1. YAZARLAR

  2. İSMAİL CEYRAN

  3. Emanetin gölgesinde yaşamak
İSMAİL CEYRAN

İSMAİL CEYRAN

Yazarın Tüm Yazıları >

Emanetin gölgesinde yaşamak

10 Haziran 2026 Çarşamba 10:00A+A-

“Kimde bir güzellik varsa bilsin ki bu ödünçtür"  

Bir kader rüzgârıyla bırakılıveririz yeryüzüne. İçine doğduğumuz zaman dilimi, serpilip büyüdüğümüz çevre, varlıklı yahut yoksun oluşumuz bizim tercihimiz değildir. Kulun kendini bulduğu hâl, Allah Teâlâ’nın mutlak tasarrufundadır. Sırtında bir kamburla yahut avucunda bir korla doğmayı kimse seçemez. Her doğum, ilahi takdirin satır arasına düşülmüş sessiz bir nottur. Bu yüzden varoluşun bu başlangıç çizgisinde ne yoksulluk bir kusurdur ne de zenginlik mutlak bir başarı.

Burada asıl mesele, elimizde tuttuğumuz her şeyin rengini doğru okuyabilmektir. Modern zihniyet, variyeti insanın kendi dehasına bağlayıp mülkiyeti kutsallaştırırken, berrak geleneğimiz bize çok daha dingin bir ufuk açar: Emanetin gölgesinde büyüyen kalp, sahiplik iddiasını terk eder. Bize verilenler mülkümüz değil; borç (deyn) ve emanettir.

Emanet fikrinin idrak edildiği yerde, tasarruf yetkisinden önce mutlak bir sorumluluk bilinci baş gösterir. Omuzlarımıza konan her nimet, hesabı yazılmış bir yüktür. Biliriz ki insan, sahip olduğu şeyin efendisi değil, sadece muhafızıdır. Elindeki imkânı, parayı, zekâyı yahut zamanı kendi ihtirasının yakıtı kılmak yerine, onu bir gün iade edeceğini bilerek taşır. İşte bu sorumluluk duygusu, insanın eşya ile olan ilişkisini hırstan ve acımasız bir yarıştan korur; ihtiyaç ile ihtirasın o bulanık sınırını netleştirir.

Yoksulun kapısı, çoğu zaman insanın kendi nefsine açılan kapıdır

Tam da bu noktada, ezberleri bozan muazzam bir hakikat devreye girer: Bizler fakirlere, muhtaçlara ve yoksullara doğru koştuğumuzu zannederken, aslında kendi içsel yoksunluğumuza, ruhsal çıplaklığımıza doğru koşarız. Muhtacın elinden tuttuğumuzda sadaka veren biz değilizdir; asıl o yoksul, bizim günahlarla kirlenmiş ruhumuzun elinden tutar. Onlar bizim maddiyatımıza ihtiyaç duyarken, biz onların varlığıyla kendi manevi yoksulluğumuzu giderir ve arınırız. Paylaşmak, karşıdakini doyurmaktan ziyade, verenin aç ruhunu teskin etme eylemidir.

Tasarruftan önce sorumluluğun gelmesi ise rastgele bir yöneliş değildir; bu duruş, ahlakın en sağlam temelini oluşturur. Ahlak; insanın sadece etrafındaki insanlara karşı değil; hayvanata, nebatata, elinde tuttuğu nimetlere, zamana ve imkânlara karşı da adil ve ölçülü olma ameliyesidir. İnsanın hakiki kıymeti, elindeki imkânlarla kurduğu ahlaki ilişkinin mahiyetinde saklıdır. “Fakirlik neredeyse küfür olacaktı” ikazı da bu yüzden zenginliği körü körüne bir amaç hâline getirmeyi değil, dayanışmanın zayıfladığı anlarda insanın inanç zemininde yaşayabileceği sarsıntıyı anlatır. Ahlak, bu sarsıntıyı önleyen sarsılmaz bir köprüdür.

Ahlak, fırtınaların ortasına kurulmuş görünmez bir menzildir

İlahi Kelam, hayatın bu iç içe geçmiş dengesini Zuhruf Suresi 32. ayette ne kadar zarif bir nizamla açıklar: “Dünya hayatında onların geçimliklerini pay eden biziz ve onlardan kimini ötekine derecelerle üstün kıldık ki, biri diğerine iş gördürebilsin. Rabbinin rahmeti onların toplayıp biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.”

Her taksimatın ardında görünmeyen bir hikmet, her farklılığın derininde ilahi bir murad saklıdır. Kimi eller vermekle, kimi eller almakla sınanır. Her ikisi de aynı hakikatin etrafında dönen bir imtihandır.

Bu taksimat, bir üstünlük yarışı değil, bir can taşıyanın diğerine yoldaş olma vesilesidir. Unutmamalı ki rızık, bu dünya toprağında hem bir nimet hem de omuzlarımıza çöken ağır bir külfettir.

Rızık, bazen sofraya inen bir lokma, bazen vicdana inen bir imtihandır

Fakat bizler, sadece bu dünyaya sığmayacak kadar büyük; iki dünyalı varlıklarız. Bu fani handa rızkı kazanmanın, adaletle bölüşmenin ve emanete sadık kalmanın getirdiği her ağır külfet, ötelerin ötesinde, ahiret yurdunda solmayan bir nimet olarak karşımıza çıkacaktır inşallah. Dünya, külfetin sabırla mayalandığı; ahiret ise o külfetin safi nimete döneceği asıl sığınaktır. Dünya geçici bir konak, ahiret ise vadedilmiş nihai esenlik yurdudur.

İnsan, sorumluluk bilinciyle ahlakını kuşanıp, rızkın ve imkânların kendi dehasının değil, İlahi taksimatın bir tecellisi olduğunu kavradığında ise en yüce menzile ulaşır: Çünkü ahlak, tevhide zemin hazırlar.

Tevhidin kapısı, çoğu kez ahlakın eşiğinden açılır

Her şeyin tek bir kaynaktan çıktığını, mülkün sahibinin tek olduğunu ve her varlığın O’nun rahmetiyle ayakta durduğunu idrak etmek, tevhidin ta kendisidir. İnsan bu bilince ulaştığında, eşyaya tamah eden sabırsız nefis teskin olur. Hakikatin nuruyla aydınlanan gönül, varlığın da yokluğun da dilini çözer. Artık ne yoksulluk bir isyan vesilesidir ne de varlık bir kibir sebebi. Her iki hâl de tek bir hakikate açılan pencerelere dönüşür.

Netice-i kelam; bizi kurtaracak olan, dünyalık metaları hırsla biriktirmek değil, tam tersi, fani olanı Baki olanla anlamlandırmak, dünyalıklarımızın bir kısmını tedavülden kaldırmak, emaneti ahlakla taşıyıp tevhidin huzuruna çıkarabilmektir. Ayetin o eşsiz son cümlesi, kalbimizi yaslayacağımız yegâne sığınaktır. Çünkü son menzilde kıymet kazanan, rahmete dönüştürülmüş nimetler ve ahlakla taşınmış emanetlerdir:

“Rabbinin rahmeti, onların toplayıp biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.”

YAZIYA YORUM KAT

3 Yorum