Narsisizmin sefaleti, kibirli insanın acziyeti
Şeytanın fısıltılarıyla beslenen zehirli nefisler, ne yazık ki ardı arkası kesilmeyen kötülüklerin ana kaynağı olmaya devam etmektedir. Günümüzde bunun en çıplak ve kan donduran örneklerinden biri Epstein narsist sapkınlığıdır. Ne yazık ki uzun süredir dünyaya musallat olmuş bu ruhsuz, vicdansız ve vahşi güruhun işlediği kötülüklerin ardı arkası kesilmiyor. Yıllardır bilinen çocukların istismar edildiği, bedenlerin pazarlık konusu yapıldığı, güç ve servetin sapkınlığı perdelediği bu karanlık düzen, adı Ahmet ya da Muhammed olmadığı için görmezden gelinmiş, konuşulmaya dahi layık görülmemiştir. Oysa mesele tek bir olaydan ibaret değildir. Çocuk bedenlerinin, masumiyetin ve insan onurunun nasıl sistematik biçimde kirletildiği bu vahşi vampir düzen, tarihte defalarca gördüğümüz kibirle beslenen elit sapkınlığın modern bir tezahüründen başka bir şey değildir.
Nihayetinde, bugün yeryüzünde tanıklık ettiğimiz tüm kötülüklerin ana omurgası hududu aşan, kendini 'mütekebbir' (kibirli ve mutlak üstün) gören insan tipolojisidir. Bu zamanla kurumsallaşarak devasa bir ideolojik ve zihinsel düzene dönüşmüştür. Sınır tanımayan bu insan, sadece hukuku değil, fıtratı ve ahlaki eşikleri de çiğnemeyi kendine hak görmektedir. Dolayısıyla dünyadaki yıkım, sadece siyasi bir tercih değil bu kibirli zihniyetin inşa ettiği modern bir Firavunizm düzeneğinin kaçınılmaz sonucudur.
Hakkı inkâr eden, inkarını meşrulaştırmak için kendini haklı gören ve başkalarını da kendi haklılığına zorla inandırmaya çalışan bir zihniyetin ilk örneği hiç şüphesiz şeytandır. Ondan sonra gelen ve büyüklük taslayan herkes de aynı yolu izlemiş kimi zaman psikolojik, kimi zaman sosyolojik temeller üreterek bu tavrını sürdürmüştür. Burada, toplumsal hayatta bireylerin benlik algısının nasıl çarpıtıldığını ve bu çarpıklığın kişide bir müstağnilik ve kibir hâli doğurduğunu ortaya koymaya çalışıyorum.
Modern dünyada kibrin fikrî arka planını anlamak için Avrupa menşeli Aydınlanma felsefesine bakmak gerekir. Fransız İhtilali, Sanayi Devrimi ve bunun sonucunda ortaya çıkan bireyselleşme süreci, insanın kendini toplumsal kabuller içinde değerli ve anlamlı hissetmesini ciddi biçimde zayıflatmıştır. Bu zayıflık karşısında insanın varlığını değerli hissedebilmesi adına, önce sınıflara ayrılarak aile, akrabalık ve geleneksel bağlardan koparıldığını görüyoruz.
Batı’nın, özellikle de Amerika ve Avrupa’nın ürettiği bu ideolojik kölelik, tüm toplumlara tek haklı ve biricik olan sizsiniz zehrini enjekte etmektedir. Fransa’dan yayılan o kavmiyetçi ırkçılık insana sülalesiyle, toprağıyla ve makamıyla diğerlerinden üstün olduğu yalanını söyledi. Bu, kibrin temelini besleyen, şeytanın ilk isyanından miras kalan bir üstünlük hastalığıdır. Bugün karşı karşıya olduğumuz şey modernize edilmiş, sisteme yedirilmiş bir Firavunizm ve kölelik düzeninden başka bir şey değildir.
Yalnızlaştırılan birey, bu kez yine aynı sistem tarafından üretilen beşerî ideolojilerle zihinsel olarak yönlendirilmiş, özgürleştiği iddia edilirken aslında düşünsel bir köleliğin içine hapsedilmiştir. Bireye böylesi bir özgürlüğü ideal bir yaşamın parçası olarak sunduğunu söyleyen bu anlayış, onu çeşitli savsatalar ve çıkmazlar arasında tutarak hem kendini hem de ideolojisini yüceltmiştir. Bireyin ise kendini kıymetli ve biricik hissetmesini, başkasını küçük görmesi üzerinden kurgulamıştır. Böylece insan, haddini aşan bir üstünlük vehmiyle diğer insanlara, topluma ve hatta doğaya karşı ayrıcalıklı olduğunu düşünen bir yanılsamanın içine sürüklenmiştir. Ortaya çıkan tablo ise, özgür ve güçlü bir insan değil, kibriyle avunan, yalnızlığıyla örtülmüş ve hakikatle bağını kaybetmiş zavallı bir benliktir.
Fıtrattan Kopuş: Kibrin Zihinsel Mekaniği
Yeryüzünde ortaya konulan bütün icatlar, mahiyet itibariyle, dünyada zaten mevcut olan maddelerin belirli bir düzen ve amaç doğrultusunda bir araya getirilmesinden ibarettir. Zira her madde, yaratılışındaki öz itibariyle belirli bir gayeye hizmet etmek üzere var edilmiştir. Bu bağlamda maddenin özü, kendi varlık amacının dışına çıkamaz. Aynı şekilde Yüce Allah (cc), insanı yoktan var etmiş ve onun varlığını kendisine özgü bir anlam ve yönelimle şekillendirmiştir. İnsanın bu yaratılışsal özü, ilahî kaynaklı bir yönelişi ifade eder ki buna fıtrat denilmektedir. Fıtrat, insanın hakikate, iyiliğe ve tevhide meyyal yaratılış istidadını temsil eder. İnsanın kendi özünü inkâr etmesi yahut ona karşı çıkması, fıtratında mevcut olan bu ilahî yönelişi ifsada uğratmak ve ondan uzaklaşmak anlamına gelir. Böyle bir yabancılaşma, insanın hem kendisiyle hem de varlık düzeniyle çatışması sonucunu doğurur. İnsanın yeniden fıtratına yönelmesinin ve yaratılış gayesiyle uyumlu bir hayat inşa edebilmesinin en temel imkânı ise akıldır. Akıl, doğru kullanıldığında insanı hakikate sevk eden, fıtratıyla irtibatını yeniden kurmasını sağlayan asli bir yetidir. Aklın meşru işleyişini yaratılışın hudutları ve ilahi ölçüleri esas alarak yaşamayan insan, kendine sunulan özgürlükleri sınırsızlık kabul ederek rabbine karşı böbürlenmektedir.
Ebbinghaus’un illüzyon teorisine göre, aynı büyüklükteki iki daire yan yana yerleştirildiğinde; dairelerden birinin etrafı kendisinden daha büyük, diğerinin etrafı ise daha küçük dairelerle çevrelendiğinde, ortadaki daireler gerçekte eşit olsalar bile algıda biri daha büyük, diğeri daha küçük olarak görünür. Bu durum, algının nesnel gerçeklikten ziyade bağlama göre şekillendiğini açıkça göstermektedir. Kibir de benzer biçimde, hakikatin kendisinden çok algının yönetilmesi üzerine kurulur. Kişi kendini, başkalarını küçülterek ya da çevresini bilinçli biçimde düzenleyerek olduğundan daha büyük göstermeye çalışır. Bu nedenle kibir, yalnızca bireysel bir ahlâk sorunu değil aynı zamanda sistemli bir algı yönetimi ve algıyı kontrol etme arzusudur.
İnsanoğlu ahseni takvim/en güzel biçimde yaratılmış bu nedenle iyiyi ve güzeli arzulamak fıtratının tabiî bir gereğidir. Ancak bu arzunun sınırları, kişinin içinde yetiştiği toplum, çevresel etkiler ve zihinsel yapılanması tarafından şekillenir. Ölçü kaybolduğunda, fıtrî olan bu yönelim sağlıksız bir benlik algısına dönüşür. Birey kendini merkeze aldığında ve sahip olduğu her kazanımı yalnızca kendi bilgi ve becerisinin ürünü olarak gördüğünde, benlik algısı bozulur. Kur’an’da Karun, “Bu servet bana ancak sahip olduğum bilgi sayesinde verildi” diyerek (el-Kasas 28/78), Firavun ise “Ben sizin en yüce rabbinizim” iddiasıyla (en-Nâziât 79/24) bu bozulmanın uç örnekleri olarak sunulmuştur.
Kur’an’da karşı çıkılan asıl unsur Firavun’un şahsı değil, onun kişiliğinde açığa çıkan kibir ve narsisistik zihniyettir. Firavun, kendini mutlak hakikat ve nihai otorite olarak gören bir benlik sapmasının temsilidir. “Ben sizin en yüce rabbinizim” sözü (en-Nâziât 79/24), onun yalnızca siyasi bir zorba değil, kendini ilahlaştıran bir benlik hastalığı içinde olduğunu açıkça ortaya koyar. Kur’an’ın reddettiği şey, işte bu zihinsel ve ahlâkî sapmadır. Her iki figür de insanın kendini mutlaklaştırmasının kaçınılmaz sonucunun helâk ve zulüm olduğunu göstermektedir.
Modern psikolojide bu durum, özellikle Narsisistik Kişilik Bozukluğu kapsamında ele alınır. Benliği aşırı yüceltme, empati eksikliği, eleştiriye tahammülsüzlük ve üstünlük kurma yönelimi bu yapının temel belirtileridir. Bu patoloji, bireysel bir ruhsal sorun olmanın ötesine geçerek, güçle birleştiğinde toplumsal adaletsizlik ve zulmün de başlıca psikolojik kaynağı hâline gelir. Bu sebeple kibir, yalnızca psikolojik bir zaaf değil; bireyi ve toplumu bozan ciddi ahlâkî bir sapmadır.”
Silik Benliklerin Tahakkümü ve Modern Firavunizm
Asıl mesele, bugün dünyayı kuşatan o silik benlikler. Bu benlikler; sığ zihinsel beceriler, katı ön yargılar ve yıkılmaz ön kabullerle inşa edilmiş bir sistemin dişlileridir. İçinde yaşadığımız toplumun bazı değer yargıları, ne yazık ki empati üzerine değil, bireyi her şeyin üstünde tutan bir biriciklik yanılsaması üzerine kuruludur. Bu zihniyet, başkasının fikrine tahammül edemeyen, sınır tanımayan ve kendi çıkarlarını ana sütü gibi helal sayan bir bencillik üretiyor. Öyle ki burada insanın helal-haram ve doğru-yanlış ölçüsünü sadece kendi hazzı ve bedensel tatmini belirler. Ahlaki normları bir değer olarak görmeyen bu bilinçli körlük, sonunda başkalarına karşı her türlü sınırı aşan, yaratıcısına karşı ise nankörleşen bir canavara dönüşür.
Bu ruh halinin dünyadaki en somut ve korkunç örneği bugün İsrail ve onun temsil ettiği siyonist zihniyettir. Gazze’de yaşanan soykırımın temelinde kendisini insanlığın geri kalanından üstün gören, diğer her şeyi kendine hizmet için var edilmiş köleler olarak algılayan o hastalıklı ruh hali yatar. Çocuk öldürmeyi ibadet sayan, aklın ve vicdanın sınırlarını zorlayan bu vahşet, aslında sadece Gazze’ye has edilmiş bir durum değildir. Dünyanın dört bir yanında zulüm ve katliam üreten bu siyonist çete, kişinin kendi üstünü görme hastalığından beslenen bir vampir gibidir.
Allah’ın kullarına olan merhameti, anne babanın merhametinden çok daha büyüktür. Bu ilahî merhamet, insanın kendi nefsine zulmetmesine engel olacak sınırlar koymayı da içerir. İnsanı yaratan, nefsinin zaaflarını ve benliğinin hangi noktalarda bozulup ifsada uğrayabileceğini bilen rabbimiz, insanı başıboş bırakmamış (İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanır? (el-Kıyâme 75/36) onun sınırı aşan ve kendini merkeze koyan bir varlığa dönüşmesine izin vermemiştir. Kur’an’da kibrin şiddetle kınanması bu yüzdendir: “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen ne yeri yarabilirsin ne de dağlara erişebilirsin.” (el-İsrâ 17/37).
Yüce Allah (cc), Müslümanlara yalnızca bir hüküm kitabı olarak Kur’an’ı değil bu hükümlerin hayatta nasıl karşılık bulacağını gösteren örnek bir hayat olarak Resulullah’ı (s.a.v) göndermiştir. Resulullah (s.a.v) kibri, insanı hakikatten koparan ölümcül bir hastalık olarak tanımlamış ve şöyle buyurmuştur: “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez.” (Müslim, Îmân, 147).Bu hadis, kibrin yalnızca ahlâkî bir kusur değil, imanı tehdit eden bir ruh hâli olduğunu da açıkça göstermektedir.
Gerçekte kibir, kendini kimsesiz, yalnız ve değersiz hisseden insanın ruh hâlidir. İnsan, acziyetini kabul etmek yerine onu örtmek için büyüklük vehmine sarılır. Şeytanın ilk isyanı da bu psikolojiyle gerçekleşmiştir: “Ben ondan üstünüm” (el-A‘râf 7/12). Bu nedenle kibir, İslâm’da sadece reddedilmez; şeytanın yolu olarak da tanımlanır. Kibre kapılan kimse, farkında olsun ya da olmasın, şeytanın attığı ilk adımı tekrar eder. Buna karşı en sahih ve kalıcı çarenin ise İslâm olduğu açıktır. Zira insanı haddini bilmeye çağıran, benliği terbiye eden ve kibre karşı tevazuyu yerleştiren İslâm ahlâkıyla ahlaklanmak hem bireyin hem de toplumun selâmeti için en güçlü ilaçtır.
İslâm’ın sunduğu tedavi ise açıktır: Kul olduğunu bilen bir benlik, haddini tanıyan bir akıl ve tevazu ile inşa edilen bir ahlâktır. Resulullah’ın (sav) şu duası, bu bilincin özeti gibidir: “Allah’ım! Nefsimin şerrinden sana sığınırım.”









YAZIYA YORUM KAT