1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. “Günümüzde Kudüs gibi Kâbe de özgürleşme ihtiyacındadır”
“Günümüzde Kudüs gibi Kâbe de özgürleşme ihtiyacındadır”

“Günümüzde Kudüs gibi Kâbe de özgürleşme ihtiyacındadır”

“Günümüzde Kudüs gibi Kâbe de özgürleşme ihtiyacındadır. Her ikisi de Siyonist ve emperyalist kuşatma altında kimlik savaşımı vermektedir.”

16 Ocak 2026 Cuma 14:27A+A-

Kıble’nin Değişimi ve Bağımsız Kimliğin Oluşumu Üzerine Teolojik Düşünceler

Mehmet Evkuran / Perspektif


 

“Kıblenin/yönün değişmesi kimliğin dönüşümünü değil, özgün köklere dönüşü anlatır. Kudüs, vahiy geleneğindeki ortak hafızaya, Kâbe ise yeniden vurgulanan ilahî mesaja gönderme yapar. Böylece Kudüs “kayıp şehir” olmaktan çıkar, Kâbe ile kurulan kardeşlik bağı sayesinde tevhidin ve nübüvvetin asil bir referansı haline gelir. Kudüs, aşınan itibarını ve yitirilen anlamını Kâbe ile kazanır...

 

Günümüzde Kudüs gibi Kâbe de özgürleşme ihtiyacındadır. Her ikisi de Siyonist ve emperyalist kuşatma altında kimlik savaşımı vermektedir. Tevhid, adalet ve özgürlük için çalıştığınızda direncin nereden, kimlerden ve hangi odaklardan geldiğine bakarak Kudüs’ü yozlaştıran Siyonist zihniyetin yerel uzantılarını ve ajanlarını saptamanız mümkündür.”

 

İnsanlık tarihinde toplumları derinden etkilemiş olan dinleri ve inançları tanımak, dinlerin insanlara kazandırdığı ya da kaybettirdiği değerlerin neler olduğu konusunda güçlü bir farkındalık sağlar. İslam’ın insanlığa kazandırdığı şey sadece bir inanç değil temel konuları içeren kapsamlı bakış açısıdır. Bunu derinlikli şekilde kavramak için dinler tarihi alanında karşılaştırmalı bir birikim gerekiyor. Aslında Kur’an metninde inançlara ve kurumsal dinlere yapılan atıf ve eleştiriler, bu bakış açısına yeterince işaret etmektedir. Ancak Müslümanların kendi dinlerinin sahihliğine olan inançları bu bakış açısının geliştirilmesi arzusunun sınırlı kalmasına neden olmuştur. Yine de kelâm geleneğinin önemli bir parçasını oluşturan ‘reddiyeler’, bu bakış açısının eleştirel bir yönde ilerlemesine dair önemli örnekler ortaya koymuştur.

Kur’an’da İsrailoğulları peygamberlerine çokça yer verilmesinin, siyasal Yahudiliğin radikal formu olan siyonizmin özünü kuran “seçilmişlik” inancının tasfiye edilmesine dönük kritik bir yönü vardır. Peygamberlik anlatılarını kendi kimliğinin imtiyazı ve üstünlüğü için kullanan Yahudilik, kendilerine bu kadar çok sayıda ve peşi sıra peygamberlerin gönderilmesinin beşerî yönünü örterek, bunu bir seçilmişlik kanıtı olarak kullanmıştır. Oysa unutturulan bir bakış açısıyla “çok peygamberlilik” durumu, verilmek istenen dersin bir türlü alınmadığı, peygamberî mesaj ve mirasın çarpıtılmaya çalışıldığı şeklinde de okunması daha da mümkün ve hatta doğru olduğu söylenebilir. Nitekim Kur’an sürekli olarak Benî İsrail’e Tanrı’nın nimetlerini hatırlatmakta ve nimete saygı göstermeleri beklenmektedir.

İslam inancının ikinci temel ilkesi olan peygamberlere iman ilkesi, tevhidin hemen ardından gelir ve onun bir devamı ve uzantısı sayılır. Peygamberlik ile Tanrı inancı arasındaki güçlü teolojik bağlantıdan dolayı, dinî sahihlik bu iki ilkenin de korunmasını gerektirmektedir. Çünkü peygamberlik tasavvurunda gerçekleşen bir sapmanın Tanrı inancına yansıması kaçınılmazdır. Bu nedenle Kur’an’da ortaya konulan peygamberlik inancı, kökleşmiş çarpık inanç ve tasavvurların düzeltilmesi anlamını taşımaktadır. İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerin çokça anılması, tashih edilmesi gerekenlerin köklü ve yaygın olmasıyla ilgili olsa gerektir. İslam, İsrailoğulları peygamberlerinin birer Tanrı elçisi olduğunu ilan ederek, onları teo-semantik esaretten özgürleştirmiştir. Siyonist teoloji tarafından rehin alınan peygamberler, evrensel ve kuşatıcı bir okumayla özüne kavuşturulmuştur. Bu bağlamda anti-siyonizm İslam’ın doğasından ve özünden gelmektedir. “Peygamberlere iman” argümanın gerçek anlamına kavuştuğu bağlam, tahriften özgürleştirme bağlamıdır ve İslam bunu başarmıştır. Belirli bir kavmin koruyucusu ve öfke dolu intikamcı Tanrısının yerine insanların ilahı, bir ırkın politik arzularına hizmet eden ulusal lider ve kâhin yerine insanlığa mesaj ileten Tanrı elçisi fikrini yerleştirmek, dinler tarihinde eşsiz bir öze-dönüşü temsil eder. Irksal seçilmişlik yerine her bir insana yönelik manevî arınma fikrini savunan İslam’ın, başka hiçbir şey yapmasa bile siyonizmin hedefinde olmasının gerçek nedeni budur.

Tarih boyunca Kudüs, Müslümanlar için hem ilk kıble hem de vahyin kutsadığı bir yöneliş mekânı olmuştur. Kıblenin Mescid-i Haram’a çevrilmesi, sadece ibadet yönünün değil, aynı zamanda İslam ümmetinin bağımsız kimliğinin inşasında dönüm noktası niteliğindedir. Modern dönemde Müslüman kimliğinin yaşadığı içerik, yön ve motivasyon krizinin aşılmasında bu bakımdan “kıble” kavramını yeniden düşünmek ve bu anlamın derinliğini ve gücünü yeniden keşfetmek zorunludur. Kimlik krizine karşı “kıble bilinci” kavramsallaştırması, köklere yönelmenin yanında bugünü hissetmenin ve gelecekte var olmanın koşullarını da ortaya koymaktadır.

“Kıble” kavramı, Arapçada “yönelinen yön”, “yer” ve “mekân” anlamına gelir. Ancak bu kelime, sadece fizikî bir yönü değil, insanın niyetinin, yönelişinin ve kimliğinin merkezini ifade eder. Kıbleye dönmek, bir yönü seçmek değil, bir anlamı ve mesajı benimsemektir. Bu bağlamda namaz, Müslüman bireyin hem bedensel hem de zihinsel ve ruhsal yönelişini simgeler. Bu yöneliş, insanın varoluşunda “yön”ün ne kadar belirleyici olduğunu gösterir. Kıble, bu anlamda insanın ontolojik merkez arayışının sembolüdür.

Kıble değişikliği hadisesi, Müslüman toplumun bağımsız kimliğe geçişinin sembolik ifadesidir. Artık Müslümanlar ne Yahudi ne Hıristiyan geleneğinin takipçileridir, kendi kıblelerine sahip bağımsız bir topluluktur. Kıble, kimliğin coğrafî değil, teolojik bir koordinatı haline gelmiştir. Bu bağlamda yönsüzlük, kimliksizlikle eş anlamlıdır. Kıble bilincini kaybeden toplum hem fizikî hem de manevî olarak yönünü şaşırır. Kur’an’daki “Her birinin yöneldiği bir yön vardır.” (Bakara 2/148) ifadesi, kimliğin yönle özdeşliğini vurgular.

Kıble’nin değiştirilmesi olayı hicretin birinci yılında gerçekleşmiştir. Hz. Peygamber ve iman edenler, Hicret’ten önce Mekke’deyken Kâbe’yi karşılarına alarak Beyt-i Makdis’e yani Kudüs’e yönelerek namaz kılarlardı. Bu durum Hicret’ten sonra 16 ay daha devam etti. Öyle anlaşılıyor ki Medine’de yapılan ibadetlerde Kâbe aradan çıkmış ve hatta “arkada kalmış” ve doğruda Kudüs ile yüz yüze kalınmıştır. Kıble’nin değiştirilmesi ile ilgili ayette (Bakara 2/144) geçen “Peygamberin yüzünü göğe çevirip durması” anlatımıyla işaret edilen sıkıntılı arayış, Kâbe’nin aradan çıkması ve arkada kalmasından kaynaklanan “yönelim/kıble” sorunu olmalıdır. Nitekim kaynaklarda Yahudilerin, Peygamberin Kudüs’e yönelerek namaz kılmasını istismar ettikleri ve kendi çıkarları doğrultusunda propaganda yaptıkları ve bu durumun da büyük rahatsızlık doğurduğu kaydedilir.

Kıble’nin yönünün Kudüs’ten Mescid-i Haram’a doğru değiştiğini bildiren ayet şöyledir: “(Ey Muhammed!) Biz senin çok defa yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu (vahiy beklediğini) görüyoruz. (Merak etme) elbette seni, hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. (Bundan böyle), yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzünüzü hep onun yönüne çevirin. Şüphesiz kendilerine kitap verilenler, bunun Rabblerinden (gelen) bir gerçek olduğunu elbette bilirler. Allah, onların yaptıklarından habersiz değildir.” (Bakara 2/144).

Güçlü bir merkezîlik duygusu olmadan mevcut köklü hakikat iddialarına karşı koyabilmek mümkün değildir. İslam’ın yaptığı şey önceki vahiylere dayanan kimlikleri (Ehl-i Kitâb) doğrudan reddetmek yerine onlarla kökensel bir iletişim kurmak olmuştur. Kökene yapılan vurgudan beslenen dinsel kimlik eleştirisi yeni Müslüman kimliğinin önünü aydınlatan bir ışık olmuştur. Kur’an’da geçen Yahudilik ve Hristiyanlık eleştirilerinin semantik evrimi incelendiğinde, kurumsallaşmış yanılgıların eleştirisinin sabit kaldığı görülebilir. Ehl-i Kitâb’ın kurucu ve inşacı temel figürlerinin aslında Tanrı elçisi oldukları belirtilmekte ve referansları elinden alınmaktadır. Diğer yandan da yeni Müslüman kimliğin ihtiyaç duyduğu köken, meşruiyet ve merkezîlik ihtiyacı karşılanmaktadır. Örneğin İbrahim’in Yahudi, Hristiyan ya da müşrik olmadığını ilan eden ayetler, onu Müslüman kimliğinin parçası kılmaktadır. Aynı yaklaşım İsa, Musa, Süleyman, Davut vs. peygamberler için de sergilenmiştir. O halde Muhammed’in çağrısı yeni, türedi, temelsiz değil aksine köklü, asil ve derin ancak unutulmuş ve yozlaştırılmış bir geleneğin yeniden vurgulamasıdır. Asaletli özün canlandırılması olarak İslam, özünden sapmış Ehl-i Kitâb’ı yararak onun içinde geçer ve içindeki özü ortaya çıkarır. Bazı ayetlerde Ehl-i Kitâb’a yönelik ılımlı ve olumlu mesajlar içeren anlatımların varlığı, “hakikatin hatırı” içindir.

Hakikatin hatırı kimliğin hatırından üstündür. Kimlik eleştirisi de gücünü ve meşruiyetini hakikate olan bağlılık ve sadakatinden alır/almalıdır. Sadece Ehl-i Kitâb’ı değil zaman zaman Müslümanları da uyaran ve eleştiren tavrıyla Kur’an, hakikati merkeze almakta, kimlik fetişizmine ve kutsamalara izin vermemektedir. Kıble’nin Kudüs’ten Mescidi-i Haram’a çevrilmesi, Kudüs’ten vazgeçildiği anlamına gelmemektedir. Aksine Kudüs’ün özgün anlamının anlaşılmasını sağlayan bir ricat olarak görülmelidir. Dünyanın neresinde yaşıyor olursa olsun bir Müslümanın Kâbe’ye yönelirken zihninin bir yerinde Kudüs bulunur. Şunu söylemek mümkündür: Kudüs kıble olmaktan çıkmıştır ancak kimlik olmaktan çıkmamış aksine kimliğin geçmişin yanında evrensele de uzanan bir referansı haline gelmiştir. Kudüs Müslüman özneye, ilahî mesajın önceki formlarına ve kökene tanıklık eden eskimeyen bir hâtıra/hatırlatıcıdır.

Kâbe’nin işlevlerine dikkat çeken ayetler kimlik için yeni bir yön çizmenin yanında güçlü bir merkezîlik ve köken ortaya koymaktaydı. Kâbe değişik adlarla (beyt, beyt-i atîk, mescid-i haram vs.) tanımlanmakta ve yeryüzünde insanlar için yapılan ilk mabed olarak niteler:

“Şüphesiz, insanlar için kurulan ilk ev, elbette Mekke’de, âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak kurulan Kâ’be’dir.” (Âl-i İmrân 3/96)

Kâbe’yi inşâ edenin İbrahim ve oğlu İsmail olması önemli ve kurucu bir anlam taşır. Tarih boyunca küçümsenen ve görmezden gelinen İsmail’e ve soyuna itibar kazandıran bu anlatım, kurulan yeni kimliğin de farkını oluşturur. İlahî emaneti gereği gibi taşımayan ve artık insanlık için taşıması meşakkatli bir yüke dönüşen, hakikatin yanıltıcı bir temsili olarak ayartıcı rolü oynayan kurumsal kimliklerin geçersizliği ilan edilmekte, emanet için yeni taşıyıcıların seçildiği ortaya konulur. İslam, ilahî iradenin bir ifadesidir ve tarih üstü bir geçerlilik taşımaktadır. Vahyin geleneğinin son ve güncel ifadesi olarak İslam, vahiy, Yahudi ve Hristiyan kurumsal kimlikleri tarafından yozlaştırıldığı ve tanınmaz hale getirildiği tespiti üzerinden kendini temellendirir. Hakikatin içeriği ve anlamı değişmemiştir ancak yeni bir mekân sembolizmi ile güçlü biçimde yeniden ifade edilir.

Kâbe’nin merkez ilan edilmesi, Kudüs için de bir özgürleşme anlamı taşır. Kâbe’den bakıldığında Kudüs’ün özgün anlamı ve değeri fark edilir. “Kıblenin/yönün değişmesi kimliğin dönüşümünü değil, özgün köklere dönüşü anlatır. Kudüs, vahiy geleneğindeki ortak hafızaya, Kâbe ise yeniden vurgulanan ilahî mesaja gönderme yapar. Böylece Kudüs “kayıp şehir” olmaktan çıkar, Kâbe ile kurulan kardeşlik bağı sayesinde tevhidin ve nübüvvetin asil bir referansı haline gelir. Kudüs, aşınan itibarını ve yitirilen anlamını Kâbe ile kazanır. İslam, Kâbe üzerinden bağımsız bir kimlik inşa ederken, Kudüs’e yaptığı göndermelerle de ilahî mesajın asaletine ve kökenlerine sahip çıkar. Kudüs, sadece bir mekân ya da şehir değil köken, yön ve aidiyet vurgusuyla ilahî iradenin yozlaşma ve sapkınlık karşısındaki direnişin sembolüdür. Müslümanların tarih boyunca ve günümüzde Kudüs’te ısrar etmesi ve ondan vaz geçmemesinin nedeni, bu güçlü sembolizmin korunduğunun kanıtıdır.

Kıble kavramının teolojik ve sembolik derinliği, Kudüs ile derinden fark edilmektedir. Zira yönsüzlük ve kıblesizlik, kimliksizlik anlamına gelir. Bu nedenle Kudüs’ü kıble bilinciyle yeniden okumak zorunludur. Kıble bilinci, özünde tevhid inancının yer aldığı kimlik bütünlüğünün metafizik temelli olarak yeniden inşa edilmesini gerektirmektedir. Günümüz İslam toplumlarında Kudüs’ün hatırlanması, kimliğin yeniden inşası için bir ‘kıbleye dönüş’ ya da onun gerçek koordinatlarını hatırlamak anlamına gelir. Kudüs’ün yeniden hatırlanması, Müslüman özbilincinin varoluşsal diriltici yönünü temsil etmektedir.

Modern çağda, sekülerleşme ve ulus-devlet anlayışı kutsal mekân fikrini zayıflatmıştır. Kudüs artık sadece siyasî bir çatışma alanı olarak görülmekte, onun ruhsal ve kimliksel anlamı giderek silinmektedir. Bu süreç, Müslüman kimliğinde bir yönsüzlük ve kıblesizlik durumunu doğurmuştur. Küresel modernite, insanın yönünü dünyevî hedeflere çevirmiş; kıble bilincinin yerini ideolojik ve politik yönelimler almıştır. Bu nedenle Kudüs, modern Müslüman için bir kaybolmuş yön metaforu haline gelmiştir. Filistin meselesi de bu bağlamda sadece politik bir işgal değil, kimlik ve yön işgali olarak okunmalıdır. Kudüs’ün kaybı, bir toprak kaybından çok, Müslüman bilincin yönünü yitirmesidir. Modern dönemde ortaya çıkan “kıblesiz kimlik” durumu, bireyin ve toplumun hem ruhsal hem kültürel merkezini yitirdiğini gösterir. Bu bağlamda Kudüs’ü hatırlamak, bir coğrafyayı değil, bir yönü hatırlamaktır.

Kıble bilinci, insanın yönünü Allah’a çevirmesiyle kazanılan ontolojik istikamet duygusudur. Bu bilinç, mekânın kutsiyetini yeniden anlamlandırır. Kudüs’ü sadece siyasî bir mesele değil, kimlik inşasının metafizik zemini olarak görmek gerekir. Kudüs bilincini yeniden inşa etmek, hem bireysel hem toplumsal kimliğin yeniden yön bulması anlamına gelir. Bu bilinç, ibadetlerden eğitime, sanattan toplumsal ahlaka kadar geniş bir yelpazede etkisini gösterir. İslam düşüncesinde “yönelme” eylemi, sürekli bir yenilenme hareketidir. Kudüs’e yönelmek, geçmişe değil, kutsal yönün hatırlanmasına bir çağrıdır. Bu yöneliş, modern kimlik krizine karşı direnişin manevî temelini oluşturur. Kıble bilinci, Müslüman bireyin hem yönünü hem değerini belirleyen temel ilkedir. Kudüs bu bilincin en canlı sembolü olarak, kimliğin hem kökenini hem de hedefini temsil eder. Bu nedenle Kudüs’te ısrar etmek, salt politik arzularla değil, değer ve maneviyat eksenli yaklaşımlarla açıklanması gerek asil bir tutumdur. Kudüs’e inanmak, kardeşi olan Kâbe’nin mesajına inanmak ve istikameti korumaktır. 

Günümüzde Kudüs gibi Kâbe de özgürleşme ihtiyacındadır. Her ikisi de Siyonist ve emperyalist kuşatma altında kimlik savaşımı vermektedir. Tevhid, adalet ve özgürlük için çalıştığınızda direncin nereden, kimlerden ve hangi odaklardan geldiğine bakarak Kudüs’ü yozlaştıran Siyonist zihniyetin yerel uzantılarını ve ajanlarını saptamanız mümkündür. Ümitsizliğe yer yoktur. Nuri Pakdil’in, “İnsan! Seni savunuyorum; sana karşı!” sözlerinde belirttiği gibi Kudüs, içimizde bizi yabancılaştıran unsurlara karşı da bir bilinç yenilenmesidir.

 

 

 

HABERE YORUM KAT