
Başakşehir’de “Çözülme Sonrası Uyanış ve Direniş Süreci” paneli yapıldı
Başakşehir Özgür-Der’in "Güncel Fıkhımızın Muhasebesi" panel serisine Celalettin Vatandaş ve Hamza Türkmen’in konuk olduğu “Çözülme Sonrası Uyanış ve Direniş Süreci” başlıklı oturumla devam edildi.
25 Nisan 2026 tarihinde Başakşehir Özgür-Der’de gerçekleştirilen "Güncel Fıkhımızın Muhasebesi" panel serisinde Celalettin Vatandaş ve Hamza Türkmen’in katılımıyla gerçekleşen oturumda, Müslüman toplumların yaşadığı krizler; "iç çözülme"ye (değerlerden kopuşa) ve “dış vesayet”e karşı “Çözülme Sonrası Uyanış ve Direniş Süreci” başlıklı oturum gerçekleştirildi.
Veysi SELİMOĞLU’nun yönetimindeki “Çözülme Sonrası Uyanış ve Direniş Süreci” başlığı Osmanlı devlet ve toplum yapısının dağılması ve Türkiye kuruluş süreci çerçevesinde Prof. Dr. Celalettin Vatandaş ve Hamza Türkmen tarafından tartışıldı. Konuşmacılar, bugünkü toplumsal ve siyasal krizin köklerinin Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e devredilen bir miras olduğunu vurguladıkları oturumda Selimoğlu, her iki dönemle ilgili tartışma başlıklarını açacak bir giriş yaptı.

Celalettin VATANDAŞ, çözülme sürecinin güncel bir sorun olmadığını, kökenlerinin eskilere dayansa da günümüzdeki etkilerinin Osmanlı döneminden itibaren şekillendiğini belirtti.

Osmanlı'da askeri, siyasi, ekonomik ve kültürel aksaklıklar 16. Yüzyılın sonunda başlamıştı. Padişahlar tarafından yayınlanan adaletnameler ve Koçibey, Katip Çelebi, Mustafa Naima gibi isimlerin yazdıkları raporlar, sistemdeki sorunları tespit etmeye çalışmıştı. Bu raporlar, idealize edilen 1450-1600 dönemine (Klasik Osmanlı’ya) geri dönme çabasını yansıtmıştı. Ticaret yollarının değişmesi, köylünün toprağı terk etmesi ve askeri başarıların düşmesi gibi faktörler çözülmeyi hızlandırmıştı. İbrahim Müteferrika (1732) İlk defa Batı'yı referans alarak "Nizam-ı Cedid" (Yeni Düzen) kavramını ortaya atmış, kanunların akılla, dinden bağımsız olarak yapılmasının Avrupa'yı güçlendirdiğini vurgulamıştı. Bu, Batı'yı model alma yönünde önemli bir kırılma noktasıydı.
III. Selim İbrahim Müteferrika'nın fikirlerini askeri alanda uygulamaya koymuş, ancak bu süreç canına mal olmuştu. II. Mahmud Topyekûn batılılaşma idealini benimsemiş, Batı'nın sadece teknolojisinden yararlanmak yerine "Avrupalı gibi olma" hedefi gütmüştü. Kılık kıyafet devriminin öncüsü olarak fes uygulamasını başlatmıştı. Sir Slade'in hatıratında 1829 İngiliz Harp Gemisi Balosunda Türklerin bir gecede Batılı gibi davrandığını; yabancı kadınlarla dans etme, aşırı içki içme, kumar oynama hallerini belirtmesi, Garplılaşmanın zihniyetteki derinliğini gösteren sembolik bir olaydı. 1839’da II. Mahmud'un oğlu Abdülmecit döneminde ilan edilen Tanzimat, Batılılaşmayı resmiyet kazandırmış ve dış siyasi baskılar bu ilanda etkili olmuştu.
Avrupa'da 1400'lerden itibaren ilahi referanslardan uzak, insanı merkeze alan, materyalist, seküler, laik, hümanist, liberalist ve kapitalist yeni bir zihniyet gelişmişti. 1750'lerde türetilen "sivilizasyon" kavramı, Avrupa'nın kendini eşsiz, kendi geçmişinden ve diğer kültürlerden farklı, insanlığın zirvesi olarak görme iddiasını ifade etmişti. Bu kavram, sömürgeciliğin ideolojik gerekçesi yani "beyaz adamın yükü" olmuştu. Osmanlı aydınları arasında "sivilizasyon" kavramının "medeniyet" olarak tercüme edilmesi, Kur'an ve Sünnet’te kökenleri olan, adalet, ahlak, iffet gibi değerleri kapsayan "medeniyet" kavramının yozlaştırılmasına yol açan korkunç bir zihinsel kırılmaydı.
Bu zihinsel kırılmayı üç ana grup oluşturmuştur:
Sivilizasyonu özgün anlamıyla anlayanlar (Batı hayranları): Şinasi, Abdullah Cevdet, Tevfik Fikret gibi isimler, Batı'daki "medeniyetin" asıl anlamını kavramış ve tamamen Batılılaşmayı savunmuşlardır.
Sivilizasyonu reddedenler (Hakikati fark edenler): Atıf Efendi, Mehmet Akif, Said Halim Paşa, Said Nursi gibi isimler, Batı "medeniyetinin" İslam değerleriyle bağdaşmadığını ve zararlı olduğunu görmüşlerdir.
Kafası karışık olanlar (Batı'yı İslam'la uzlaştırma çabası): Namık Kemal, Münif Paşa, Ahmet Cevdet Paşa gibi isimler, Batı'daki yeni zihniyeti olumlarken, bunun temelinin aslında İslam'da olduğunu iddia ederek kavramsal bir karmaşa yaşamışlardır. Demokrasiyi şura ile özdeşleştirmek gibi örnekler verilmiştir.
Hamza TÜRKMEN, Celalettin Vatandaş’ın aktardığı çözülme sürecini dış saldırılardan çok Osmanlı yönetimi ve toplumunun iç nedenlerinde aramanın daha tutarlı bir tutum olacağını belirtti. Türkmen, Osmanlı yapısı fetih gibi birçok imkânın ve Rabbimizin bahşettiği her türlü nimetin değerini bilemeyip en başta Kur’an nimetinden uzaklaşması nedeniyle uğradığı düşüş ve mağlubiyetleri sünnetullah bağlamında iyi değerlendirmek mecburiyetinde olduğumuzu belirtti. Osmanlı düşüşünü, Resulleri Musa’nın yolunu terk ettikleri için İsrailoğullarının 40 yıllık Tih Çölü düşkünlüğü gibi, Osmanlının “nimet”ten uzaklaştığı için düçar olduğu çözümsüzlüğü 300 yıllık Tih Çölü hayatına benzetti. Çözümü yaşanan sorunlarla Kur’an ve Sünnet arasında bağ kurarak çözmek yerine, Avrupa idari ve kültürel yapısında aramak Osmanlı çöküş süreciyle dış ve iç vesayeti ifade eden T.C.’nin kuruluş sürecini iç içe geçirdiğini ifade eden Türkmen sunumuna şöyle devam etti.

İçinde yaşadığımız coğrafyanın Hz. Ömer döneminden beri Müslümanlaştırılma çabalarına rağmen, Osmanlı'da yazılan ve devlet büyüklerine sunulan birçok “lahiya”da yönetim ve toplumda adalet eksikliğinin; rüşvet, yolsuzluk, adam kayırma gibi sorunların Kanuni Sultan ama en net şekilde II. Selim döneminde yaygınlaştığı belirtilmektedir. Medreseler sorunlar karşısında Kitab’ın emrettiği bakışla hem “afak ve enfüs” hem “münzel ayetler”i tahkik ve tedebbürden uzaklaşmış; yönetimde olsun eğitimde olsun İslami bütünlükten kopulmuş ve örfi hukuk adı altında cahili ilkeler uygulanmış; asırlar önceki içtihadi yorumları yenilemeyen bir taklitçilikle “körler ve fil” hikayesinde olduğu gibi güçlenen Avrupa, İslami olarak bütünsel olarak analiz edilememiştir. Avrupa idari ve hayat tarzı Saray ricali tarafından da, yetiştirilen ve Genç Osmanlılar denilen yeni nesil tarafından da örnek alınan Avrupa’nın askeri, idari, kültürel, toplumsal hatta mimari tarz ve ölçüleri Osmanlıya taşınmaya çalışılmıştır. Lozan Anlaşması ile taahhüt edilen bu yabancılaşma Cumhuriyet kurulurken şer’i kanunlarından harfine kadar batılılaşılırken, İslam’a aidiyeti ifade eden “ümmet”ten, maalesef ki sekülerliği ifade eden bir “ulus” inşa edilmiştir.
Yeni Türk veya Atatürk devrimlerinin beslendiği kaynak, Padişahlar ve saray ricali dahil çözümün Garplılaşmada aranması, Avrupa eğitim modellerinin ve yaşam tarzının benimsenmesi, Sultan Abdülaziz'in Avrupa seyahati sonrasında Dolmabahçe Sarayı önüne tiyatro salonu yaptırması ve saray erkanından Avrupa hayranı muhaliflere kadar bohem Avrupai yaşama eğilimleri olmuştur. Bu arka planla ilgili Müslümanlardan en derli toplu çalışmanın “Umut ve Trajedi” kitabıyla Celalattin Vatandaş tarafından yapıldığına işaret eden Türkmen ayrıca şunları söyledi:
Milli mücadele yıllarında büyük fedakarlıklar gerçekleştiren Müslümanlardan bu çözülmeye ve değerlerimizin aşağılanmasına karşı çıkanlara ise Cumhuriyetin ilk yıllarında şiddet ve yasaklar uygulanmış, binlerce insan keyfi olarak İstiklal Mahkemelerinde idam edilmiş ve yüz binlercesi de yerlerinden yurtlarından sürgün edilmiştir. Lozan Vesayet Anlaşması karşısında direnen “Sebilürreşad” dergisi ve ekibi I. Meclis Darbesi’nden sonra Ankara’yı bırakıp İstanbul’a taşınmış ve 16 Mayıs 1923’ten İstiklal Mahkemesi tehdidiyle kapandığı 5 Mart 1925 tarihine kadar her hafta Garplılaşma cereyanına ve muhtemel laik ve İslam karşıtı devrim tasarılarına karşı uyarıcı yayınlar yapmış ve İslam coğrafyasından haberler aktarmaya çalışmıştır.
1908’de II. Meşrutiyet'in ilanıyla gelen nispi özgürlük ortamından yararlanan İslamcılar hem Osmanlı toplumu olarak “var kalma” mücadelesini teşvik ederken, hem İslamlaşma yolunda ıslah, ihya ve inşa azmiyle “var oluş” mücadelesini teşvik eden iki önemli dergi ve yayınlarını çıkartıp, bu dergiler etrafında yeniden birer İslamlaşma öbeği oluşturmaya çalışmışlardır.
Kur’an ve Sünnet bazlı daha genel bir ıslah ve inşa mücadelesini hedefleyen “Sıratımustakim / Sebülürreşad” öbeğinin öncü ve etkili isimleri Mehmet Akif, Ahmed Naim, Said Halim Paşa, Şeyh Said, Said-i Kürdi, Ahmed Hamdi Akseki Birinci Dünya Savaşı sonucu gerçekleşen işgale karşı önemli mücadeleler verdiler.
Benzer hedefleri başta Mustafa Sabri olmak üzere daha çok Hanefi mezhebi bağlamında gerçekleştirmeye çalışan “Beyanu’l Hak” mecmuası öbeğinden de Cumhuriyet Döneminde mücadelesini sürdürmeye çalışan Elmalı Hamdi Yazır, Hatip Erzen; ayrıca Süleyman Hilmi Tunahan ve Hayrettin Karaman’ın hocaları da güçleri yettiği kadar İslami değerlerin yaşaması için çaba sarfettiler. Ama hepsi yeni rejimin kolluk güçleri tarafından takip ve denetleme altındaydılar. Dolayısıyla bazısı Şeyh Said gibi açık tepki vererek, bazısı basın yolunu kullanmaya çalışarak, bazısı “Gül Yetiştiren Adam” anlatısında olduğu gibi imanını ve kimliğini korumaya çalışarak, kimi de daha fazla zararı engelleyebilmek için sistem içinde veya Diyanet’te görev alarak “var kalma” mücadelesini sürdürdüler.
Ancak “var oluşu” ifade eden yeniden İslamlaşma hamlesi için bir “Şüheda” nesli oluşturabilmek amacıyla idealize edilen “Asım’ın Nesli”, “Büyük Doğu Nesli”, “Hizmet Nesli”, “Kur’an Nesli”, “Diriliş Nesli” tasavvurları fiziki olarak ete kemiğe bürünemedi. Bu idealler ve “Sebilürreşad” ve “Beyanu’l Hak” çizgisini veya ıslah, ihya ve inşa çizgisini yeniden canlandırmaya çalışanlar 1940’lı, 1950’li yıllarda çok partili sisteme geçerken belirginleşen serbesti ortamından yararlanarak İslami duyarlılığı yaşatabilme, rahmetli Mehmet Doğan’ın son kitabı “1932 Dini İnkılap Yılı”nda hatırlattığı zulüm, baskı ve yasakları aşabilmek için, biraz da resmi ideolojinin Türklük ve Türk Devleti ritüellerini tevil ederek yani karşıtına sığınarak alan açmaya çalıştılar. Ancak bu dönemde İslam'ı savunurken "Türk devleti" ve "Türk milleti" gibi kavramları da kullanma zorunluluğu, "çift kimlikli" yaklaşımlar getirmiştir. Bu sığınmacılık, çaresizlik içinde bir imkan arayışıydı. Belki tekrar camiler açılabilir, belki tekrar Hacca gidilebilir ve din dili olan Arapça serbestisi kazanılabilirdi. 1950’den itibaren bazı rahatlamalar elde edildi ama İslami aidiyetlere “milliyetçilik, devletçilik, sağcılık” gibi yeni cahili lekeler de eklenmiş oldu.
Sistem içi araçları kullanmak konusunda Said Nursi’nin talebelerinden Salih Özcan’ın 1957’de kurduğu Hilal Yayınları ve 1958’te çıkarmaya başlayan “Hilal Mecmuası” bizi İslam dünyasının kültür atlasıyla yeniden tanıştırdı. Ve Mevdudi, Hamidullah, Nedvi, Kutub’un nass temelli kimlik aşılayıcı ve İslami bütünlüğü fikri ve siyasi boyutuyla aktaran kitapları, bu doğrultudaki makaleler ve haberlerle Müslüman kamuoyunu tanıştırmaya başladı. Böylece özellikle 1962 Anayasası’nın getirdiği görece özgürlük ortamından da yararlanılarak küresel İslami düşünürlerin eserleri Türkiye'ye gelmiş, İslami uyanış ivme kazanmıştır. Fazla bilinmeyen veya üzeri karartılan Kral Faysal'ın Rabıta-i Âlem-i üzerinden İslami özgünlüğe yönelen yayınları desteklemesi de Türkiye’deki tevhidi uyanışın bir başka ayağını oluşturmuştur.
1924 Tevhid-i Tedrisat Kanunuyla kapatılan medreseler yerine Darulfünun İlahiyat Fakültesi kurulmuştu. Ümmet coğrafyasında Batılı teoloji eğitimini ifade eden “ilahiyat” kavramı ilk defa burada kullanılmış ve bu okulda Atatürkçülüğü benimsemiş hocalar İslam dinini resmi ideoloji ve Durkheim sosyolojisi doğrultusunda reforme etmeye çalışmışlar ama gene de İslami anlatıyı bir nevi “Kur’an tarihselciliği” bağlamında tahrif etmeye çalışmışlardı. Ama gene de din ile irtibatlı olduğu için bu eğitime tahammül edilememiş ve bu okul da 1933’te kapatılmıştır. BM’e ve NATO’ya üye olma talebindeki İnönü Yönetimi Dönemi’nde Yeşil Kuşak Projesi doğrultusunda İslam’ı kullaanmak isteyen ABD’nin isteklerine bağlı olaral 1949’da Ankara İlahiyat Fakültesi kurulmuş ve 19 türbenin resmi törenle açılışı yapılmıştır. Ancak Darrulfünün İlahiyat Fakültesi’nden kalan Kemalist hocalarla açılan bu okula ve sonraki fakültelere girebilen Tayyib Okiç, Muhammed Hamidullah ve Muhammed Tanci gibi hocalar büyük bir sabır ve azimle İlahiyat fakültelerindeki bugün ilmi haysiyete ve usuli yeterliliğe yönelmiş onlarca öğretim görevlisi yetiştirerek akademi camiasında da İslami bilinçlenmenin başka bir ayağını oluşturmaya çalışmışlardır.
Ama İslami duyarlılık adına elde edilen bu imkanlar henüz milliyetçi ve sağcı, ayrıca bâtini ve mezhepçi eğilimlerden de yeteri kadar arınamamakla birlikte, çözümün şeriatta olduğu idealinden de ayrılmamıştı.
İslami temel kaynağımızla ve orjinal kaynaklarla ayrıca “Urvetu’l Vüska” ve “ıslah projesi”nden itibaren yaygınlaşan ıslah, ihya, direniş ve inşa mücadelelerinin fikri ve siyasi gelişmeleriyle kurulan bağlar sonucu 1970’li yılların ortalarında üniversiteli gençlik arasında el yordamıyla bağımsız ve özgün bir İslami kimlik arayışı oluştu. Sağcılık, milliyetçilik, devletçilik, batinilik ve mezhepçilikten arınıp "Sadece Müslümanız” diyen bu çığır veya “tevhidi uyanış” ya da “İslami bilinçlenme” süreci kamuoyunda 1970'li yılların ikinci yarısında ilk defa “Düşünce, Kriter, Yeni Ölçü, Şura, Tevhid, Hicret, İslami Hareket” gibi dergilerle görünür oldu ve yaygınlaştı. Bu dönemde genç, samimi ancak deneyimsiz kadrolarla el yordamıyla da olsa bir sosyal model oluşturamadan İslami duyarlılıktan İslami bilinçlenmeye yükselen bir süreç yaşadık. Türkiye’deki 1980 ve 1990 yılları İslami mücadelesi ve bilinçlenme safhaları da eksikleriyle, artılarıyla böyle bir geçmişe dayanmaktadır.

Genel Değerlendirme ve Soru-Cevap Ana Hatları
Son bölümde Vatandaş da Türkmen de soruları anlatılarındaki önemli vurguları tekrarlayarak açıkladılar.
Celalettin VATANDAŞ "geri kalmak" veya "ilerlemek" kavramlarının sübjektif ve ideolojik olduğu, niceliklerden ziyade niteliklerle ilgili olduğunu vurguladı. Batı'daki yeni zihniyeti ve hayat tarzını kendi kavramlarımızla meşrulaştırmanın zihinsel bir yıkım olduğunu, antik Yunan tuğlalarıyla mescit yapmanın, mescidi Yunan tapınağının devamı kılmayacağını, işlevin ve amacın farklı olduğu benzetmesiyle açıkladı.
Vatandaş, İbrahim Müteferrika'nın Hristiyan kökenli olmasına rağmen Müslüman olduğuna inanıldı mı tarzında sorulan bir soruyu cevaplandırırken, onu, Avrupa'yı anlattığı kendi tavrı nedeniyle eleştirebiliriz ama kişisel olarak gayrimüslim olduğunu söyleyemeyiz dedi. Belki Humbaracı Ahmet Paşa ile karıştırılıyor olabilir. Yani Noval Paşa ile. Çünkü Fransız subay Ben Noval Paşa Osmanlı'da resmi görevini sürdürebilmesi için gelenek gereği Müslüman olmak zorundaydı. Humbaracı Ahmet Paşa ismini aldı ama bütün hayatı boyunca hiç Osmanlıca, Türkçe bir kelime kullanmadı. Evinde Fransız kıyafetleriyle yaşadı. Ve o şekliyle de öldü. Ölümüne yakın Fransa'ya gitmek istedi. Padişah da müsaade etmedi ve Türkiye'de öldü. İbrahim Müteferrika için aynı şeyi söyleyemem. Ben Müslüman olduğuna inanıyorum yanlışları ve eksiklerine rağmen onu gayrimüslim olarak görmenin doğru olmadığı, onun çözüm önerilerinin de maalesek ki zaten devlet ricalinin de meylettiği yaklaşımlar olduğunu belirtti.
Program, Allah'a dayanma, salih amelde bulunma ve Müslüman olma yolunda istikamet aydınlığı duasıyla son bulmuştur.
Haber: Mehmet Suyuti Dindar
Fotoğraf: Vedat Şener, Afgani Türkmen






HABERE YORUM KAT