmalıdır. Son olarak, hatibin gönül dünyasının ihyası şarttır. İmam Gazâlî’nin vurguladığı gibi, kalpten çıkmayan söz kulağa ulaşır ama kalbe geçmez. Din görevlileri birer fıkıh memuru değil; dava adamı, derviş ve fikir işçisi olarak yetiştirilmelidir. Kendi kalbi mehabetullah ile titremeyen bir hatibin, cemaatin kararan ruhuna üfleyebileceği bir nefesi olamaz.




YAZIYA YORUM KAT