
Wadah Khanfar: Ümmet son üç yüz sene içerisinde en iyi dönemlerinden birisini yaşıyor!
UDEF'in davetlisi olan WadahKhanfar, Taksim Cami Kültür Merkezi'nde okuyucularıyla buluştu.
HAKSÖZ HABER
Al Jazeera'nın eski genel yayın yönetmeni Wadah Khanfar, Uluslararası Öğrenci Dernekleri Federasyonu ve Vadi Yayınları’nın davetlisi olarak Taksim Camii Kültür Merkezi'nde konuşma gerçekleştirdi. Turan Kışlakçı'nın moderatörlüğünde gerçekleşen programda İlkbahar isimli siyer çalışması ve geçtiğimiz aylarda Türkçeye tercüme edilen Risalet ve Strateji kitabı üzerinden Müslümanların düşünce sorunları hakkında kapsamlı değerlendirmelerde bulunuldu.

Wadah Khanfar, siyer-i nebi örnekliğinden hareketle Müslümanın ahlaki kimliği ve Müslümanları ümmet kılan tarihi, siyasi vizyonu ulus devlet, milliyetçilik, yeni iletişim araçları tartışmaları etrafında inceledi. Khanfar’ın konuşmasının genel başlıkları şu şekildeydi:
Kitabın Türkçede gördüğü karşılık benim açımdan büyük mutluluk vesilesidir. İlkbahar kitabı Filistin'de ben henüz çocukken aklımda beliren bazı soruların neticesinde gün yüzüne çıktı. Modern zamanda Müslümanlar olarak biz maruz kaldığımız zorbalığa ve alçaltılmaya karşı nasıl var olabiliriz? Filistin’de Siyonist işgal karşısındaki çaresizlik beni bu sorulara yönlendirmiştir. Allah Resûlü'nün (sav) örnekliğinin geleneksel eğitim sürecimizde bazı noktalara indirgenmiş olduğunu görmek gerekiyor. Bu birikimi önemsemekle birlikte günümüz sorunlarına cevap üretme kabiliyetini de sorgulamak durumundayız. Bu bağlamda yazılan siyerleri yıllarca inceledikten sonra parçacı değil bütüncül bir perspektifle siyeri değerlendirme gayreti içine girdim. Buna ‘stratejik okuma’ adını verdim. Hicreti sadece bir seyahat olarak değil hicret edilen yerdeki sosyal, siyasal, kültürel, dini bağlamaları ele alarak jeostratejik bir okuma biçimi denedim. Bedir, Uhud, Hendek, Hudeybiye sürecinde Allah Resûlü'nün bakış açısını ve kriterlerini incelerken vahiy ile içtihat arasında müthiş bir denge ve hikmetli tavırdan beslenen bir istişare mantığı gördüm.
Allah Resûlü'nün peygamber olarak seçilmesi Mekke'nin önemsiz bir yer olmadığına delildir. Coğrafi bağlam siyeri anlamak için mutlak zarurettir. İki büyük imparatorluk arasındaki savaşı göz ardı ederek yapılan her değerlendirmede siyer bütünlükten uzak olarak değerlendirilecektir. Söz konusu imparatorluklar arasındaki savaş çok önemli bir konuma sahip olmayan Mekke'nin yükselişe geçmesini sağladı. Bu yükseliş ekonomik refah ile birlikte toplumsal tabakaların ortaya çıkışını ve adaletsiz bir sistemin varlığını mümkün kıldı. Allah Resûlü böyle bir ortamda vahiyle muhatap olarak tarihi baştan sona değiştirdi. Jeopolitik perspektifle Allah Resûlü'nün gazve ve seriyelerini ele almak gerekmektedir. Bugünkü Irak çok daha rahat bir genişleme sahasıyken Allah Resûlü niçin son seferinde Gazze civarına cihad emri verdi? Dünya imparatorluklarına bir mesaj vermek isteyen Allah Resûlü çok önemli bir liman olan Gazze'yi ve Hıristiyan dünyanın en önemli şehirlerinden Şam'ı hedef gösterdi…
Batı medeniyeti bence son dönemlerini yaşamaktadır. Bu kadar karanlık bir zamanda bunu dile getirmem şüpheyle karşılanabilir. Osmanlı’nın çöküşünden sonra siyasi yapımız sona erdi. Dağılma sürecine girdik. Ancak madde ile manayı dengeleyen bir medeniyet perspektifi olarak hala yaşadığı tüm sorunlara rağmen İslam bugün Batının en öncelikli hedefidir. Sadece İslam modern kuşatmaya karşı göğüs gerebilir. İslam’ın merkezi değerleri bireyselleşme, kültürel asimilasyon ve emperyalist hegemonyaya karşı insanlığın dayanak noktasıdır. Yeni çalışma konum bu alandadır, nasip olursa bu konuya dair eserimi de yayımlamak istiyorum.

Öncelikle ümmetimizin iyi bir durumda olduğunu görmemiz gerekiyor. Evet, ümmetimiz iyi durumdadır. Bizler değiştirilemez bir Kitab’a sahibiz. Aynı zamanda müthiş bir örneklik bırakmış olan Allah Resûlü'nün sünneti bizlere yol göstermektedir. Bu iki kaynak bizi yaşadığımız tüm belalardan kurtarabilecek gücü bize sağlamaktadır. Filistin'in işgali ve Gazze'deki kıyıma karşı ümmet varlık gösterebilmiştir. ABD ve Siyonist çete sadece güç ve korkuyla varlığını sürdürebiliyor. Ancak gerçek güç korkuda değildir. Biz bunu Allah Resûlü'nün örnekliğinde çok iyi görmekteyiz. İslam ümmetinin geleceğinden ümitvar olmalıyız. Ümidimizi korumamızı sağlayacak deliller elimizdedir.
İlkbahar isimlendirmesi kitabın yazıldığı dönemden hareketle Arap Baharı sürecine dair farkındalık oluşturma mantığı taşımaktadır. O dönem çok önemli kazanımların yanında hatalarımızda oldu bunlardan ders çıkartmak zorundayız. Aynın zamanda Allah Resûlü (sav) ilkbahar ayında dünyaya geldi. Ben de ümmetin yeniden dirilişine mütevazı bir katkı olarak tabiatın uyandığı aya gönderme yaptım. Allah Resûlü'nün dünyadaki güç dengelerini okuma biçimine daha fazla odaklanmalıyız. O, vahye muhataptı ancak bununla birlikte insan ilişkileri ve siyasi gelişmeleri yorumlamada müthiş bir akıl sahibiydi. Çıkarları için hareket etmeyerek insanların gönlünü kazandı. Bugünkü reel politik ise bunun tam tersini emretmektedir. Uluslararası ilişkiler dediğimiz şey bugün müthiş bir merhametsizlik ve nankörlük üzerine kuruludur. Bizler bunu kabul edemeyiz. Büyük bir teori inşa edeceksek Allah'ın kevni sünnetini göz ardı ederek hiçbir adım atamayız.
Müslümanların ortak kabulüyle oluşturduğumuz siyasal kültür (adına hilafet diyebiliriz) son yüzyılda darma duman oldu. Modern devlet ise kendisini jeosiyasi bir merkez olarak coğrafyamızda inşa edemedi. Kendi halklarıyla sürekli biçimde çatışan devletler ortaya çıktı. Batı tecrübesi bizimkinden çok farklıdır. Bizler tek bir ümmetiz ancak ulus devletlere bölünmüş durumdayız. Batı ayrılıktan birliğe biz ise birlikten ayrılığa geçtik. Bizler bugün bu sınırlara hapsolmuş durumdayız. Bugünün gerçekliğinde bu sınırları kaldırılıp atalım demek gerçekçi gözükmüyor. Ancak bizler bugün bu sınırları yeni bir ilişki için zemin kılabiliriz. Ekonomik, siyasi, stratejik olarak ortaklaşabiliriz. Bir Türk’le Arab’ın ilişkisi Bir Almanla Fransız’ın ilişkisinden çok daha organiktir. Bu bağlamda Türkiye’nin sınırları aşan ümmetin bütüncül ruhunu daha doğru yakalayan bazı çabaları desteklenmesi gereken bir perspektif taşımaktadır.
Şu prensibin varlığının farkında olalım ümmetimiz için birleşme güç demektir. Ayrışma ise bizi zayıflatır. Bugün coğrafyamızdaki devletler bu birleşmeyi sağlayacak perspektife sahip değil. Ancak bizler halklar olarak bu birleşmeyi sağlayacak en azından başlatabilecek imkânlara sahibiz. Bizim babalarımız bu imkânlara dahi sahip değildi. Esas korkum ise bu değişimi gerçekleştirecek perspektife sahip olmamaktır. Bugün beni alsanız bir devletin başına koysanız eğer ki bir projem yoksa duvara toslamak durumunda kalabilirim. Bizler devletleri aşan stratejik bir perspektifle zamanı kuşatmalıyız. Vallahi bizler ümmet olarak son üç yüz senedir yaşadığımız en iyi zamanları yaşıyoruz. Batının korku ve vahşet politikaları var olan durumunun ne kadar vahim olduğunu göstermektedir. Bu yüzden ümitvar olalım ve mücadeleden vazgeçmeyelim. Önemli olan halkların, ümmetin hazır olmasıdır. Sistemler buna ayak uydurmak zorunda kalacaktır. Ümmetimizinse son derece akıl sahibi olarak hareket ettiğini görmeliyiz. Bu perspektife omuz vermeli ve onun yarınlara taşınmasını sağlamalıyız. Tarihe metod olarak bakmak gerekiyor. Her Müslümanın ittifak halinde olduğu konular tarih boyunca varlığını korudu. İnsan kaynağı ümmetin en büyük güçlerinden birisidir. Sizler İmam-ı Azam'ın takipçisi olan Hanefiler olarak İranlı Ebu Hanefi'nin izindesiniz. Bunlar gayet doğal bir seyirde gerçekleşirken söz konusu otantik bakış açısını kaybettik. İran ile mücadele güç dengesi için yapılırken Siyonist çeteye karşı ise var oluş savaşı veriyoruz.
Mümin tabiatı itibariyle ümitvar olmak zorundadır. Bu ümmet sonunda kazanacaktır. Bizler gideceğiz yerimize başkaları gelecek... Allah Resûlü'nün eylemlerindeki tefaülü (hayra yorma) görmek zorundayız. Hicrete çıkarken ashabın hiçbir şeyi kalmamıştı. 10 sene sonra ise Mekke’ye muzaffer olarak döndüler. Bu sebeple İlkbahar kitabı tersinden bir okumayla Mekke’nin fethiyle başlamaktadır. Benim iyimserliğim ümmetin kavgası sonucunda bugün herkesin Siyonist çete ile birlikte yaşamanın mümkün olmadığını görmüş olmasından kaynaklanıyor. Arap devletleri arzuladığımız düzeyde olmasa dahi Gazze sayesinde eski alışkanlıklarını aşmaları gerektiğini görüyorlar. Hakan Fidan'ın dörtlü pak çağrısı dört sene önce hiçbir karşılık bulmazdı. Ancak bugün Suudi-i Arabistan bu teklifi görüşmek istiyor... Mısır ve Ürdün gibi normalleşme yanlısı ülkeler de kararlarını gözden geçirmek zorunda kaldılar. Bu gelişmeler büyük değişimlerin küçük göstergeleridir.
Yoğun katılımla gerçekleştirilen program Wadah Khanfar’ın kitaplarını imzalaması ile son buldu.





HABERE YORUM KAT