1. HABERLER

  2. HABER

  3. MEDYA

  4. "The Dupes" üzerine bir deneme
"The Dupes" üzerine bir deneme

"The Dupes" üzerine bir deneme

Sevra Ayar, Tevfik Saleh’in 1972 yapımı The Dupes (Al-Makhdu’un) filmini değerlendiriyor.

14 Şubat 2026 Cumartesi 18:28A+A-

Bazı tarihler takvimlere değil, bedenlere yazılır.

1948 Filistin’i yalnızca bir kırılma anı değil; seslerin boğulduğu, kelimelerin yetmediği bir çağrışım alanıydı. İnsanların evlerinden, toprağından, hafızasından koparıldığı bu büyük yıkımın bir adı vardı: Nakba. Yerinden edilen bedenlerin, kaybolan evlerin ve nesiller boyu taşınan bir acının ortak adı.

Nakba’dan sonra Filistin, yalnızca haritalardan silinmeye çalışılan bir yer değil; Filistin halkı için bitmeyen bir sürgünün adı hâline geldi. Kamplar, geçici denilen ama kalıcılaşan mekânlar oldu. Bekleyiş bir yaşam biçimine, umut ise ertelenen bir ihtimale dönüştü. Tevfik Saleh’in 1972 yapımı The Dupes (Al-Makhdu’un), tam da bu ertelenmiş hayatların içinden konuşuyor. Film, üç Filistinli mültecinin çölü aşarak başka bir hayata ulaşma arzusunu anlatırken, aslında Filistin’in Nakba sonrası varoluş halini sinematik bir dile çeviriyor.

Film, Ghassan Kanafani’nin Men in the Sun adlı novellasından uyarlanmıştır. Kanafani, Filistin direniş tarihinin yalnızca politik değil, kültürel ve entelektüel hafızasında da merkezi bir figürdür. Yazdıkları, slogan üretmekten çok, sessizliği görünür kılmayı amaçlar. Onun metinlerinde direniş, çoğu zaman bağırarak değil; susarak, bekleyerek ve içe doğru çöken bir ağırlıkla hissedilir. Men in the Sun, bu anlamda Filistin edebiyatında bir kırılma noktasıdır: mağduriyeti romantize etmez, aksine onu boğucu bir gerçeklik olarak sunar. The Dupes, bu edebi dili sinemanın sessizliğiyle buluşturuyor.

Filmdeki üç karakter; Abu Qais, Assad ve Marwan, üç farklı kuşağı temsil eder. Biri toprağını ve geçmişini hatırlayan yaşlı bir beden, biri mücadeleyle şekillenmiş bir gençlik, diğeri ise sürgünde doğmuş, henüz neyi kaybettiğini tam bilmeyen bir çocuk. Bu üç figür, Filistin’in süreklilik kazanan kaybını tek bir hikâye içinde topluyor. Kameranın aracılığıyla bireysel hikayeler yavaş yavaş kolektif bir hafızaya dönüşüyor.

Çöl, filmde yalnızca bir mekan değil; politik bir boşluğun, terk edilmişliğin ve yönsüzlüğün görsel karşılığı. Geniş planlar, insanı küçülten bir coğrafya yaratır. Güneş, merhametsizdir; gölge neredeyse yoktur. Bu sert doğa, Filistinlilerin tarihsel yalnızlığını yankılar. Saleh’in sinematik dili burada sade ama acımasızdır: müzik susar, diyalog azalır, görüntü konuşur.

Filmin en sarsıcı anlarından biri, Arap kontrol noktasında geçen sahnedir. Kamyon durur. Kaçakçı, klimalı bir odada, serinlik içinde bekleyen Arap yetkililerle oyalanır. Bu sırada, kamyonun su tankının içinde saklanan üç Filistinli, çöl sıcağında nefessiz kalır. Kamera, içerideki metal duvarların boğuculuğu ile dışarıdaki konfor arasındaki farkı uzun uzun gösterir. Bu sahne, yalnızca fiziksel bir bekleyişi değil; Filistin halkının tarihsel olarak maruz kaldığı Arap dünyasının sessizliğini ve sırt çevirişini de görünür kılar.

Burada ihanet açık bir düşmandan gelmez. Daha acı olan, tanıdık bir suskunluktan doğar. Klimanın uğultusu ile içerideki sessizlik yan yana gelir. Saleh, bu karşıtlığı abartmadan ama ısrarla kurar. Film bağırmaz; suçlamaz. Sadece gösterir. Ve tam da bu yüzden rahatsız edicidir.

Su tankı, film boyunca hem bir umut aracıdır hem de bir mezara dönüşür. Metalin içinde sıkışan bedenler, Filistinlilerin tarihsel olarak içine hapsedildiği politik çıkmazın metaforu gibidir. Son sahnede, tank açıldığında gelen sessizlik, sinemanın en ağır anlarından biridir. Kanafani’nin metninde yankılanan soru burada görselleşir: Neden duvarlara vurmadılar? Bu soru yalnızca karakterlere değil, bir halka ve belki de izleyiciye yöneltilmiştir.

The Dupes, bir kaçış hikâyesi gibi başlar ama bir yüzleşme filmine dönüşür. Ne umut tamamen yüceltilir ne de trajedi estetikle yumuşatılır. Film, Filistin meselesini bir “olay” olarak değil, devam eden bir hâl olarak ele alır. Nakba bitmemiştir; sadece biçim değiştirmiştir.

Bu yüzden The Dupes, yalnızca geçmişe ait bir film değildir. O, hâlâ sürmekte olan bir sessizliğin sinemadaki yankısıdır. Ve belki de en rahatsız edici yanı şudur: film bittiğinde çöl hâlâ sıcaktır, sınırlar hâlâ oradadır ve tankın içindeki sessizlik hâlâ kulaklarımızdadır.

 

HABERE YORUM KAT