
Bir zamanlar ifade özgürlüğünün savunucuları olanlar, şimdi ona karşı savaş açmış durumda
Eskiden, bizimle aynı fikirde olmayan sözler sarf edenlerin bile korunmaya layık olduğu, tartışmasız bir ilkeydi. Filistin söz konusu olduğunda, bu artık geçerli değil.
Mehdi Hasan’ın The Guardian’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.
“Şeytan Ayetleri” tartışmasını hatırlıyor musunuz? “Je suis Charlie” sloganını hatırlıyor musunuz? Voltaire ve Orwell’in adlarının durmadan anılmasını hatırlıyor musunuz? Çağımızın en büyük ironisi, yıllarca kendilerini ifade özgürlüğünün savunucuları olarak lanse eden pek çok politikacının, konu Filistin’e geldiğinde bu özgürlüğün en ateşli düşmanlarına dönüşmüş olmalarıdır.
On yıllardır Batılı hükümetler dünyaya liberal değerler hakkında ders verdiler. İfade özgürlüğünü liberal demokratik bir toplumun ayırt edici özelliği ilan ettiler. Protesto vatanseverlik olarak kabul edilirken, kırıcı olma hakkı kutsal sayıldı. Sonra Gazze geldi. Birdenbire, bir zamanlar bize tartışılmaz olduğu söylenen ilkeler, aslında son derece tartışılabilir hale geldi.
Doğup büyüdüğüm İngiltere'de hükümet, doğrudan eylem grubu Palestine Action'ı terör örgütü olarak yasakladı – ve bu karar, parlamentoda tüm siyasi yelpazeden gelen 385 oyla utanç verici bir şekilde desteklendi. O günden beri, sadece “Soykırıma karşıyım; Palestine Action'ı destekliyorum” yazan pankartlar taşıdıkları için rahipler, yaşlılar ve engellilerin polis tarafından gözaltına alındığına şahit olduk. Asıl suçları, Birleşik Krallık'ın desteklediği bir soykırıma karşı sesini yükseltmeye cüret etmeleriydi.
Geçen hafta, İngiliz devleti Filistin yanlısı isimlere yönelik baskı kampanyasında bir başka olağanüstü adım atarak, ABD’li yorumcular Cenk Uygur ve Hasan Piker’in Birleşik Krallık’a girişini engelledi. İçişleri Bakanlığı gerekçesini açıklamadı; sadece bu kişilerin Birleşik Krallık’taki varlıklarının “kamu yararına uygun olmadığı”nı belirtti. The Guardian gazetesi, “her iki kişinin de antisemitizmi körükleyebileceği endişesiyle girişlerinin engellendiğinin anlaşıldığını” bildirdi.
Bu eylemler belirsiz, ancak mesajı çok net: İngiliz yönetiminin hoş karşıladığı siyasi davalar olduğu gibi, çok korktuğu siyasi davalar da var.
Bu, Uygur veya Piker’in görüşleriyle ilgili bile değil. Her iki kişinin şimdiye kadar söylediklerinin hepsine katılıp katılmamak konuyla alakasız. Örneğin Piker, bazı Ortodoks Yahudileri “akraba evliliği ürünü” olarak nitelendirmiş ve bir keresinde ABD’nin 11 Eylül’ü “hak ettiğini” söylemişti; her iki yorum da saldırgan nitelikteydi ve Piker daha sonra bu sözleri için pişmanlığını dile getirmişti. İfade özgürlüğünü savunmak, o ifade tartışmalı olduğunda en hayati önem taşır. Yalnızca zaten paylaştığınız görüşleri savunarak ifade özgürlüğüne desteğinizi gösteremezsiniz.
Şu anda yaşadığım ve oy kullandığım ABD’de durum daha da endişe verici.
Trump yönetiminin Filistin yanlısı sesleri ve özellikle de yabancı öğrencileri hedef alması, modern Amerikan tarihinin ifade özgürlüğüne yönelik en ağır saldırılarından biri olarak görülmelidir. Bana inanmayın. Ronald Reagan tarafından atanan sağcı bir yargıç bile, öğrenci protestoculara yönelik baskıyı, “antisemitizmin anayasaya aykırı geniş tanımı altında, birinci anayasa değişikliğine yönelik topyekûn bir saldırı” olarak kınadı.
Mahmud Halil ve Rümeysa Öztürk gibi yabancı öğrenciler, şiddet eylemleri nedeniyle değil, söyledikleri sözler yüzünden soruşturuldu, tutuklandı ve gözaltına alındı. Öztürk’ün “suçu” neydi? Öğrenci gazetesinde, Tufts Üniversitesi’nin İsrail ile bağlantılı şirketlerden yatırımlarını çekmesini talep eden bir köşe yazısını ortak yazmış olması.
İfade özgürlüğüne yönelik bu saldırı, vatandaş olmayanlarla sınırlı değil. Çarşamba günü, Cumhuriyetçi kongre üyesi Randy Fine, doğuştan ABD vatandaşı olan Piker’in “Amerika’ya girmesine izin verilmemesi gerektiğini” söyledi ve onu “terörist” olarak nitelendirdi.
Bu arada Kongre, İsrail’e yönelik eleştirileri bastırmaya yönelik kararlar önermeye ve kabul etmeye devam ediyor. Eyalet düzeyinde ise İsrail’in boykotuna karşı çıkan yasalar hızla yaygınlaşıyor. Üniversiteler, Filistin yanlısı protestocuları cezalandırmaları için politikacılar, bağışçılar ve lobi gruplarından büyük baskı altında. Kariyerler mahvoldu. Etkinlikler iptal edildi. Konuşmacılar davet edilmedi. Akademisyenler hedef alındı. Gazeteciler karalandı.
Bir demokraside bunların hiçbiri nasıl haklı gösterilebilir? Hiçbir yabancı hükümete eleştiriden muafiyet tanınmamalıdır. Ne Çin'e, ne Suudi Arabistan'a, ne de İsrail'e.
Yine de, kendini Yahudi devleti ilan eden bu ülke, siyasi söylemimizde benzersiz ve tuhaf bir şekilde korunan bir yere sahip. Başka herhangi bir bağlamda sıradan kabul edilecek eleştiriler – hastaneleri bombalamayın! Çocukları öldürmeyin! – alaycı bir şekilde Yahudi karşıtı bağnazlık olarak yeniden tanımlanıyor.
Açıkça belirtmek gerekirse, bu durum basit bir sansürün çok ötesine geçiyor. Bu, liberal demokrasinin kendisine yönelik açık ve süregelen bir saldırıdır. Çünkü hükümetin iç veya dış politikasını dürüstçe tartışamayan bir toplum, kendini anlamlı bir şekilde yönetemez. Tek bir konuda muhalefeti cezalandıran bir toplum, her konuda baskı uygulamak isteyen otoriterleri cesaretlendirir. Bir gruba karşı haklı gösterilen ifade kısıtlamaları, her zaman, kaçınılmaz olarak ve nihayetinde diğer gruplara da uygulanır.
Liberal arkadaşlarımdan bazıları, solun geri kalanına uzaklardaki yabancı savaşlara takılmayı bırakmamızı, Demokrat ve İşçi partilerini savaş suçlarına (açıkça) suç ortaklığı yaptıkları için eleştirmeyi kesmemizi ısrarla tavsiye ediyorlar. Bunun yerine, ABD ve Birleşik Krallık’ta yükselen otoriterliğin oluşturduğu çok gerçek tehdide odaklanmamızı istiyorlar. Ancak Gazze’nin – ve şimdi de İran ile Lübnan’ın – yok edilmesine karşı çıkmak, kendi ülkemizdeki demokratik özgürlüklerimizi savunmaktan ayrı düşünülemez. Bunlar aynı mücadelenin ayrılmaz parçalarıdır.
Yurtdışında yaşanan bir soykırım, ülkemizde faşizmin gelmesine yardımcı oluyor. Anketler, Birleşik Krallık ve ABD halkının desteğini İsraillilerden Filistinlilere kaydırdığını gösteriyor. Filistin konusunda tartışmayı kazanamayacaklarını gören iktidardaki İsrail yanlısı kesimin tepkisi ise, artık bu tartışmanın gerçekleşmesini engellemek.
Dolayısıyla İngiltere ve ABD’nin karşı karşıya olduğu soru, artık ifade özgürlüğünün saldırı altında olup olmadığı değildir. Kanıtlar gözümüzün önündedir. Asıl soru, her ikisini de vatanım olarak gördüğüm bu iki büyük demokrasinin vatandaşlarının, önceki nesillerin – İngiltere’deki Leveller’lardan ve Chartist’lerden ABD’deki kölelik karşıtlarına ve sivil haklar hareketine kadar – elde etmek için o kadar çaba sarf ettikleri özgürlüklerin aşınmasına daha ne kadar tahammül edecekleridir.
Çünkü bir kez hükümetlerimize hangi siyasi görüşlerin kabul edilebilir olduğuna karar verme yetkisini verdiğimizde, sadece Filistin ile yetineceklerini mi sanıyorsunuz?
*Mehdi Hasan, Zeteo'nun genel yayın yönetmeni ve CEO'sudur.

HABERE YORUM KAT